***
Aleksandra İvanovna hırsından eve hemen hemen hasta döndü. Taneçka onun hassas noktasını keşfetmişti. “Köpekse köpek,” diye düşündü Aleksandra İvanovna, “bundan ona ne? Öyle ya, ne de olsa ben onun yılan mı, yoksa tilki falan mı olduğunu araştırmıyor, onun kim olduğunu öğrenmeye çalışmıyorum. Tatyana işte, o kadar. Herkesin ne olduğunu öğrenmek mümkün, ama hakaret etmek niye? Köpeğin nesi kötü diğer hayvanlardan.” Aydınlık yaz gecesi, küçük şehrin huzurlu sokaklarına yakınlardaki kırlardan rehavet ve serinlik üfleyerek inliyor, ahlar çekiyordu. Ay yükseldi, parlak ve dolgundu, tıpkı o zamanki gibi, tıpkı oradaki gibi; büyük, ıssız bozkırın üstünde, açık havada böğüren ve dünyevi kadim can sıkıntısından uluyan vahşilerin memleketinin üstünde yükseldiği gibi. Tıpkı o zamanki gibi, tıpkı oradaki gibi. Ve hasret çeken gözler tıpkı o zamanki gibi yanıyor, bozkırların enginliklerini şehirlerde unutmayan vahşi yüreği tıpkı o zamanki gibi sıkışıyor ve boğazı ıstıraplı vahşi bir feryat arzusuyla tıpkı o zamanki gibi tıkanıyordu. Soyunmaya başlayacaktı, ama neye yarar! Nasılsa uyuyamayacak. Kapıdan çıktı. Sofada pis zeminin tahtaları çıplak ayaklarının altında sıcak sıcak yaylanıp gıcırdıyor ve birtakım yonga parçaları, bir de kum tanecikleri neşeyle ve eğlendirerek ayak tabanlarını gıdıklıyordu. Sundurmaya çıktı. Büyükanne Stepanida kara başörtüsüyle kapkara oturuyordu; kuru, buruşuktu. Eğilmişti ihtiyar ve ayın soğuk ışınlarının altında ısınıyormuş gibi görünüyordu. Aleksandra İvanovna eşiğe onun yanına oturdu. İhtiyara yandan bakıyordu. Büyük, kıvrık ihtiyar burnu ona yaşlı bir kuşun gagası gibi görünüyordu. “Karga?” diye düşündü Aleksandra İvanovna. Gülümsedi, can sıkıntısını ve korkuyu unutarak. Bir köpeğinki gibi zeki gözleri, buluşunun sevinciyle ışıldadı. Ayın solgun yeşil ışığının altında, tazeliğini yitirmiş yüzünün düzelen kırışıklıkları birden görünmez oldu ve on yıl önceki gibi, ay, onu, karanlık hamam pencerelerinin önünde geceleri havlamaya ve ulumaya daha çağırmadığı zamanlardaki gibi yeniden gençleşti, neşeli ve tasasız oldu. İhtiyar kadına yaklaşıp tatlı bir sesle, “Büyükanne Stepanida, bakın size ne sormak istiyorum?” dedi. İhtiyar kadın derin kırışıklarla kaplı esmer yüzünü ona döndürdü ve cırtlak, kart sesiyle sordu, âdeta gakladı: “Sor, güzelim, ne soracaksın? Sor.” Aleksandra İvanovna sessizce güldü, sırtında aniden gezinen soğuk zayıf omuzlarını titretti, sessiz mi sessiz sordu: “Büyükanne Stepanida, bana öyle geliyor ki, ah, doğru mu değil mi bilmiyorum, ama büyükanne, gücenmeyin, ne de olsa kötü niyetle söylemiyorum…” “Hadi, hadi, söyle, korkma canımın içi,” dedi ihtiyar. Sert, delici gözlerle bakıyordu Aleksandra İvanovna’ya. Bekliyordu. Aleksandra İvanovna yeniden konuşmaya başladı. “Büyükanne, bana öyle geliyor ki, ama doğrusu gücenmeyin, büyükanne, siz sanki kargasınız.” İhtiyar sırtını döndü, başını sallayarak susuyordu. Sanki bir şeyi hatırlıyor gibiydi. Burnunun keskin biçimde karakterize ettiği başı eğilmiş sallanıyordu ve bazen Aleksandra İvanovna’ya ihtiyar kadın sanki uyukluyormuş gibi geliyordu. Hem uyukluyor, hem de homur homur bir şeyler mırıldanıyordu. Başını sallıyor, kadim, eski sözler fısıldıyordu. Büyülü sözler… Avlu sessizdi, ne aydınlık ne de karanlıktı ve etraftaki her şey, eski, kehanet kabilinden sözlerin sessizce fısıldanışından efsunlanmış gibiydi. Her şey acı çekiyordu, kendinden geçmişti ve ay parlıyordu; can sıkıntısı yine yüreğini sıkıştırıyordu ve her şey ne rüyaydı ne de gerçekti. Gündüz algılanamayan binlerce koku ince ince ayırt ediliyor ve kadim, ilkel, yüzyıllar içerisinde unutulmuş bir şeyi hatırlatıyordu. İhtiyar kadın zar zor işitilir bir sesle homurdanmaya başladı: “Gerçekten de kargayım. Yalnız kanatlarım yok. Ben de gaklıyorum, gaklıyorum, ama onların umurunda değil. Oysa bana geleceği görme yetisi verilmiş, ben de, güzelim, ben de gaklamadan edemiyorum; zavallı insancıklarsa beni duymak bile istemez. Oysa mahvolmaya mahkûm olanı görür görmez canım gaklamak ister, durmadan gaklamak ister.” İhtiyar kadın birden kollarını geniş geniş açıp salladı ve keskin bir sesle iki kez haykırdı: “Gak, gak!” Aleksandra İvanovna irkildi. Sordu: “Büyükanne kime gaklıyorsun?” İhtiyar kadın cevapladı: “Sana güzelim, sana!” İhtiyarın yanında oturmak onu korkutur oldu. Aleksandra İvanovna odasına gitti. Açık pencerenin altına oturdu. Duyuyordu, kapının arkasında iki kişinin oturup konuştuğunu duyuyordu. “Uluyor da uluyor,” dediği duyuluyordu alçak konuşan ve kötücül bir sesin. “Ya sen amca, gördün mü?” diye sordu şöyle tatlısından tenor bir ses. Aleksandra İvanovna bu tenor sesi duyar duymaz kıvırcık, kızıl saçlı, şöyle çillice bir delikanlı –buradan, aynı avludan– canlandı gözünün önünde. Istıraplı sessizlikle dolu bir dakika geçti. Aniden kısık, hırıltılı ve kötücül olan ses duyuldu. “Gördüm. Büyük. Beyaz. Hamamın önünde yatıyor ve aya doğru uluyor.” Yine sesten, kürek şeklinde kara bir sakal, basık, daracık bir alın, küçük domuz gözleri, geniş açılmış kalın bacaklar canlandırdı gözünün önünde. “Amca, niye uluyor ki?” diye sordu sesi tatlı olan. Kısık, hırıltılı sesin sahibi yine hemen cevaplamadı: “Hayra değil. Nereden çıktığını da bilmiyorum.” “Amca, kurt kadın olmasın?” diye sordu sesi tatlı olan. Bu sözlerin ne anlama geldiği anlaşılmıyordu, ama söylenenlerin üstüne düşünmek istemiyordu Alaksandra İvanovna’nın canı. Onları dinlemek de istemiyordu. İnsan sözcüklerinin söylenişinden ve anlamlarından ona neydi ki! Ay, doğrudan onun yüzüne bakıyor, bakıyor ve onu ısrarla çağırıyor, eziyet ediyordu. Bulanık bir can sıkıntısıyla yüreği sıkışıyordu ve yerinde duramıyordu. Aleksandra İvanovna alelacele soyundu. Çıplak, beyaz, sessizce sofaya çıktı, dış kapıyı araladı, kapının önünde ve avluda kimse yoktu; avluyu, sebze bahçesini koşarak geçti, hamama kadar koştu. Bedenindeki keskin soğuk hissi ve tabanlarında hissettiği soğuk toprak keyif veriyordu. Ama çok geçmeden vücudu ısındı. Otlara uzandı karın üstü. Dirseklerinin üstünde doğruldu, ölgün ve hüzünlü aya doğru kaldırdı yüzünü ve ağır ağır, uzata uzata ulumaya başladı. “Amca, bak, ulumaya başladı,” dedi kapının önündeki kıvırcık saçlı. Tatlı sesli tenor korkuyla titriyordu. “Ulumaya başladı kahrolası,” diye karşılık verdi hırıltılı, kısık ve kötücül sesli olan. Banktan kalktılar. Çit kapısının sürgüsü şıkırdadı. Sessizce geçiyorlardı ikisi de avludan ve sebze bahçesinden. Önden iri cüsseli, kara sakallı, yaşlı olan, elinde tüfeğiyle ilerliyordu. Kıvırcık onun arkasına korkuyla saklanmış, omuzlarının üstünden bakıyordu. Hamamın arkasında, otların üstünde, beyaz büyük bir köpek yatıyordu ve uluyordu. Tepesi kara olan başı, soğuk gökyüzündeki büyüleyen aya doğru kalkıktı, art ayakları tuhaf biçimde arkaya doğru gerilmişti, ön ayakları ise dimdik ve sıkı sıkı toprağa dayanmıştı. Ayın soluk yeşil ve düşsel aydınlığında kocaman görünüyordu, dünyada hiçbir köpeğin olmadığı kadar kocaman, semiz ve yağlı. Başının üstünden başlayıp düzgün olmayan kıvrımlarla tüm sırtı boyunca uzanan siyah leke bir kadının çözülmüş saç örgüsü gibiydi. Kuyruğu görünmüyordu, altına kıvrılmış olmalıydı. Vücudundaki tüyler öyle kısaydı ki, köpek uzaktan çırılçıplak görünüyordu ve derisi ay ışığında donuk donuk parıldıyordu; çıplak bir kadın otların üstüne yatmış da köpek gibi uluyordu sanki. Kara sakallı nişan aldı. Kıvırcık olan haç çıkarıp bir şeyler mırıldandı. Ateş sesi boğuk boğuk yankılandı. Köpek vıyıklamaya başladı, arka ayaklarının üstüne kalktı birden, çıplak bir kadın görünümünü aldı ve kana bulanmış halde kaçmaya başladı, ciyaklayarak, feryat ederek ve uluyarak. Kara sakallı ile kıvırcık, otların üstüne yıkıldılar ve büyük bir dehşetle ulumaya başladılar…Rusçadan çeviren Belkıs Korkmaz
Fyodor Sologub 1863’te St. Petersburg’da doğdu. Rus sembolizmine bağlı yapıtlar verdi. Asıl ünü Önemsiz Şeytan ve Kâbuslar gibi romanlarından gelse de aynı zamanda başarılı bir şair, oyun yazarı ve denemeciydi. Avrupa’daki fin de siècle edebiyatının karamsar unsurlarını Rus edebiyatına soktu. 1927 yılında öldü.






