Kocam o akşam arkadaşı Hasan’ın misafirimiz olacağını söylediğinde güneş tepedeydi. Bir sakıncası yok değil mi, dedi elindeki kâğıt havluyla terden sırılsıklam olmuş yüzünü silerken, yalnızca bir gece. Gideceği başka yer yokmuş. Böyle durumlarda ne diyeceğimi bilemem. Gözlerinde bir şeyi kabul ettirmek istediğinde beliren, parlak, tehditkâr ışıltı, itiraz edersem ucu kavgaya varabilecek tartışmanın habercisi bakışlar. Elimdeki bıçağı bıraktım, Zor durumdaysa tabii gelsin, gibi bir şeyler mırıldandım. Yüzümdeki isteksizliği görmesine rağmen minnettar bir havayla arkasını döndü, tişörtünde omuriliği boyunca oluşmuş ter lekesi Rorschach testlerinde gösterilen desenleri andırıyordu. Az evvel doğradığım biberlerin acı kokusu genzimde, kocamın sırtında koca kanatlı bir yarasa, kapı eşiğini geçmeden sordum: Sifonu hallettin mi? Neredeyse halletmişti.
Hasan’la yüz yüze tanışmamıştık ama onun şizofren olduğunu, altı ilaç birden kullandığını, bir ara ajan sandığı komşularının onu takip ettiklerinden şüphelendiğini, yıllar önce kimseye bir şey söylemeden Kazakistan’a giden babasını çok nadir gördüğünü, babasından yirmi yaş genç annesiyle yaşadığını, belirli dönemlerde sinir krizleri geçirip hastaneye yatırıldığını, birkaç kez intihara kalkıştığını ve çoktan bir başkasıyla evlenmiş eski nişanlısına hâlâ takıntılı olduğunu biliyordum. Zavallı annesine acımamak elde değildi. Bir çocuğunuz olduğunu, bir gün sizi arayıp şöyle dediğini düşünün: Anne, az evvel mutfağa gelip çekmeceyi açtın ve bana ekmek bıçağını verdin. Sonra şöyle dedin: Oğlum, al bunu, korun onlardan, gelirlerse bunu kullan. Oysaki siz çocuğunuzun bütün bu saçmalıkları yaşadığını söylediği saatlerde evde değilsiniz. Korkunç bir şey bu.
Mutfaktaki işim bitince yanına gittim. Rezervuarın kapağını yerleştiriyordu. Neymiş, dedim. Flatörün lastiği eskimiş, dedi, o yüzden su sızdırıyormuş, yenisini taktım. Yatarken kapımızı kilitlerim, dedim. Musluğu açıp rezervuarın dolmasını beklerken, Sen çok meraklıydın böyle şeylere, dedi, ne o, korktun mu yoksa? Sırtındaki ter kurumuş, yerinde silik beyaz çizgiler kalmıştı. Meraklı olmak ayrı, aynı evde uyumak ayrı, dedim, ya birden çıldırıp kendine ya da bize zarar vermeye kalkarsa? Sifonu son kez çekti, Vermez, merak etme, ilaçlarını içtikten sonra kimseye bir zararı yok, dedi. İlaçlarını içtiğini nereden biliyorsun, dedim. Annesi ilaç saatlerinde arayıp hatırlatıyormuş. İkimiz de pür dikkat klozetin giderine bakıyorduk. Sifon düzgün çalışıyordu artık. Aylardır sızan suyun pas rengi lekesi kalmıştı geriye.
Bir bardak viski alıp pencerenin önünde dikildim. Güneş her geçen gün biraz daha geç batıyordu. Yaklaşan yaz, göle düşen gün doğumları ve günbatımları, taraçada geçirilen sohbetsiz kahve saatleri, üst üste yakılan sigaralar. Yazman için güzel bir konu, demişti çıkarken, endişelenme. Bütün bunlar benim yazmam için miydi? Kentin karmaşasından uzaklaşıp göl kıyısındaki bu dağ evine taşınmayı o da istiyor gibiydi oysa. Değişiklik her zaman iyi gelir, demişti. Bir yaşamı başka bir yerde sürdürmek onu değiştirir mi? Anlayışlı bir birliktelik, yıllar sonra, konuşulacak bir şey kalmadığında sessizliği bozmak için bile saçmalamadığınız zamanlar. İki insanın birbirine durmadan uyum sağlamaya çabalamasının sonucu olan bir alışkanlıkla, Peki, demiştim, Hasan gelsin, o da, Peki, demişti, bir dağ evinde olmak bize iyi gelebilir. Oysaki ne ben Hasan’ın gelmesini istiyordum, ne kocam dağ evine taşınmayı. Bütün bunlar yalandı aslında. Daha büyük bir yalnızlık istediğimi, başka bir boyutta olmayı dilediğimi söylemeliydim belki. Ondan bile uzaklaşmaya ihtiyacım olduğunu. İki kişiye ait bir yaşamı tek bedene sığdırıp durmanın özgürlüğümü zedelediğini ve beni yorduğunu.
Düdüklü çaydanlık ötüyordu, mutfağa gidip çayı demledim, buzluktaki böreği çıkarıp fırına attım. Davetsiz misafirler için en pratik yemek. İçimden bir ses, yarın akşam da bunun talep edileceğini ve benim kabul etmek zorunda kalacağımı söylüyordu. Kapı çaldı. Kocam eşikte gülümsüyordu. Aralık, etli dudaklarının orta yerinde birikmiş tükürükle ve yüzündeki donuk ifadeyle bana bakan Hasan’ın üzerinde keçe bir yelek vardı. Hantal bir görünüm, beyazlamış saçlar ve saplarına ip geçirilmiş kolormatik camlı gözlükler. Eski fotoğraflarında gördüğüm Hasan’la karşımda duran Hasan’ın birbiriyle alakası yoktu. Bana baktıkça bir ürperti yayılıyordu tenimde. Sanki soğuk hava deposunun kapısı açılmıştı da ben derisi yüzülmüş çıplak bir kuzu gibi öylece asılı duruyordum. Sonra o kokuyu duydum. Artık derisine işlediğini, her gün yıkansa da geçmeyeceğini düşündüren o ten kokusunu. Ama yanılmıştım. Üstü başı tertemiz, derli topluydu. Başka bir şeydi bu. Onunla gelen ama ona ait olmayan bir şey. Ete kemiğe bürünmüş, kapı eşiklerinden odalara sızmaya başlamıştı bile. Bizse hâlâ kapıda dikiliyorduk. Ona doğru bir adım atıp, Hoş geldin, demek için elimi uzattığımda, kolay kolay iletişim kuramayacağımızı anlamıştım. Tepkisiz, öylece bana bakmaya devam ediyordu. Donuk bakışlarının altında bocalayıp sessizce mutfağa kaydım. Bütün bir gecenin böyle bir adamla nasıl geçeceği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Çay bardaklarını dizmekle oyalanıyor, kafamdaki düşünceleri dağıtmaya çalışıyordum. Az sonra mutfağa gelip oturdular. Hoş geldin, dedim. Hoş bulduk, dedi nihayet. Bu beni biraz olsun rahatlattı, çayları ve şekerliği masaya koydum. Çayına beş tane küp şeker attı, sonra birden ayağa kalktı. Neden bilmem bu ani hareketlerde yüzümü al basıveriyordu. Keçe yeleğini sandalyesinin arkasına astı, cebinden birkaç kart çıkarıp masanın üzerine bıraktı, oturdu. Üstteki, engelli kartıydı. Birden kocama döndü, Müzik var mı, diye sordu. Kocam sehpanın üzerindeki bilgisayarı açtı, onun önüne koydu, İnternetten açabilirsin, dedi, sonra susmak bilmez telefonunu yanıtlayıp mutfaktan çıktı. Baş başaydık. O an isteyeceğim en son şeydi bu. Yarım kalmış okumalarımı yapabilir, öykülerim üzerinde çalışabilirdim. Ama onu yalnız bırakmak olmazdı. Müziğin sesi düşüncelerimi bastırdı. Açtığı hüzünlü türküye arada eşlik eden sesi, sizi ne zaman vuracağını bilmediğiniz bir tsunami dalgasıydı. Bu gelgitler, kuralsız ölçülerle ve eslerle, yükselişlerle ve mırıltılarla devam ediyordu ki neden bilmem onlarla ilgili duyduğum ilginç bir şeyi hatırladım birden: Yapılan araştırmalara göre yalnızca şizofrenler kendini gıdıklayabilirmiş. Ona suratımdaki aptal gülümsemeyle böyle bir şeyin olup olmadığını sordum. Şimdi düşünüyorum da ne dangalakça bir yaklaşım. Sorumu duyar duymaz duraksadı. Sanki her an kalkıp boğazımı sıkacak, beni yakalarımdan tutup bir sinek gibi duvara çarpacaktı. Ah, aptal kadın, dedim kendi kendime, ona bir sirk palyaçosu muamelesi yapmanın âlemi var mı? Bilmiyorum, dedi, börekten büyükçe bir ısırık aldı. Bunu söylerken sesinde kızgınlık ya da küskünlük yoktu. Sanırım duraksamalar o kadar korkulacak şeyler değildi. Düğmesine bastıktan birkaç dakika sonra yanan bir ampuldü beyni. Hem belki de o benden korkuyordur, dedim içimden. Susup oturmaya devam ettik. Şarkılar değiştikçe müziğin sesi artmıştı. Hoparlörlerin ses düğmelerini çevirip duruyordu. Kendini öyle kaptırmıştı ki bir şey demeye çekindim. Başım fena halde ağrımaya başlamıştı. Neredeydi bu adam? Mutfak kapısından koridora başımı uzattım, hâlâ konuşuyordu. Çaresizce sandalyeme geri döndüm.
Hadi bir şarkı söyle, dedi bana. Sesinde bir çocuğun coşkusu vardı.
Nasıl yani, dedim. Durmadan değişen ruh halinden yorulmuştum.
İstek parça alıyorum, bir şarkı seç, dedi.
Bilmem ki, dedim. Aksi gibi aklıma bir tane şarkı gelmiyordu. Gözleri üzerimdeydi. Sen seç kafana göre, aklıma gelmiyor, dedim. Israrcıydı, takmıştı bir kez, İstek parça alıyorum, deyip duruyordu. Mozart, Haffner Senfonisi, deyiverdim birden. Bunu pek beğenmemiş olacak, sesini çok açmadı. Kocam o sıra aramıza katıldı. Hasan da bir şeyler karalıyormuş, görmek ister misin, diye sordu. Gözlerimi açarak ona baktım. Sakinliğe ve yalnızlığa alışkın ruhum kısa süre içinde yıpratılmıştı. Hiçbir şey yapmadığım halde yorgun hissediyordum. Ne diyebilirdim ki. Aaa, öyle mi, dedim, ne yazıyorsun? Az sonra bilgisayarı bana çevirdi. Şükürler olsun bir sayfalık bir şeydi. Aşkla ilgili şeyler. Çok kötü olduğu söylenemezdi, belki fazla coşkulu ve abartılıydı. Şu birine hitaben aşk dolu haykırışların, iç döküşlerin olduğu amatörce şeylerden. İyi, dedim, güzel yazmışsın, zamanla daha iyi olur. Hoşuna gidecek birkaç öneri verdim. Pür dikkat dinledi beni.
Sonrasında kocamla sohbet etmeye başladılar. Tanımadığım insanlardan, başkentteki okullarından, eski arkadaşlarından, anılarından söz ediyorlardı. Onları baş başa bırakıp Hasan’ın yatağını hazırlamaya gittim, misafir odasındaki çekyatı açıp temiz çarşaflar serdim. Yatak odamıza gidip yatağa uzandım, ışığı açmadan bir süre tavana baktım. Böyle boş bulduğum anlarda, hatta karşımda biri lafı uzattığında, dinlemek istemediğim bir şeyler anlatmaya başladığında bile onların dudakları kıpırdamaya devam ederken sesler susar, yazdıklarımı geçiririm aklımdan, nasıl başladıklarını, onları nasıl bitirmek gerektiğini düşünürüm. Şimdiyse hiçbir şey düşünemiyor, öylece boş duvara bakıyordum. Mutfağa döndüğümde Hasan uyumak için ayaklanmıştı. Onu yatak odasına götürüp bir ihtiyacı olup olmadığını sordum. Yatağın yanında dikiliyor, kilitlenmişçesine yüzüme bakıyordu yine. Cevap vermesini beklemeden iyi geceler dileyip odadan çıktım. Kalbim hızla atıyor, koridor ben adım attıkça uzuyordu sanki. Mutfak sakindi. Kendime bir çay alıp oturdum. Ne tuhaf, dedim kocama, aynı havayı soluyoruz ama sanki o farklı bir dünyada yaşıyor. Başka bir boyutta. Baktığımız yerlerde aynı şeyleri görmüyor, gördüklerimizi aynı anda algılayamıyoruz. Yalnızca bazı anlar var, dünyalarımızın kesiştiği, orada ikisine ait ortak şeyler var, bizi bir arada tutan şeyler. Tuhaf, gerçekten tuhaf. Bilgisayarı kapatıp bana baktı, Aslında düşündüğün kadar değil, dedi, senin de onunkilere benzeyen takıntıların var, ilk aşkına saplanıp kaldığını kendin söylemiştin, bir zamanlar sen de intihar ettin ve insanlara karşı şüphecisin. Ajan olduklarını düşünmüyorsun belki ama kendini onlardan soyutlamak için uydurduğun saçma teorilerin var. Yapmadıkları şeyleri yapmış gibi hayal ediyor, buna kendini inandırıyorsun. Ne kadar benzer, değil mi?
Değildi. Söylediklerimin onun kastettikleriyle bir ilgisi yoktu. Bunlar nasıl yok olup gideceğinin ve çevrende kimleri barındıracağının bilinçli seçimleriydi. Hayatımın dümenini, tanrı bile olsa, başkasının ellerine vermek istemediğim için tuttuğum kalkan. Yine de itiraz etmedim. Onunla da aynı dünyada fakat farklı ülkelerdeydik. Hepimizin bir boyutu olduğuna ilkin o zaman inanmıştım.
Hasan’la gelen koku evin kokusunu bulandırmıştı sanki. Artık tek korkum havalandırsam bile bize ait olmayan, iletimi zayıf bir aklın yönettiği o hantal bedendeki kokunun misafir odamızdan, mutfağımızdan bir daha çıkmayacağı, gitgide bütün eve hâkim olacağıydı. Tamam, dedim kendi kendime, duyarlılığın da buraya kadarmış. İnsana özgü ne varsa içimde, bir anda silinivermişti sanki. Kendimden utandım. Ne yapmıştı ki zavallıcık. Erkenden gidip yatmıştı işte. Kime ne zararı vardı. Biraz başımı şişirmişti o kadar. Öyküsünü yazmak istersin ama onu mahremine almak, alttan alınan insanlar sınıfına koymak istemezsin değil mi? Tam bir yazar ikiyüzlülüğü. Kes sesini. Kocam bilgisayarını kapatırken, Yatalım mı, dedi, sabah erkenden kentteki müşterilerinden birini ziyaret edecek, Hasan’ı da beraberinde götürecekti. Yatmadan evvel taraçada birer sigara tüttürmeye karar verdik. Tam hasır sandalyelerimize kurulup birer sigara yakmıştık ki tuhaf bir ses duydum. Sanırım o da duymuş olacak, bana bakıyordu. Tuvalete filan mı kalktı acaba, dedim. İşin gerçeği aklıma, tuvalet yerine yatak odamıza gidip bizim yatağımıza işeme ihtimali geliyordu, görüntüleriyle birlikte.
Yok, dedi kocam, yapmaz öyle şey.
Ne yapmaz?
Yani gece kalkıp tuvalete gitmez.
Niçin gitmesin?
İlaçlar yüzünden.
O ses neydi peki.
Yine gölün kıyısına çadır kuran hippilerdir, dedi zayıf bir sesle. Gözleri bahçede geziniyordu. Koku da mı onlardan geliyor, dedim. Birden bana döndü, Ne kokusu, dedi. Siz geldiğinizden bu yana evi saran koku. Ne yani, dedi, Hasan kokuyor mu demek istiyorsun? Hayır, dedim fısıltıyla, Hasan kokmuyor ama koku onunla birlikte geliyor. Sigarasını küllüğe bastırdı, İyice saçmaladın artık, dedi, koku falan almıyorum ben. Odalara doluyor, duvarlara sızıyor, nasıl duymazsın? Söylediklerimle alay edercesine gülümseyen yüzünü patika yoldan tarafa çevirir çevirmez, tam arkamızdaki odadan taraçaya, ikimizin ortasına anlık bir gölge düşüp kayboldu. Gördün mü, diye çığlık attım birden. Bir şey görmemişti. Neyse ne, dedi, bir şey olduğu yok, abartma, bir tilkidir belki ya da sincap, hadi yatalım artık.
Yatalı neredeyse on beş dakika olmuş, ben henüz uyuyamamıştım. Koridorun açık bıraktığımız ışığı kapı eşiğinden sızıyordu. Az sonra anlık da olsa ışık kesildi, kapının önünde biri dikilmişçesine, oda zifiri karanlığa büründü, yine aynı gölgeydi bu, adım gibi emindim. Şimdi derin uykusundan kocamı uyandırıp bunları anlatsam, bana kitaplar yüzünden artık aklımı yitirdiğimi söyleyecek ve uyumaya devam edecekti. Cesaretimi toplayıp yataktan çıktım. Koridorda ilerlerken bacaklarım titriyordu. Hasan’ın odasının kapısına geldiğimde durdum, derin bir nefes aldım, kapı kolunu yavaşça indirdim. Pencereden süzülen gecenin zayıf ışığında her şey öyle yerli yerindeydi ki Hasan sanki o gün hiç gelmemiş, o odada uyumamıştı. Çekyat kapalı, üzeri çarşafsızdı. Bavulu, giysileri, ilaçları, kartları, hepsi bir anda yitip gitmişti. Ona ait bir iz, bir eşya, hiçbir şey kalmamıştı. Ne ki kokusu hâlâ odadaydı, kapıyı açar açmaz yüzüme çarpmış, kaybolan adamın ve onun eşyalarının yokluğunda beni kendime getirmişti. Yoğun, soğuk, solur solumaz insanın gırtlağını kurutan, bir ikinci nefese engel olan bir kokuydu bu. Bir adamın yeşil damarlı, kemikli ellerinin bir kadının boğazını öldürürcesine sıkışına benzeyen. Koku yayılmadan kapıyı kapadım. Kalbim hızla çarpıyordu. Tişörtümün üzerinde kabaran göğüs uçlarıma bastırdım, sonra avuçlarımı kollarımın ürpermiş derisinde gezdirdim. Korkuyu yenmek, onu bastırabilmek için yapabileceğim bir şey olmalıydı. Bir bardak viski koydum kendime ve bir sigara yaktım.
O gece alkole, tütüne, yazmaya sığınmak yerine yatak odasına geri dönseydim, neler olup bittiğini anlayacaktım. Bense kapımı kilitleyip masamın başına geçtim ve sabaha kadar yazdım. Yazdıkça rahatlıyor, büyülü bir zamanın içinde kendime yer buluyordum. Gerçek yaşamdan uzak, tam da hayalini kurduğum boyuttu bu. Sabaha karşı masamın üzerinde sızmış olmalıydım. Seslere uyandığımda, pencereden üzerime günün ilk ışıkları düşüyordu. Yerler çamurluydu, gece yağmur yağmış olmalıydı. Kapım açıktı, oysa gece kilitlediğime emindim. Başımı kaldırıp, Günaydın, dedim. Kocam koridorda, Hasan’a yürüyüşe çıkmış olabileceğimden, bazı sabahlar orman yolunda turlayıp dağ çileği toplamaya gittiğimden söz ediyordu. Beni duymamıştı sanki. Biz çıkalım, dedi Hasan’a, ben onu birkaç saat sonra arar yoklarım, doğayı keşfetmeye çıkmıştır kesin. Alaycı bir gülümseme vardı sanki yüzünde. Hasan her zamanki gibi pek konuşmuyordu. Kapıya dikildim. Evden çıkışlarını, olduğum yere dikilen gözlerindeki boşluğu izledim. Evet, bana bakıyor, beni görmüyorlardı. Defalarca seslenmiş olmama rağmen beni duymuyorlardı. Avuçlarım sırılsıklam olmuştu. Eskiden olsa gider yumruklardım onu, yüzüne bir tokat indirir, ona varlığımı hissettirirdim. Şimdiyse bunun bir anlamı olmayacağını, geceleyin yazmak yerine onun yanına gitmiş olsaydım, yatakta onu bulamayacağımı biliyordum. Hasan paçalarındaki çamuru silkeledi, bir an arkasını döndü, gözlerimi kaçırmadan baktım ona, gülümseyişi karnıma saplanıp dönen, içimi oyan bir bıçak gibiydi. Kocam, Hadi artık, dedi, şakalaşarak evden çıktılar. Kapı kapanır kapanmaz banyoya gidip yüzüme soğuk su çarptım, sifon yine şırıldıyordu, bir sigara yakıp telefonun başında beklemeye başladım. Uzunca bir süre çalmadı. Güneş tam tepedeyken koku eve iyice işlemişti. Dün gecekinden beter, yapış yapış bir his. Bekleseydim beni boğacaktı. Evi derhal terk etmeliydim. Küçük kırmızı valize birkaç parça eşya koyup mutfağa döndüğümde, masanın üzerindeki ahşap kâsede taze toplanmış dağ çilekleri vardı. Buraya ne zaman gelmiş olabilecekleri hakkında bir fikrim yoktu. Bunu bilmemin bir önemi de. Kapının yanında duran, tabanları hâlâ ılık deri sandaletleri ayağıma geçirip anahtarı bile almadan evden çıktım.