Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Eylül 2017

Edebiyat

Kenzaburo Oe Neden Kendini Tekrar Eder?

Ufuk Karakurt

Paylaş

27

0


Oe, ninja sporlarına, Oscar Wilde’ın pek sevdiği zarif desenli Uzakdoğu peyzaj düzenlemelerine, adı yolsuzluk iddialarına karışınca seppuku yaparak bağırsaklarını deşip intihar eden politikacılara prim vermez.
Ufuk Karakurt

“Tekrar tekrar yazan türde bir yazarım ben.” – K. Oe

Lütfen şu güftedeki aptalca lirizme dikkat buyurunuz: “Bir çizgi çizdim, / Senin için bir çizgi çizdim, / Oh! yaptığım şey buydu, / Ve o çizgi sapsarıydı.” Bir de şu ‘kek’ isyanının şiddetine bakınız: “Biri keki dışarıda, yağmurda bırakmış, / Onu alabileceğimi sanmıyorum, / Çünkü onu pişirmek çok vakit aldı, / Bir daha asla tarifini alamam. / Oh! Hayır, bir daha asla.” Şu paradoksun sonuçsuz giriftliğine ne demeli: “Zaman... Kalbimin içindeki bir saat gibi, zaman.” Sadece çok küçük bir kısmını saydığımız bu saçma sapan şarkıların Levent Sanayi Sitesi’nin yıllık toplam cirosundan daha çok para etmesinden daha sinir bozucu olan, dev hoparlörleri caddeye dönük dükkânlar, cıstak cıstakçı dolmuş şoförleri ve reklam müzikleri yüzünden bu tür zırvalardan asla kaçamamamız değildir. Asıl çekilmez olan, bu “hit” şarkıcıların kendilerini ifade etme biçimleridir. Konuşmaya başladıklarında, hep kendilerini anlatırlar. Kendilerini anlatmalarının asla sonu gelmez. Dünya, onlar kendilerini anlatmaya başladıklarında durur ve bitince de tekrar dönmeye başlar. Şimdi bu pop şarkıcı zırvalıklarını boş verelim ve ciddi, yuvarlak gözlüklü bir yazar düşünelim. Yazdıklarının hepsinde olmasa bile hemen yarısında hep aynı şeyleri yazsın. Hiç durmadan... Daha doğrusu hep aynı kişileri, değişik biçimlerde birleştirerek yazsın dursun. Hemen bileşenleri verelim; zihinsel engelli bir çocuk, uzak bir orman köyünde yaşayan asabi bir anne, son yıllarını kendini müştemilata kilitleyerek geçirmiş, gizli kapaklı bir geçmişe sahip bir baba ve şoke edici bir yazıyla karşılaşan okurun kafasındaki boş bölgelere bal lezzetiyle yayılan harika bir kötümserlik. Tüm bunların yazarımızın kendi hayatında en önemli gördüğü parçalar olduğu, aslında sürekli kendi hayatından ve dolayısıyla kendinden söz ettiği, yazdıklarının yarısında hep bunu yaptığı düşünülürse, acaba o da pop ikonlar gibi bir “bencil” olarak mı değerlendirilmeli? Şunu da ekleyelim; yazarımız Nobel’i aldıktan yalnızca çok kısa bir süre sonra, artık yazmayı bırakacağını açıklamış olsun. Adam hayatı boyunca hep kendinden söz ediyor, Nobel’i alıyor, alır almaz yazmayı bırakacağını açıklıyor? Elbette ki Oe, öyle kolay bir lokma değil. Onu dünyaya, lüks villasına limoyla, flaşlar patlarken, fiyakalı girişini yapmak için gelmiş pop ikonlarla benzer şekilde değerlendiremeyiz. Onu, “sadece kendi istediklerini yaptı ve üstün başarılar kazandı” diye tanıtılan sürüsüne bereket, gösterişli popüler zevattan değil, tam zıt bir yerde düşünmeliyiz. Mesela alçakgönüllü bir dama ustası olarak. Romanları bu dama ustası için bir dama tahtasıdır. Her sabit kahramanını bir dama taşı olarak tahtaya sürer. Asabi anne için bir taş, zihinsel engelli çocuk için bir taş, kendini müştemilata kilitlemiş baba için bir başka taş vd. Dama ustası hepsini değişik dizilişlerde tahtaya yerleştirerek her seferinde yeni oyun biçimleri elde edecektir. Ta bilmem kaçıncı olasılık da tahtaya dizilene kadar sürecektir bu (roman yazmayı bırakacağı an, olasılıkların tükendiği bu an olabilir). En sonunda dama ustası taşların her bir hareketinin tahtadaki tüm oyunu nasıl etkilediğinin ya da tersi, tahtadaki tüm oyun gidişatının taşların hareketini nasıl yönlendirdiğinin gizli mantığına ulaşacaktır. O dama ustası için taşlar, tahta ve tüm oyun tek bir dizgenin parçaları olur sonunda. İşte Oe, kendi hayat hikâyesinden çıkma tüm o asabi nineleri, kaçık dedeleri, zihinsel engelli çocukları tahtaya dizerken İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya hayatında görünenlerin altında yatanın ne olduğunu bulmaya çalışır. Eh, tabii ki, aynı kahramanların değişik senaryolarda bir araya getirilmesi boyunca, bir yandan metafizik bir resim yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar, öbür yandan büyük metafizik resim, sürekli tekrar edilen kahramanların ortaya çıkmasını zorunlu olarak gerektirmeye başlar. İşte, bu sürekli meditasyon, bir kısırdöngü üzerine bu keşişvari, ısrarlı düşünüş nedeniyle Oe, bilindik bir edebiyatçı yalanını, “kendi hikâyemden söz ederken anlattığım hepimizin hikâyesidir” martavalını hayata geçirmeye belki de en çok yaklaşmış yazardır. Adı karatecilerin bağırışlarına benzeyen Oe’nin, “Ben sıkıcı biriyim,” diye özetlediği yazma biçimindeki ikinci tekrar sirkülasyonu onun nükleer atak sonrası etkiler, savaş sonrası Japonya kırsalına konuşlanmış Amerikan GI’ları, tanrılık vasfını 15 Ağustos 1945 tarihinde bir radyo bildirisiyle terk eden imparator, aşırı milliyetçi, samurayvari örgütler vb. “folklorik renkler”le dolu hikâyelerini genel bir kültür tarihine bağladığında ortaya çıkar. Burada efsane Japon yazar Kawabata için bir şeyler söylemeli. Bilindiği üzere Kawabata’nın tarzı bitmek bilmez bir haiku gibidir. Agresif ve şiddetli hikâyelerine alışkın ortalama bir Oe okuru, Kawabata’nın göllerde süzülen zarif nilüferler üstünde vıraklayan kurbağalar ve kırık ağaç gövdelerinden fışkıran menekşeler vb. zen manzaralarını yirmi sayfa bile okuyamaz. Kawabata vb. Zen hacılarının, Japonya’yı mistik bir lunaparka çevirme girişimlerinin altındaki kültürel varsayım, tüm o Uzak Asya oryantalizmini Batı’ya tanıtmak ve öğretmek üzerine kuruludur. Zen’i kültür tarihine ekleyerek onu dünyada temsil etmeye soyunurlar (bizde de kimilerinin tasavvuf için niyetlendiği gibi). Oysa Oe için, Zen, “gerçeği söylemenin dilbilimsel imkânsızlığı ile ilgilidir” ve tüm Zen şiiri zaten, kimsenin okuyarak asla anlayamayacağı kapalı bir kutudur. Oe’nin kültür tarihiyle ilişki kurma biçimi, böyle mistik tarihlere bağlanmaktan geçmez. Onun belediye otobüslerinin sabit güzergâhları gibi bir tekrarlama faaliyetine girerek, her kitapta yaptığı, kültür tarihinden özenle seçtiği tek bir ayrıntıyı kitabına bağlamaktır. Her bir kitap için bir ayrıntı... Bu ayrıntı, Gözyaşlarımı Sileceği Gün’de bir Bach sonatındaki imparator sevgisiyle dolu bir askerin şarkısı; Delilikten Kurtar Bizi’de eski bir İngiliz savaş şiirinde isimsiz bir adamın yalvarışını anlatan bir dize; Bulutlar Canavarı Agu’da, Dali ve William Blake’in birer tablosunda ortaklaşa kullanılmış şeffaf gökyüzü hayaletleri vb. olabilir. Kitabı bir arada tutan ve ona ismini veren ayrıntılardır bunlar. İşlevleri, o kitaplarda “rutin” olarak tekrar eden kahramanların, dünyanın başka bir yerindeki başkalarıyla benzer iç dünyalara sahip olduğunu “rutin” olarak hatırlatmaktır. Kişisel bir kitabı, böylesine etkili ve kitapla uyumlu parçalarla birleştirerek genelleştirebilmek gerçekten de zor bir iştir. Bunu da ancak Oe gibi obur bir kültür adamının halledebileceğini hatırlatalım. Ne de olsa, bir şiir okurken bile onu günlerce kendi dilinden okuyup sonra çevirisinden günlerce tekrar edip ezberleyerek tam olarak dizelerin içine girene kadar bunu sürdüren ya da rastgele bulduğu, kimsenin hatırlamadığı eski bir yazarda Nietzsche’den esintiler yakaladığında, işi gücü bırakıp bütün Nietzsche külliyatını baştan sona, tekrardan okuyan bir kültür tüketicisinden söz ediyoruz. Oe, ninja sporlarına, katana ustalarına, Oscar Wilde’ın pek sevdiği zarif desenli Uzakdoğu peyzaj düzenlemelerine, adı yolsuzluk iddialarına karışınca seppuku yaparak bağırsaklarını deşip intihar eden politikacılara, aşırı milliyetçi kalkınma projecilerinin model ülkesi über-techno, süper zekâ mühendislik abidesi Japonya tasavvurlarına prim vermez. Japonya onun için, son tsunami felaketi kadar olmasa da, eskiden beri korkunçtur. Dert ettiği şeyler bambaşkadır: “Dünyada merkez dışında, kenarda kalmış ve marjinalleşmiş tek bir kişi kaldığı müddetçe, onun dertlerine nasıl derman olacağımı araştırırım,” diyecek kadar düşüncelidir. Bunu söylediğinde de gerçekten içten olduğuna emin olabilirsiniz.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Charles Dickens’ın Evinde Victoria Dön..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alev Bulut

8 Ekim 2025

Nazlı Eray: “Denize dalar gibi romanın..

Ben bütün yazı formlarını reddediyorum. İnsan içinden geldiği gibi yazmalı, gerçek bir yazarsa mağara duvarına yazan insan kadar özgür olmalı.Nazlı Eray... Yıllardır sadık okuru olmaktan gurur duyduğum, düş dünyasının rüzgârına gönüllü kapıldı..

Devamı..

Ölümsüz Figürlerin Çokkültürlülüğü

Matthew Wills

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024