Baskı ve adaletsizlik karşısında direniş ve dayanıklılık temalarını işleyen güçlü ve düşündürücü bir roman Direniş.
Bir kitabın ilk başta dikkatimizi çeken yeri elbette kapağı. Önümde Türkçeye ilk kez çevrilen Julián Fuks’un Direniş kitabı var. Ne yazarı tanıyorum ne kitaba dair bir şey biliyorum. Gözlerine siyah bant çekilmiş beş kişilik bir aile fotoğrafı. Altında tanklar, kelepçe, rozet ve kurşunlar. Romanın adı Direniş ve Portekizce aslında Bengi De Sa Matos Paixao tarafından çevrilmiş. Bütünlüğü sağlamaya çalışıyor aklım, şimdi elimde tuttuğum kitap bana hangi zamana dair nasıl bir hikâye anlatacak. Karşımda bir aile hikâyesi var belli, adından ve diğer görsellerden anlaşılan o ki devlet, darbe, asker ve ölümde beni bekliyor. Ve başladım yazarı araştırmaya.
https://cdn.oggito.com/images/full/2023/2/Direnis-kapak.jpg
Julián Fuks, 1981 Sao Paulo doğumlu, Arjantinli bir anne ve babanın oğlu. Güncel sosyal ve siyasi konuları ele alan romanlar yazmasıyla tanınıyor. Çalışmalarıyla birçok edebiyat ödülü kazanmış ve çağın en önemli çağdaş yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Fuks'un romanları genellikle marjinal grupların deneyimlerine, siyasi ve ekonomik sistemlerin bireyler ve topluluklar üzerindeki etkisine odaklanıyor. Aynı zamanda saygın bir akademisyen olan Fuks, çeşitli üniversitelerde edebiyat ve kültür dersleri veriyor. Fuks, kendine özgü üslubu ve toplumunun karmaşıklığını yakalama becerisiyle tanınıyor.
Aile temalı eserlerle ilgili yazdığım birkaç yazı gözüne çarpan okurlar az çok bilirler aile meselesine nasıl baktığımı. Kan bağının genetik kod aktarımında önemli bir yeri olsa da aile olmak için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Buna sadece üç kız kardeşten oluşan ailem de dâhil. Bir de büyük ve seçilmiş ailem var. Ama yine de ailenin aidiyetle bir ilgisini olduğuna inanırım. Aileyle kopan bağ insanın ayağının yere bastığı toprakla ilişkisini kesmek bir nevi. Herkesin ayağı toprağa basmalı mı diyeceksiniz hayır değil, Freud’u da bir rahat bırakalım çünkü uzay boşluğu bunun için var. İnsan yeryüzünde kendi varlığına dair bir boşluğa da alışıyor, eğer bağları koparmak gibi bir derdiniz varsa diye diyorum, endişelenmeyin.
“Erkek kardeşim evlat edinilmiş bir oğlu. Evlat edinilmiş oğul terimiyle ilgili, toplumsal olarak kabul edilebilirliğine katkıda bulunan teknik bir şey var. Onu geçmişin kusurlarından bir an için temizleyen, onu istenmeyen anlamlardan bir an için temizleyen, onu istenmeyen anlamlardan arındıran bir yenilik var.” (s. 12)
Dönelim romanımıza. Yukarıdan da anlaşılacağı üzere, konu evlat edinilmiş bir oğul. Anlatıcımız Sebastián, kendi ailesini anlatmaya abisini anlatarak başlıyor. Arjantin sokaklarında dolaşıyoruz. Tıp eğitimi alan anne ve baba, 70’lerde cunta döneminde devrim destekçileri. İşkence görmüş Yahudi bir baba, anne ise Katolik. İkisi de psikanalist ve solun farklı fraksiyonlarını destekliyorlar. Biri silahlı mücadeleye diğeri silahsız mücadeleye inanıyor. İkisi de tedavide insani yöntemleri geliştirmek için çalışıyor. Bu hikâyenin içerisine Arjantin’de evlat edinilen yeni doğmuş bir bebek dâhil oluyor, abi. Anne ve babanın ortak travmasının ve korkusunun içinde iki çocuk daha doğuyor ve sonrasında Brezilya’ya zorunlu göç eden bir ailenin bütüncül hikâyesini okuyoruz.
“Bu çocuğu ve bugün olduğu insanı kırılgan bir karakter yapamam. Onu acınacak bir duyarlılığa indirgeyecek, onu kolay duygulara maruz bırakacak anlamsız bir acıyı onunla bağdaştıramam. Ve hepsinden önemlisi abimi susturamam, kendini savunmaktan, itiraf etmekten ya da durum gerektirdiğinde konuşmama hakkından yoksun bırakamam. Neden konuşmasına izin vermiyorum, bu kurguda küçük bir cümleyi bile ona atfetmiyorum? Bu kitapla hayatını, imajını, sessizliğini ve yeri geldiğinde sesini çalmaya mı çalışacağım?” s. 29
Bir anımızı anlatırken ve anlattıkça onu değiştirir, dönüştürür dururuz. Bu öyle sıradan bir hâldir ki; onu kimin dinleyeceğine, hangi ortamda anlatıldığına, bizim o anıdan çıkardığımız derse ya da başımıza gelenleri yorumlama biçimlerimize göre değişir. Kötücül bir şey değildir. Bazen fazla abartırız bazen fazla tevazu gösteririz. Bir ânı 360 derece ve 60 saniye boyunca her tarafıyla görmemiz zaten mümkün değil. Bir başkasının hikâyesini de ancak kendi bulunduğumuz konumdan anlatırız ve bir edebi eserde bir başkasını anlatırken yukarıda alıntıladığım Fucks’ın korkusuna düşmüyorsak eğer kendimizden korkmalıyız. Ben onu anlatacağım ama onun bu hikâyedeki sesi ne olacak, nasıl duyulacak, peki ya o kendisine merhamet, sevgi ya da nefret duyulmasını arzu ediyor mu? İşte buradan sonra elimdeki kısa romanın serüveni de değişiyor benim için.

Buradan sonrasında üç kardeşin hikâyeleri yer alıyor, suç ortaklığı. Anne ve babanın mutsuzluğu orta yere konuyor, artık tartışılacak bir şeyin kalmaması. Sebastián, bu beş kişilik ailenin daha da ilerisine gitmeye çalışıyor kısacık bir ân; annesinin ve babasının kökenlerine şöyle bir bakıyor. Buradan çıkardığı şey ise herkesin yerinden edildiği oluyor. Onun deyimiyle “üzerinde yaşanılan toprağa karşı telafisi mümkün olmayan bir uyumsuzluk” haliyle hayatta kalmaya çalışıyor bu aile.
“Babamsa bu kitabı yazdığımı, bu kitabın kardeşim hakkında olduğu kadar onlar hakkında da olduğunu biliyor ve bilmiyor.” (s. 46)
Eline fotoğraflar geçiyor onları anlamlandırmaya çalışıyor, bazı bölük pörçük anıları canlandırıyor. Anne ve babasının nasıl bir araya geldiğini ve nasıl bir arada kaldığını anlamaya çalışıyor. Hayali görüntüler geliyor gözünün önüne. Sonra bir anda babasının çocukların hiçbirini istemediğine dair bir bilgi koyuyor okurun kucağına. İşler daha da ilginçleşiyor.
Aile kurumu kutsallığını hâlâ nasıl yitirmedi inanın anlamıyorum. Annelerin ve babaların dünyaya getirdikleri çocukları sevme zorunluluğuna hâlâ nasıl inanıyor insanlar. Ben bunun bizatihi kanlı canlı örneğiyim. Bir çirkin ördek yavrusu olduğunuzu düşünüyorsanız bu kısa romanda altını çizeceğiniz pek çok satır var, üstelik o satırların altını edebi oldukları için değil kendi gerçeğinizin bam teline dokunduğu için çizeceksiniz.
Romanın tam da bu kısmında bir erkeğin neden çocuk sahibi olmak istemeyeceği bir kadınınsa hayata inat bir şekilde neden çocuk isteyeceğine dair bir bölüm karşılıyor okuru. Her tarafını karalayarak okuduğum ve kimi zaman yemek istediğim kitapları çok seviyorum. Bu kitabı çok uzun zaman arkadaşlarıma öveceğimi şu anda biliyorum.
Bir evin içerisindeki her çocuk aynı anne babadan olsalar bile aslında asla aynı anne ve babanın çocukları değillerdir. Ebeveynler her çocukta biraz daha değişir. Bazen katılaşır bazen yumuşarlar ama değişirler. Çünkü insan deneyimleriyle kendini dönüştürür. O yüzden aynı evin içerisinde her çocuğun başka bir hikâyesi mutlaka vardır.
Baskı ve adaletsizlik karşısında direniş ve dayanıklılık temalarını işleyen güçlü ve düşündürücü bir roman Direniş. Kitap, siyasi çalkantı ve sosyal kargaşa döneminde geçiyor. Yaşamın acımasız gerçeklerini yakalayan ham ve dürüst. İnsan ruhunun zorluklar karşısında direnme yeteneğinin sürükleyici ve güçlü bir keşfi. Roman sadece siyasi bir hikâye değil, aynı zamanda kahramanın kendi iç çalkantılarında yol aldığı son derece kişisel bir hikâye.


.jpg)



