Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Temmuz 2022

Söyleşi

Fotoğraf Sanatçısı Nevzat Çakır: "Benim hayatım fotoğraf."

Sevda Müjgan Yüksel

Paylaş

0

0


Önce merak ediyorsun, sonra becerini geliştiriyorsun. Becerin seni elitleştirmeye başlıyor. Çevren beğeniyor. Dışarıya açılıyorsun. Her adım bir faktör gerektiriyor. Faktörler ne kadar artarsa o kadar öne çıkıyorsun. Kolay değil

Şakır şakır yağmur yağıyordu. Halaskargazi Caddesi’nde Nevzat Çakır’ın muayenehanesini ararken aklımda kalacak en güçlü imgelerden biri bu, şakır şakır yağan yağmur olacaktı. Muayenehanenin kapısı açıldığında ilk hissettiğim, yağmurun dışarıda kaldığı oldu. Nevzat Çakır; gülümseyen, gülümseyişine kişiliğinin ayrılmaz parçaları olan umudu ve iyimserliği de yerleştiren bir insandı.                                
O sevimsiz (!) dişçi koltuğunun yer aldığı muayene bölümü, salondan ayrıldığı için biz önümüze arkamıza kitapları, fotoğraf albümlerini, fotoğrafları, plaketleri, anıları, arşivleri… alarak söyleşimize başladık. Elim sehpanın üzerinde duran sergi broşürüne gitti. Sordum:                  

S. M. Yüksel: Fotoğrafın Adı İstanbul” kaçıncı kişisel serginizdi?                                                                             

N. Çakır: İlk kişisel sergim. 3 Ekim 2009. Fotoğraf Geçidi 2010 projesi kapsamında Fototrekte açıldı. Bugüne kadar bine yakın dia gösterisi yaptım, karma sergilere katıldım, grup sergileri açtık ancak kişisel sergi açmadım. Yeminliydim. Her şeyi üstlenen bir kurum olmadıkça sergi açmayacaktım. Bir sanatçının fotoğraflarını kendisinin bastırıp bir galeri bulup sergi açmasını etik de bulmuyorum, doğru da. Bir kurum senin fotoğraflarını kabul etmemişse sen kendi çabanla açtığın sergiyle neyi kanıtlarsın? Türkiyede ne yazık ki fotoğrafları profesyonelce sergileyecek kurumlar yok. Açılan sergilere bakın, %99unun arkasında sanatçının kendi imkânlarıyla bulduğu destekler yatar. Taşıma suyla değirmen dönmez. Sanatçının gerçek değeri verilmezse o ülkede sanatın varlığından söz edilemez. Ben yapabileceğim her şeyi yaptım. Türkiyede iki büyük ödül vardı  ikisini de aldım. Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Fotoğraf Yarışması’nda 1984te birinciliği aldım. İş Bankası Büyük Ödülünü ise 1987de kazandım. Sonra yarışmalardan çekildim. Uluslar arası yarışmalarda ödüllendirildim. Altı altın, yedi gümüş madalyam var. Eeee? Başkasının yapması gerekene müdahale edemem. Belli bir kültürsüzlükten fırlayıp ben yaptım oldularla olmaz bu iş.                                                                 Fotoğraf, 150 yıllık gencecik bir sanat dalı. İlk çıktığı an Osmanlı’ya gelmiş. Dinin yasakları ülkemizde fotoğrafın önünü kesememiş. 19. yüzyılın sonlarında fotoğrafın sanatsal bir boyutu olduğu anlaşılmış. Bunun kavgası başlamış. Bizde yok. Bizim kültürümüzde ancak onun zanaat boyutuyla yetinilmiş. Ne zamana kadar? Şinasi Barutçuya kadar. Barutçu, sanatsal boyutlar taşıyan fotoğraflar koyuyor ortaya. 2. Dünya savaşından sonra basın fotoğrafçılığıyla birlikte bir hareketlenme başlıyor. Hayat Mecmuası’nı, Ara Güleri görüyoruz. Dernekler kurulmaya başlıyor. Fotoğraf sanat mıdır, değil midir; amatör müdür, profesyonel midir? 80 ortaları… Bu kadar bir geçmişle… Önce oturan bir altyapınız olmalı. Üçlü sacayağını oluşturacaksın.  Bunu oluşturamamış ülkelerde sanatçılar, sanatın yapılanmasında da görev almak zorunda kalıyor. Biz bu görevi aldık. Hâlâ da alıyoruz. Diş hekimliğinden kazanıp fotoğrafa verdim. Çok zorluklar çektik. Büyük bir mücadeleydi.                    

SY: Belleklerimizde birkaç dize de olsa şiir vardır. Bir iki resim, heykel… Bunların yanına birkaç fotoğrafı da koyma gereksinimini nasıl duyuracağız insanımıza?    

NÇ: Fotoğrafı görecek. Öncüler olacak. Türkiyede fotoğraf var ancak istenen düzeyde fotoğraf sever yok. Bir sergi açılır, giden yine bizizdir. Sonra sergileri kimler gezer? Çoğunlukla yolu düşenler. Bir sergi defterine 16 yaşında bir kız çocuğu şu notu düşmüştü: Bugün okulu kırdım. Taksimde gezerken serginizi gördüm. Fotoğraflarınızı gördükten sonra iyi ki içeriye girmişim, dedim.” Okul kaçakları için de sergi açmayalım! Sergi salonlarına gidecek halkı yetiştirmek zorundayız. Her duvara bir fotoğraf asma şansı yaratmalıyız. İki milyon konut var İstanbulda. Her eve bir fotoğraf astırsan iki milyon fotoğraf eder. Halk ne asıyor duvarına? İşportadan alınan hiçbir sanatsal değeri olmayan görüntüleri. Bir fotoğraf sanatçısına gitsen Ben 500den aşağı fotoğraf vermem.” diyor. Asgari ücretle çalışan biri assın bakalım duvarına? Ancak ona 10 liraya, 20 liraya posterler verirsen doğru fotoğraf girer evine. Biz sanatçıyız, onlarla uğraşamayız! Eeee? Batı’da sanat niye bu kadar ilerledi? Herkes önce duvarına doğruyu asmayı öğrendi. Önce duvarlarımıza doğruyu asmayı öğreneceğiz. Ülkemizde pazar var ancak aradaki köprüyü kurmak gerekiyor.  50 tane, 100 tane fotoğraf sanatçısından alınan fotoğraflar küçük maliyetlerle poster olarak basılsa, duyuruları yapılsa, dergilerin, gazetelerin armağanları olarak halka sunulsa, o burun kıvrılan camcıların, çerçevecilerin vitrinlerine konulsa… Sıradan bir çiçek görüntüsüyle diyelim benim o Bursadaki sokağı gösteren fotoğrafım yan yana düştüğünde halkın eli de gitmeyecektir o çiçek fotoğrafını almaya. Kurumlar yapacak bu işi. Halkımızın hayatında fotoğraf yok. Ben bunun kavgasını 20 yıldır veriyorum. O çok izlenen TV dizilerinden birine bakıyorsunuz, bilmem kaç milyarlık yalıların duvarlarında alışveriş marketlerinden alınan ucuz görüntüler asılı. Türkiyede bu kadar fotoğraf sanatçısı var. Deseler bir fotoğraf ver, asacağız duvara, o çok izlenen dizide halk duvarda görecek doğru fotoğrafı, beş kuruş istemem, veririm. Yeter ki o fotoğraf orada olsun. Hasat olmayınca elindeki tohumu nereye ekeceksin?

SY: Fotoğraflarınız bize “önce insan” diyor.                                                                   

NÇ: Benim fotoğraflarımda insan 1. planda, doğa 2. plandadır. İnsansız fotoğraflara elim gitmez. İnsan olmadığı zaman bence doğanın da hiçbir değeri yok. Ben dışa dönüğümdür, insanlarla kolay iletişim kurarım. Bir köy kahvesine girersem yarım saat içinde orası karışır. İstediğim portreyi çekerim. İnsanları fotoğraflayarak öyküler anlatıyorum. Bu öykülerde ben varım. Benim tasvip ettiğim öyküler bunlar.

            (Nevzat Çakır, sözün burasında kalkıp bir fotoğraf dosyası alıyor, Yunus Nadi Fotoğraf Yarışmasında birincilik ödülü alan fotoğrafını gösteriyor.)

NÇ: Seni halamla tanıştırayım. Kanatsız bir melekti. Benim ilk modellerimden biridir. Bu, kurgu bir fotoğraftır. Benim göndermemdir. Bütün bürüntüleri topladım, hepsi de halamdan daha genç, halam beyaz baş örtüsüyle bembeyaz gülümserken onlar kara çarşaflarının içinde karanlıkta kaldılar. Bu zıtlığı ortaya koymak istedim.                                                                      Benim kötümser fotoğrafım yoktur. Ben kötümserliği sevmiyorum. Kötümserlik bitirir. Ressam ağlayan bir çocuğu resmetmişse orada bitmiştir. Biten şeylerin benim hayatımda yeri yoktur. Yaşam bitiyor mu ki sen bitiriyorsun? Sen kimsin ki bitiriyorsun? Fotoğrafçı olarak senin ne haddine bitirmek! Biri ölüyorsa bile uzaktan bir çocuk gülecek. Umutsuzluk yoktur. Karamsarlık vardır ama inat da vardır.                                             

Yok duvardaki afiş yırtıklarının önüne park etmiş bisikleti, yok perdenin açık kalan aralığından görünen bir avizenin kristalinin parlamasını çekerek sergi açacaksın. Açmam mı? Bugün açarım. Adam alıyor testiyi, veriyor bir kızın eline, bir de şiş batırıyor testiye. Fotoğraf oluyor. Klozeti fotoğraflamışlar ancak onun altına ölen milyonlarca insanın acısını koymuşlar. Sen şişi testiye batırarak neyi protesto ediyorsun? Bunun adı çağdaş sanat falan değil. Sanat matematiktir, disiplindir. Sanatın sorumluluğu vardır. Her çağda kendi standartlarına göre farklılıklar yaratabilirsiniz.

 

"Fotoğrafçı çekerken değil, seçerken fotoğrafçıdır. Bu, fotoğrafın kendine özgü kuralıdır. Çekerken araştırırım, seçerken fotoğrafçıyım."


SY:  “Ben yaptım, oldu”yu kabul etmiyorsunuz.                                                                                                     

NÇ: Diyor ki vatandaş, 2007de fotoğrafa başladım, 2008de ilk sergimi açtım. Bugüne kadar şu kadar sergi açtım. Eeee? Çektim, oldu. 15-20 gün Hindistan turuna çıkıyorlar, geldikten sonra mükellef bir sergi açıyor, 50-60 fotoğraflık bir de kitabını yapıyorlar. Öbür tarafta bir Fransız karı koca, yedi yaşında bir de çocukları var, kalkıyorlar, Tibete gidiyorlar. Bir dağ köyüne yerleşiyorlar. Kadın orada öğretmenlik yapıyor. Çocuğu da orada okula veriyorlar. 4 sene kalıyorlar Tibette. Sonra adam 160 fotoğrafla kitap yapıyor. Pariste 50 bin kişi çalakalem resim çiziyor. Aralarından belki beş kişi çıkacak. Ben bunu hep şuna benzetirim. Bir dizi çekiyorsunuz. Seyircileriniz var. Seyircilerden biri sete alınacak. Sunucu soruyor: Adının içinde A harfi olanlar elini kaldırsın.” Salonun yarısı elini kaldırıyor. Anın yanına Eyi koyuyor, oran biraz düşüyor. Anın, Enin yanına İ’yi koyuyor, oran biraz daha düşüyor. Harfler çoğaldıkça kişi sayısı azalıyor. Sanat da böyledir. Önce merak ediyorsun, sonra becerini geliştiriyorsun. Becerin seni elitleştirmeye başlıyor. Çevren beğeniyor. Dışarıya açılıyorsun. Her adım bir faktör gerektiriyor. Faktörler ne kadar artarsa o kadar öne çıkıyorsun. Kolay değil. Bir iki harfle idare etmeye kalkmayacaksın. Bu, bir kavga.

SY: Yani yapılacak çok iş, alınacak çok yol var.                                                                                       

NÇ:  Bir sanat dalında fırlayıp da başarılı olamazsın. Bilmeden bozmaya kalkmayacaksın. Ayağını yere doğru basmadan doğru adım atamazsın. Doğru basmadan zıplayamazsın. Benim felsefem budur. Ben dikkatli yürürüm, çok düşünürüm. Bu demek değildir ki ben her türlü fotoğrafı çekmem. Çekerim. Benim istediğimi anlatmayan fotoğraflar çıkmaz mı? Çıkar ancak onları kullanmam. Fotoğrafçı çekerken değil, seçerken fotoğrafçıdır. Bu, fotoğrafın kendine özgü kuralıdır. Çekerken araştırırım, seçerken fotoğrafçıyım. Sanatçı kimi zaman fotoğrafı çekiyor da seçemiyor. Arşivine gidersin, çıldırırsın. Sergisine gidersin, bunları mı seçtin, dersin. Editörlük diye bir kurum var, henüz Türkiyede yok. Oluşum aşamasında.  

SY: Bir sanat dalında başarılı olan sanatçılara bakarsak sanatçı” olarak kim çıkıyor karşımıza?           

NÇ: Sanatçı kavramı da benim için enteresandır. Elmalar armutlar karışabiliyor. Sen sanatsal kaygılarla yapıtlar üretmek istesen de sanatçı olamayabilirsin. Sanatçı” payesini sana toplum verir. Bunun örnekleri var. Yaşamı boyunca sanatçıyım” diye gezen adam, bir bakıyorsunuz öldüğü anda kayboluyor. Elvis Presleye bakın. Benim zamanımda oduncuydu, kamyon şoförüydü. Üçüncü sınıf Amerikan müziği yapıyordu. Öldükten sonra peygamber oldu. Toplumun kime ne paye vereceğini bilemiyorsunuz. Vivaldi ölmüş, kaybolmuş. 100 sene sonra çatı arasında notalarına rastlandığı için Vivaldi ortaya çıktı. Rastlanmasa Vivaldi yok. Van Gogh hayatı boyunca resim satamamış. Şimdi diyorlar ki 30 bin dolardan aşağı resmi yok. Kardeşi olmasa Van Gogh yok. Nasıl anlatırsın bunu? Matematikte teorem kurarsın, 2x2=4 dersin, teoremini yaparsın. Sanat da teorem yok. Ben zengin olacağım diye soyunmak, ben sanatçı olacağım diye soyunmaktan daha kolay.

SY: Fotoğrafın nasıl üretildiğine bakalım hocam.                                                                                

NÇ: O senin isteğin, yaşantın, geçmişin, birikimin, imgelerin… Biz altı kişi fotoğrafa çok çıktık. Altı arkadaş, 1984te FOG Fotograf Grubu'nu kurmuştuk. Haftada iki kere fotoğrafa çıkardık biri sabah, biri öğleden sonra. Altı kişi aynı fotoğrafları çektik, hatta 20 tane aynı fotoğrafın sergisini de açtık. Hepimiz semerciyi çekebiliriz ancak yaklaşım biçimlerimiz bireyseldir. Herkesin birikimi farklıdır. Benim beğendiğim pozu arkadaşım beğenmez. Sanatın en önemli özelliği zanaattır. Zanaat olmadan sanat olmaz. Fotoğrafçı kendi kimliğiyle, varlığıyla zanaatı sanata dönüştürür.                                                                                       

Fotoğraf için kültür şart. Mehter marşı söyler gibi kültürümüz bir öne geçiyor, bir geri gidiyor. Şimdi geri gitme zamanı. Çok büyük kayıp. Böyle bir ülkede fotoğrafın esemesi okunur mu, fotoğrafın geleceği düşünülebilir mi? Ben şunu biliyorum, Türkiyede fotoğrafın sanatsal serüvenini tamamladığını göremem. Fotoğrafın yaygınlaşması için çok uğraşılıyor çünkü altında sanayi var. Ne kadar çok fotoğraf makinesi satılırsa o kadar iyi. Doğru, daha çok fotoğraf çekilecek ancak çokluk sanatsal mıdır? Alakası yok.                      

SY: Çizdiğiniz bu olumsuz tabloya rağmen ben fotoğrafı bırakmayacağım, diyorsunuz. Sanatçı bu gücü nereden alır?           

NÇ: Sen niye bunlarla uğraşıyorsun? Bir söyleşiyi deşifre etmek ne demek, ben biliyorum. Benim fotoğrafı sevmemle seni bu işe soyunduran duygu arasında fark var mı? Bunun temeli sevgi ve bağlılıktır.

SY: Bir de sorumluluk.                                                                                                     

NÇ: Sevginin verdiği bağlılık. Aşk. Aklıma bir şeyler takıldığında bunu fotoğrafla nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başlıyorum. Sağlığımla bile fotoğraf çekmemi engellemesin diye ilgileniyorum. Sigara, içki içmiyorum. Erken yatıp erkten kalkıyorum. Yediğime içtiğime dikkat ediyorum. Arabamı iş yerimden uzağa park ediyorum ki o vesileyle yürüyüş yapabileyim. Kırk yıllık dostluk… Çok badireler atlattık. Nereden nereye geldik. Benim hayatım fotoğraf.

            ***

Sanırım, bunun üzerine söylenecek söz yoktur: Benim hayatım fotoğraf.”

Şu an düşünüyorum da dışarıya çıktığımda yağmur hâlâ yağıyor muydu, yoksa dinmiş miydi, anımsayamıyorum. Nevzat Çakırdan bana aşk”la dolu bir insan görüntüsü kaldı. Aşk, yağmurları da dindiriyordu. Aşkı, aşkımız bol olsun!

                                                                                               

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Politik Romanları Nasıl DüşünmeliyizSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Masood Khodadadi

19 Ocak 2025

Eski Usul Gezgin-gazeteciler Gibi İnte..

GPS teknolojisinden önce haritalar yalnızca işlevsel değil, bir seyahatin olmazsa olmaz parçasıydı.Hepimiz tatillerimizi olabildiğince iyi değerlendirmeye çalışır, bunun için de genellikle internette karşımıza çıkan “gör..

Devamı..

Per Petterson ve Kitapları Üzerine 2

Hülya Duman

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024