Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Mayıs 2021

Öykü

Farzet

Serap Üstün

Paylaş

3

0


“Farz et hiç tanışmadık Neriman,” diyerek evden gidişinin onuncu yılında geri dönüp, sanki dün terk etmiş gibi, “Farz et hiç gitmedim Neriman,” dedi babam ve koltuğuna oturup gazetesini okumaya başladı. Gözlükleri yine burnundan düştü düşecek, saçlarında çoğalmış akları, ellerinde de artık hâkim olamadığı titremeler vardı. Cebinde, alacağı günlere göre göz göz ayrılmış ilaçların olduğu plastik bir kutu.

Anneme baktım, annemin etten kemikten heykeline daha doğrusu. Salon kapısının eşiğinde kalakalmıştı. Ne bir adım atıp içeri girebiliyor ne de bir adım dışarı atıp mutfağa dönebiliyordu. Ellerinin üstünden şıp şıp damlayan bulaşık suyu parkenin yeni cilasında yayılmadan toplanıyordu. O anda dünya yansa yerinden kıpırdamazdı. Önlüğünün, çamaşır suyu sıçradıkça çoğalmış beyaz halkaları, pencereden üstlerine vuran güneşle belirsizleşiyor, kayboluyordu. O gün bugündür ağzını bıçak açmadı. Ablamın doktoruna götürdük onu da.

“Tamam, Necmi Beyle konuşmak istememenizi anlıyorum ama bana açılabilirsiniz. Ancak hissettiklerinizi paylaşırsanız ilerleme kaydedebiliriz. Aylardır sesinizi bile duymadım. Üzülüyorum.”

“…”

“Ben de bazen hiç istemiyorum konuşmayı biliyor musunuz? Kafamın içindeki sesler birbirine öyle karışıyor ki harflerle çıkartamıyorum. Başka bir yol arıyorum o zamanlarda.”

“…”

“Şimdilik bunu deneyelim. Bunlar sizin. Haftaya gelirken yanınızda getirin olur mu, unutmayın.”

“…”

Ne olup bittiğini bilmiyorduk ama görüşme iki saate yakın sürmüştü. Türkan Hanım’ın verdiği resim kâğıtlarını koltuğunun altına sıkıştıran annem koşar adım odadan çıktı. Ablam ve ben doktorla açık kapıdan selamlaşıp onun peşine düştük. Her şeyi bulanık görüyordum. Hızına yetişemediğimiz gibi halinden endişelenmeye de başlamıştık. Yoluna girmesi için uğraşırken işler temelli raydan çıkıyordu. Belki de böyle olması tamamen düzelmesini sağlayacaktı. İlkbaharın nemli serinliği yüzümüze vurdukça yol boyu aklımızdan geçen her şey uçuşmaya devam etti.  Ablamın içeride olup bitenlerle ilgili az çok fikri vardı ama bu durum hakkında yorum yapmadı. Eniştemin sırra kadem bastığı günden kısa süre sonra gelmeye başlamıştı o da buraya. Doktor annemle ikisini kapıda görünce kesin içinden kıs kıs gülmüştür. Ailedeki kadınlar kocalarını teker teker kaçırıyor diye.

“Bak kızım demedi deme, bu kadın da hiç normal değil.”

“Amma yaptın abla, şimdi de kulp takacak o mu kaldı?”

“Ne kulpu be ne kulpu? Hiç evlenmemiş. Neden?”

“Benim gibi o da evlenmeyi hiç istememiş bir normal olabilir mi acaba?”

“Öyle mi dedim ben şimdi sana?”

“Ya ne dedin?”

“İnsanı çıldırtma Nurgül. Seninle ne ilgisi var?”

“Ben de onu diyorum işte. Benimle de ilgisi yok, kadının evlenmemiş olmasıyla da.”

“Sen evlendin de ne oldu diyorsun değil mi? Bak bak, aynen öyle der gibi bakıyor gözlerin. İki sene dayanamadı adam sana, kaçtı gitti senden diyorsun.”

“Gözlüklerimi unutmuşum evden apar topar çıkarken. Burnumun ucunu göremiyorum ki bunları söyleyeyim beş derece miyopla? Anneme bak, sakın gözden kaçırma.” 

“Nereye gidiyor bu kadın? Evin yolunu da geçti gitti.”

“Bence kendinde değil. Dolaşıp farkına varınca dönecek.”

Annemin sinirlerinin bozuk olduğunu yürüyüşe çıkma sıklığından ve yürüme hızından anlardık. Kafası bir şeylere takılmışsa kilometrelerce yürürdü.  Sonunda topuklarını ovarken, “İyi geldi iyi,” diye kendi kendine sayıklar dururdu. Senelerdir kısacık kestirdiği saçları, sanki daha da diplerine çekilirdi. Onlar kafatasına battıkça acısı bizden çıkardı. Kazara yanındaysak vay halimize.

“Hadi o zırdeli. Sana ne oluyor? Armudun sapı, üzümün çöpü. Otuz olduğun gibi, bir de bakarsın hop kırk gelmiş iş bitmiş.”

“Öyle değil o söylediğin,” denmez tabii anneye. Dersen de alırsın cevabını.

“Aferin sana! Sen böyle çok bilince bir seviniyorum ki. Heba olmasın bu deha. Haklısın kız. Yalnız kal sen.” Çok emin yalnız olduğumdan, hayalleri yıkılacak.

“Yalnız değilim.”

“Değilsin çocuğum değilsin. Sokak direkleri var, ağaçlar, kuşl… Ne dedin sen?”

“Yalnız değilim dedim.”

Hiçbirini onaylamadı. Kısası, uzunu, kibarı, maçosu, enteli, hiç evlenmemişi, dulu, yakışıklısı ve çirkini… Yıllarca hiçbiri annemden geçer not alamadı.

“Siyah, renk değil mi anne?”

“Renkli gözlü olsaydı be kızım hiç olmazsa, hadi güdük, biraz da kaba saba ama.”

“Ben de selvi boylu değilim.”

“Senden uzun olacak tabii.”

“Neden aynı boyda bile olamıyoruz?”

“Balığı da eliyle yedi.”

İlk ve aynı zamanda son olan birbirine benzer talihsiz buluşmaların sayısını bile hatırlayamıyorum.

 “Abla gözünü seveyim şu sakızı öyle çiğneme.”

“Beğenemedin mi? Hem çiğnerim hem de böyle patlatırım,” Burnu ve dudakları bembeyazdı. Damla sakızı kokusu burnumdan girip dilimdeki acı tada dönüştü.  

“İki yıl çok bile dayanmış.” Hiç sevmediğim yansımayı kendim yaptım.

“Başlatma iki yılından. Annem yok.”

“Nasıl yok?”

“Yok işte. Sen sakız demeden önce önümüzdeydi. Köşeden mi döndü ne yaptı anlamadım ki.”

Mahalledeki bütün sokakları akşama kadar aradık taradık, bulamadık. Yer yarıldı içine giriverdi sanki. Eve döndüğümüzde babam demlediği çayın yanına, memleketten gelen kuru üzümleri eliyle koymuş gibi bulduğu yerden çıkarmış afiyetle yerken haberleri izliyordu. Varlığıyla yokluğu arasında pek fark olmayan insanlardan biri de babam diye düşündüm. Bu haline alışmıştık. Tekrar gitse de üzülmeyeceğimizi biliyorduk. Annem öyle değildi. Onun evde olmaması ablamla birbirimize girmemiz demekti. İnatlaşıp hiçbir iş yapmayacağımızdan kurtlanacaktık. Babamı da kurtlar kemirecekti. Büyüyüp hızla çoğalan bu kemirgenlerle baş edemezdik.  Direnmeden teslim olma zamanıydı.

“Gelmezse polise gideriz,” dedi ablam.

“Saçmalama. Ne diyeceğiz? Önümüzde yürüyen kadını kaybettik memur bey, bir baksanız acaba nerede?”

“Onlar istediğini bulur, istediğini kaybeder.”

“Bu konunun annemle ilgisi yok. Gitsek bile sakın böyle konuşma. Bizi içeri alırlar.”

“Sakızı öyle çiğneme abla, sus, saçmalama abla! Onuncu köy de yanmış gitmiş, haberimiz yok.”

“Babama söylesek mi?”

“Ruh gibi adam. Belki gizli güçleriyle bulur bak haklısın, söyleyelim.” Sinirleri bozulmuştu. Annemi bulana kadar onu temelli kaybetmesek iyiydi.

“İyi ya kullansın güçlerini,” başka seçeneğimiz yokmuş gibi babamdan medet umduk. Ne de olsa evimizin direği. Öyledir baba. Dir herhalde, normal şartlar altında. Ablam dayanamadı. “Baba, haberler nasıl?”

“Memleket nasılsa öyle çiçeğim, ah biz göremeyeceğiz güzel günleri. Ne demiş üstat, gelecekte demiş, belki siz, belki de sizden sonra…”

Ablama çiçeğim demesi çocukluğumuzdan beri içimi acıtırdı. Ben dümdüz Nurgül, o çiçeği. Ondan puan kapmak için yapmadığım kalmazdı. Yine de,

“Fırından sıcak ekmek getirmiş Nurgül, hadi çiçeğim kahvaltıya gel.”

“Bütün ödevlerini bitirmiş Nurgül, benim çiçeğim de yapacak şimdi hepsini.”

“Güzel çiçeğim hasta mı olmuş? Kaynattığın ıhlamurdan bir fincan getir Nurgül.”

Anlatım bozukluğu içeren cümlelerin, altını çizdiğim özne ve yüklemleri, tüm aciz çabalarıma rağmen hiç yer değiştirmedi.   

“Annem yok baba.” Bir çırpıda söyleyiverdi. Az önce haberlerden lafa girmeyi düşünen kafa sanki onunki değildi. Devreler besbelli yine yandı.

“Evet görüyorum çiçeğim, yani olmadığını görüyorum.  Anneni görmüyorum anlamında.”

“Biz de kendisini görmüyoruz.  Bugün doktora gitmiştik. Dönüşte onu kaybettik.”

“Neden kaybolsun koskoca kadın çiçeğim? Feryallere gitmiştir.” Bana döndü.

“Mahallede ararken sorduk komşulara. Hiçbirine gitmemiş.”

“Emin misin Nurgül?”

“Eminiz baba.”

“Polise mi gitseniz?”

Ablam dayanamadı.

“Kendisi dış kapının dış mandalı ya bize polise mi gitseniz diyor, ya öbür ruhları kullanır annemi bulmak için, ya da ben biliyorum yapacağımı.” Zor kapattım ağzını.

“Anlamadım çiçeğim?” Onun konuşmasına fırsat vermedim.

“Yirmi dört saat geçmeden kayıp saymazlar,” dedim.

“Sayılmaz zaten. Farz edin mutfakta.” Rahatlığına inanamadım.

“Nasıl farz edelim baba? Hangi akşam annem bizden habersiz ortadan kayboldu?”

O gece de sonraki gecelerde de aklımızdan felaket senaryolarını uzaklaştırmaya çalışarak bekledik. Annemden haber çıkmadı. Polisin aramaları sonuç vermedi. Ablam, benimle aynı şirkette çalışmaya başladı. O, diğer yöneticinin işlerini takip ediyordu. Benim yöneticimin dilinden anlamak deneyim gerektiriyordu. Onunki uysal bir adamdı. Hatta neredeyse ablamı idare eden oydu. Birbirlerinden hoşlandıkları her hallerinden belliydi. Bir gün iş çıkışında, “Türkan Hanım’a gitmem gerek,” dedi. Randevu aldığını düşündüm.

“Geleyim mi seninle?”

“Ondan söylüyorum. Birlikte gidelim. Ne zamandır iyiydim. Şimdi yine terk edilme korkusu geldi yapıştı. Böyle giderse adama zorla kendimi bıraktıracağım.”

“Erkeklerin hepsi aynı değil ki. Rahat olsana.”

“Olamıyorum işte. Elimde değil.”

“En son annemle gitmiştik. Ne tuhaf. Neredeyse bir yıl geçmiş.”

“O da zor geldi hatırlayınca.”

Çok konuşmadan tramvaya yürüdük. Durakların ismi bile yabancı geldi. Diş etlerimden sızan kan, ekşiyen midemin püskürttüğü sıcaklıkla birleşip ağzımda infilak etti. Saçlarımın dalgaları, ablamın sarı elbisesinin kollarına dökülürken tezat oluşturuyor, tramvaydaki kalabalık arttıkça renkler büsbütün birbirine giriyordu. Unutma kabiliyetimizi yazacaktım o gün günlüğüme, her şeyi ve herkesi unutmak mümkün. Zihnimiz bizden güç alıyor. Neyi istersek onu düşünür, onu hissederiz. Kendimizden başka engelimiz yok. Düşüncelerimi okumuş gibi, “Unutulmuyor da işte alışılıyor değil mi?” dedi ablam.

“Annemize bile alıştıktan sonra,” diyebildim.

Duraktan muayenehaneye kadar yürüdüğümüz kısa yol, ikimizi de o güne götürdü. Birbirimize söylemesek de bunu hissediyorduk. Vardığımızda yanlış geldiğimizi zannedip binanın adını kontrol ettik. Zildeki isim artık yoktu. Doktorun taşındığını düşündük. Randevu aldığını sandığımı söyledim. Ablam beni duymuyordu.

“Ben nereden bileyim tüh, şimdi arayıp öğreniriz.”

Çantasından telefonunu çıkarırken benimle aynı anda o da bize doğru gelen apartman görevlisini fark etti. Adam, bizi kameradan görüp şüphelenmiş olmalıydı.

“Biz Türkan Hanım’a bakmıştık?”

“Kime?”

“Doktor hanımın burada muayenehanesi vardı. On numarada, üçüncü kat. Ona geldik.”

“O kaçalı çok oldu.”

‘Kaçalı’ dediğini çok net duydum. Taşınalı değil, gideli değil, kaçalı dedi. Görevlinin yüzündeki ifade daha çok bize acır gibiydi. Hayır, gülmüyordu ama diğerlerini anlatırken bıyık altından sırıttığını fark ettik.

“Yıllarca tedavi görmüş bir akıl hastası mı neymiş bu kadın. Bir ilaçla uçmuş. Her derdini dinlediğine de zamanı gelince iyi gelsin diye verirmiş. Kullananlar yerini yurdunu tanımayıp kayıplara karışınca bir hasta yakını peşine düşüp çözmüş. O da anlayınca, pırrrr. Gidenler gitmiş tabii, geçmiş olsun.”

Biz onu dinledikçe önce babamın, sonra annemin gittiği ana döndük. Tek söz söyleyemedik. Babam nereden ve nasıl geri döndü, onu bilsek annemi de geri getirebilirdik. Koşar adımlarla durağa giderken, “Peki sen?” diyebildim.

“İçmedim. Bu doktorların verdiği ilaçlar devamlı uyuşturur, sonra çocuğun olmaz demişti falcı.”

“Ne falcısı?”

“Ben gidip ona sordum.”

“İyi halt ettin abla. Hem doktora gelip hem de falcıya mı gittin?”

“Tarot bu. Diğer fallar gibi değil. Herkes baktırıyor.”

“Neyse ki işe yaramış bu sefer.”

“Ayrıca doktor değilmiş işte. Diplomalar asılıydı duvarda, incelemedik ki.”

“Belki senin falcı da falcı değildir.”

Biz, tam on yıldır babamın bizden gitme hikayesini merak ediyoruz. Bu hikâyeyi türlü şekillerde düşledim ve yazdım. Annem her şeyden habersiz mutfakta bulaşık yıkıyor şimdi. Son hikâyede babamı eve getirip onu kaybedeceğimi henüz bilmiyor.  

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir İngiliz Halk Destanı: BeowulfOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

21 Ekim 2025

Robert Redford: Bir Büyük Sinema Efsan..

Robert Redford Hollywood stüdyo sistemi içinde büyük yıldız statüsüne ulaşmış bir oyuncu; Oscar ödülü ve adaylığı kazanmış bir yönetmendi.Birkaç sene önce en sevdiğim filmler üzerine bir yazı üzerine çalıştığım sırada en sevdiğim a..

Devamı..

Evden Fabrikaya: Sanayi Devrimi Süresi..

Elinor Evans

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024