Oturduğum yerden göz ucuyla onu izliyorum. Annem ördüğü kazağı bitirmek üzere, en sevdiğim renk haki yeşil. Parçaları birleştirmeye başlıyor. Ön ve arka yüzü birleştiriyor önce, sonra ördüğü kolları ana gövdeye dikiyor. Ön yüz-arka yüz-sağ kol . “Sol kolu yok kazağın. Neden yok?” diye soruyorum. Duygusuz, mekanik bir sesle yanıtlıyor beni. “Yüne yazık! Nasılsa boş boş sallanacak kazağın sol kolu. O yünle bere öreceğim, ayazda üşüyen bir çocuğa hediye ederim, üşümez,” diyor.
Sert bir cisimle dürtülmüş gibi sıçrıyorum yatağımdan. Parmaklarımın ucundan omuzuma kadar tüm sol koluma dokunuyorum, Her şeye ve herkese rağmen, bu aptal rüyaya rağmen onu orada sapasağlam bulmanın huzuru ile tekrar dalıyorum uykuya. Gözlüklerinin üstünden bakan tonton yaşlı bir doktor muayene ediyor beni. “Kolum çok ağrıyor doktor bey,” diyorum. “Sol kolumda dayanılmaz bir ağrı, geceleri uykumdan sıçrıyorum şiddetli ağrıdan, yanıyor gibi bir ağrı.” Muayeneyi bitirip masasına oturuyor. Gözlerini, gözlerime dikip en babacan sesiyle anlatmaya başlıyor. “Bu fantom ağrısı bile değil Neşe Hanım, fantom ağrısı kişinin daha önceden kesilmiş eli, kolu ya da bacağının sanki hiç kesilmemiş gibi ağrıdığını hissetmesi olarak özetlenebilir. Bu hastalar bacağı veya eli gibi bir uzvunun olmamasına rağmen o uzvu ağrıyormuş, kaşınıyormuş ya da elektrik çarpıyormuş gibi hissederler. Biz sizin sol kolunuzu ampüte edeli, yani sol kolunuzu kesip alalı kırk yıl oldu. 1980 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam. Yapılan araştırmalara göre hiçbir fantom ağrısı kırk yıl sürmez, birkaç yıl içinde kaybolur.”
“Fantom! Buldum fantom ağrısı,” diye bağırarak uyanıyorum. Yatağın içine oturup terlemekten sırılsıklam olmuş saçlarımın arasında gezdiriyorum parmaklarımı. Böylece sol kolumun orada olduğundan emin oluyorum.
Sabahın köründe sokağa atıyorum kendimi, bölük pörçük kalmış uykum cebimde sanki. Sabahın serinliği, denizden gelen buz gibi rüzgâr, hiç biri tam olarak ayıltamıyor beni. Annemin ördüğü kazağı giymişim çıkarken, rıhtımda yürürken kazağın içi boş kolu öyle, başıboş sallanıyor sol yanımda. ”İçinde kol yok! Doktor doğru söyledi. Almışlar benim sol kolumu!” Karşımdan gelen insanlar deliymişim gibi bakıyorlar bana. Oysa benim hiç kimseye, hele sol koluma bakacak cesaretim yok. Olur abi böyle şeyler, aldırma der gibi bakan simitçi çocuğun güvenli gözlerine doğru yürüyorum. Gözleri kadar sıcacık simitleri, üçgen peynirleri, simidi önce paket kâğıdına sarıp sonra beyaz şeffaf bir poşete koyup uzatırken becerikli, kendinden emin çocuk parayı biraz utanarak alıyor. Sanki çığlığımı duymuş gibi inatla sol elime tutuşturuyor poşeti. Tam giderken, “Abla!” diye sesleniyor. “Eskiden, gazete kâğıdı yasak değilken biz sahaflardan kitap alır, sayfalarını koparıp, simitleri o sayfalara sarardık. Müşteri yokken ben okurdum o sayfaları. Biri, kadın bir yazardı galiba, kürk mantolu bir şeydi adı kitabın, Hah! Bildim, Kürk Mantolu Devrimci. Yazmış ki, sokaklarda simit satmayı yasaklarız sosyalizm gelirse, neymiş soğukta simitçiler üşümesin diye! doğru mu bu abla bu? Yasak mı olacak simit satmamız?” Ben ne bileyim! Elin geri zekâlı bir yazarı simitçileri yasaklayacağım demiş de, yok yazar sosyalistmiş de! Ben nereden bileceğim bütün bunları? Hiçbir korku yok koca gözlerinde, dik dik bakıyor bana. “Hani,” diyor. “Biraz önce sol kolum yok diye bağırdın ya, ben de seni işkencede ayağını topal ettikleri Sinan amca gibi sandım.” Önce çürüttüler, sonra kestiler ama yok edemediler sol yanımı der hep. Biz mahallecek onu çok sever, sayarız. “Geç kaldınız,” diyorum uzaklaşırken. ”Kolumu çürütürken sevecektiniz, bacağını keserken koruyacaktınız! O zaman saygı duyacaktınız!” Öfkeden gözlerimden akan yaşlara aldırmadan deniz kenarına doğru yürüyüp önüme gelen ilk banka yığılıyorum. Ne kadar ağladığımı bilmeden böğüre böğüre ağlıyorum.
Üşüyordum, annem Kapital’in sayfalarını yırtıp sobayı tutuşturmaya çalışırken, “Sık dişini,” diyordu bana, “birazdan ısınacaksın.” Sayfaları tek tek kopartıp sobaya atarken ben daha çok üşüyorum. Dişlerim bir birine vururken bağırıyorum anneme. “Anne ne yapıyorsun? Yapma, kitabımı yırtma!” Bağırmama rağmen sesimi duymuyor annem. “Ne önemi kaldı ki bu kitapların? Hepinizi mahvetmekten başka ne işe yaradı ki? Kiminiz öldünüz, kiminiz sakat kaldınız, kiminiz sürgün ettiniz kendinizi başka memleketlere! Kalanlara ne oldu? Sana ne oldu? Kendine bak. Sana ne oldu ha? İnsan bir şeye inandıysa, inandığı şeye kavuşamadıysa, o yolda arkadaşlarını yitirdiyse kapatmalı mı kendini dünyaya, kapatmalı mı kendini odaya? Düştüğü yerden kalkmalı, yürümeli. Çık oradan. Ayağa kalk!”
Elimdeki simit poşeti yere düşmüş, onlarca martı pay savaşında, kimi simitten bir parça koparmanın peşinde kimi en yakınındaki martıyı didikliyor kendisi daha çok pay alabilmek adına. “Sizi de kendimize benzettik,” diyorum simitleri onlara bırakıp giderken. Biraz da utanıyorum aslında, sabahın köründe rıhtımdaki bir bankta uyuyakalmaktan, uyuyakalıp kahvaltımı birbirinin gözünü oyan azgın martılara bırakmaktan. Hayatımın özeti gibi diye düşünüyorum eve dönerken. Annem haklı, uyuyakaldık!
Eve dönüp kahvaltı hazırlıyorum kendime. Üzerine en sevdiğim demli bir çay. Aklımda şu simitçi çocuğun söz ettiği öykü kitabı, bulup okumalı diyorum. Bakalım ne demiş bayan ukala! Kabuk Adam’ı okurken uyuyakalıyorum galiba. Gerçek-roman-rüya birbirine karışıyor. Annemin ördüğü kazağı giymişim, adını bilmediğim bir ülkede Karayip denizinin kenarında yürüyorum. Kazağın içi boş sol kolu öyle, başıboş sallanıyor. Doktor doğru söyledi, almışlar kolumu, sol kolumu kesmişler! Küçük ayak parmağımdaki titreşimle sıçrıyorum yerimden. Yine mi diye? Bağırıyorum. Yine mi elektrik? Evde salonda olduğumu fark edince elim sol koluma gidiyor. Baştan aşağı yokluyorum kolumu. Orada, öylece kıpırtısız yatıyor, kesmemişler ama sessiz. Canlı ama çürümüş gibi! Yaşıyor ama yok gibi! Kalkıp bir sigara yakıyorum kesilmemiş kolumun şerefine.
Simitçi çocuğu arıyor gözlerim rıhtımda, bir özür borcum var ona. İyi ki de sevdiniz Sinan Amcanızı demek istiyorum. Sinan iyi ki sağlam kalmış, dik durmuş, ışığını ulaştırmış size demek istiyorum, ben beceremedim, o başarmış demek istiyorum. Yaşlı bir kadın var simit tezgâhının başında, yaşlılıktan düşmüş olan göz kapakları kocaman kara gözlerini kapatmaya yetmiyor. Simitçi çocuğun gözleri gibi dünyaya hayretle bakan iki kocaman göz! “Çocuk nerede?” diyorum yaşlı kadın simitleri paketlerken,. “O derse bakacak bugün televizyondan, babası eskiciden bir televizyon almış dün, pek sevindi garibim, baksın çocuk dersine, okusun- adam olsun!” Onun yırtıp sayfalarına simit sardığı öykü düşüyor aklıma. “Ben olmazsam yaşlı anam satacak, ya da babam ya da küçük kardeşlerim. Dedem felçli o satamaz. Yani! Abla yine biz satacağız bu simidi.”
Simitleri alıp Nuray’ın dükkânına doğru yürüyorum. Arka sokaklara saklanmış, kaldırımdan üç basamakla inilen küçücük bir sahaf. Sevinince hep parlayan gözleri ışıldıyor beni görünce. “Hoş geldin hayırsızım!” diyor. Gülerek yanıtlıyorum onu. “Nuray ben geldim, yoldaşın, hayırsızın! Üstüm başım uzak yolların tozlarıyla perişan Çoktan paralandı ördüğün kazak, kendime rastlamaktan Hep acılı, sarhoş ve sarsak.” Kalkıp sarılıyor bana sıkı sıkı. “Anlaşıldı diyor, bugün günlerden Ahmet Erhan. Raflardan bir kitap alıp önüme koyuyor hemen. Bugün de Ölmedim Anne, Ahmet Erhan. Nuray çay demlerken kitabı karıştırıyorum, ne güzel anlatmış adam yüreğindekileri.
“Ben!” diyorum aniden, böyle anlatamıyorum, yani bu şair gibi, hatta hiçbir türlü anlatamıyorum kendimi. Hiçbir şey yapamıyorum. Sen otuz yıl bir kokunun peşinden gittin, bir ömrü sana işkence yapan o kokunun sahibini aramaya adadın, buldun, gözlerine baktın ve kapattın o dönemi. Eski neşene, sağlığına kavuştun. Hayata tutundun, yeniden bir mücadelenin içine girdin. Ben yok oluyorum Nuray. Rüyalarımda annemi görüyorum, durmadan sol kolu olmayan bir kazak örüyor bana. Kazağı giymişken görüyorum kendimi, kazağın sol kolu boş. Öyle bomboş sallanıyor. Üşüyorum diye Kapital’i yakıyor sobada, Çocukluk Hastalığı’nı yakıyor. O yaktıkça daha çok üşüyorum.
Çayları doldurup geliyor Nuray. Çayı kıtlama içmeye başlamış. “Eskiden beş şeker atardın çayına,” diye takılıyorum ona. “Hayat!” diyor. “İnsanı değiştiriyor, benim de payıma düşenlerden biri hayatı kıtlamak belki. Freud değilim, rüyalarını onun gibi, onun önderliğini yaptığı psikanaliz yöntemleriyle yorumlamam mümkün değil. Sana sadece kendi deneyimlerimden yola çıkarak bir şeyler söyleyebilirim. Senin kendine söyleyemediklerini yıllar önce ölmüş olan annen sana rüyalarında söylüyor. Çık oradan! diyor annen. Ayağa kalk! diyor, sol kolun çürümedi, yaşıyor diyor.” Kalkıp sarılıyorum Nuray’a.
“Simitçilere karşı mısın?” diye soruyorum sarılırken.
“Yo,” diyor. “Neden karşı olayım ki?”
“Hani simit satarken üşüyorlar ya!”
“Hepimiz üşüyoruz!” diyor bana.






