Zaman bir bilmece soruyor. Yaşlı kadın yanıtı bulamıyor. Yok yok yanıt değil aradığı. Öyleyse ne?
Sözcükler ne zaman kaybolmaya başladı? Önce tınılarını yitirir gibi oldular. Ardından renklerini. Arada bir yerde dokularını kaybettiler. Kâğıt üzerinde başka, zihnindeki boşlukta başka. Nasıl oluyor da bir sözcük izini kaybettirebiliyor aklında? Yazdığında var. Düşündüğünde yok. Gevşek, delikli, geçirgen. İçine bambaşka anlamlar alıp büyüyor. Sonra deliklerin hepsinden sızıyor, akıp gidiyor. Tortu. Sözcüklerin tortusu var yalnızca. Tutmaya çalışıyor, olmuyor. Parmaklarının arasından akıp giden su gibi. Tutamıyor.
Bu sokaktan geçiyor her gün. Ya da geçtiğini sanıyor. Sokak değil cadde burası. Sokak mı, cadde mi? Ne fark eder. Yürüyor burada. Bir ucundan diğer ucuna. Kaç kere? Yürüdüğünden emin olana kadar. Düşünüyor. Bir daha bir daha düşünüyor. Cebinde bir bilet var sanki. Neyin bileti bir hatırlasa. Anılar bölüyor düşüncelerini. Uzaklar yakınlaşmış, yakınlar uzaklaşmış. Aklının içi bir yara gibi acıyor, düşünmek istediğinde dünü. Ama çocukluğu şuracıkta. Elinin, dilinin altında. Yaşlı bir adam geliyor karşıdan. Üzerinde gri bir pardösü. Yenilmiş gözlerle bakıyor ona.
Hani dedesiyle gemiye binmişlerdi. Upuzun bir seyahat. Güneş, denizin üstüne bırakılmış çilekli bir top dondurma gibiydi ufukta. “Bak,” demişti ona, “bu Korint Kanalı.” Ne çok şey biliyordu dedesi. Ne çok seviyordu onu. İçi şekerleme dolu sepetini sıkıca göğsüne bastırmıştı. Ne mutluydu ah! Mutlu muydu? Annesinin fotoğrafını yastığın altına koyuyordu her gece. Bir sabah uyandığında yoktu. Kamarotlar bulacak. Annesini ondan alacaklar. Yok yok gemi değil aradığı. Öyleyse ne?
Cebinden bir defter çıkarıyor. Aklına gelenleri yazmak istiyor. Sayfaları çeviriyor temiz bir tane bulana kadar. Sözcükleri hapsetmek istiyor deftere. Bu kez kaçırmamak için. Ama olmuyor, yazamıyor bir türlü. Tam yazacakken, kalemin ucu kâğıda değmişken, tam yuvarlanmaya başlamışken kömür o belirsiz çizgilerin, satır belirleyicilerin arasında, tam sözcükler gerçek olacakken, taşmadan kenarlara, aklındakileri tam tutabilecekken oldukları yerde, gerektiği gibi... Eli titriyor. Elinde yaşlılık lekeleri. Bir tren düdüğü duyuluyor uzaklardan.
Babasının seyahatlerden birinin dönüşünde getirdiği oyuncak tren. Ne kadar uzun kaldıysa o kadar pahalı bir hediye. Bu en uzunu olmalıydı. Tren yolu da uzun, birbiri ardına sıralanmış renkli vagonlar da. Koca bir tur atıyordu tren. Hatta bir de yük vagonu vardı. İstasyonu, kontrol ışıkları. İstasyona geldiğinde küçük parçalar fırlatıyordu son vagondan, yükünü boşaltıyordu. Neden sevinmiyordu peki? Harika bir oyuncaktı bu. Kimsede yoktu böylesi. Diğer çocuklarda oyuncak yoktu zaten. Çoğunlukla arkadaşları ona geliyorlardı oynamak için. Odasındaki hazineleri kıskançlıkla izliyorlardı. “Ne kadar şanslısın!” Şanslı mıydı? Öyle düşünmüyordu ama söylemiyordu da. Bebekler, mutfak takımları, legolar... Hepsini yığıyordu arkadaşlarının önüne. Hepsinden nefret ediyordu. Çocukların oyuncaklara bakarken gözlerinin parlamasından nefret ediyordu. Akşam evlerine döndüklerinde babalarına sarılacak olmalarından nefret ediyordu. O trenin bir vagonu kayboldu. Kızacak babası, çok kızacak. Yok yok tren değil aradığı. Öyleyse ne?
Kaybettiğini bulacak bindiğinde. Yerini bulsa, otursa. Rahatça yaslansa arkasına. Yeniden derin bir nefes alabilse. Kalabalığın içinde sendeleyerek yürüyor. O kadar yorgun ki. Hangi durak, hangi liman, hangi gar? Önünden geçtiği vitrinlerden birindeki yansımasına takılıyor gözü. Elini saçlarına götürüyor. Ne zaman bu kadar beyazlamışlar? Durmak istiyor, duramıyor. Kalabalık sel olmuş, sürüklüyor onu. Kendi yansımasıyla buluşmasına engel oluyor. İnsanların arasında, onlardan biri gibi, nereye gittiğini bilir, kendini tanır, sözcükleri varmış gibi akıyor. Trafik gürültüsü başını döndürüyor. Bütün o yüksek sesler, egzoz dumanı, kornalar... Çocukken daha mı kolaydı her şey? Uçup gidebiliyor muydu sıkıldığında? Göğe bakıyor. Bir uçak geçiyor üstlerinden.
Motorların gürültüsü gitgide yükseliyordu. Annesinin elini sıkı sıkı tutmuştu. “Korkma,” diye fısıldamıştı ona. Korkma diyorsa korkmazdı. Azıcık korkuyordu zaten, çok değil. Koltukların arasından geçen abla gülümsedi. Annesi rengârenk resimli bir kitap uzattı ona. “Teşekkür ederim.” Ne kadar da güzeldi! Sonra bir sarsıntı oldu. Annesinin elini daha sıkı tuttu. “İndiğimizde baban karşılayacak bizi.” Midesi bulandı. Uçak hareket etti. Gitgide hızlandı. Tam yerden kalkarken bulantısı iyice arttı. “Camdan bak,” dedi annesi. Bakmak istemedi. Babasının onları karşılayacağı yeri görmek istemedi. Korktu. Annesinin uzattığı kesekâğıdının içine kustu. İnerken o kitabı uçakta unuttu. Yok yok uçak değil aradığı. Öyleyse ne?
Sözcüklerden duygular yapmaya çalışıyor bu kez. Doğru yerlerinden ekleyebilirse birbirlerine hepsini hatırlayacak. Ama uçlarını bulamıyor bir türlü. Dolaşmış bir yün yumağı aklının içi. Açılıp ortaya saçılmış bütün çekmeceler. Hiçbir sözcüğü doğru çekmeceye geri koyamıyor. Hayat, intikam alıyor ondan. Tüm verdiklerinin üstünü çizerek, teker teker geri istiyor arsızca. Vermemek için direniyor. Duygular bir görünüp bir kayboluyor aklının dalgalı yüzeyinde. Tam yakalayacakken tekrar derinlere gömülüyorlar. Geriye kalan tek şey tortu.
Yeniden sevebilse, nefret edebilse, şefkat duyabilse... Merak edebilse hepsinden öte. Tek duygu var elinde, endişe. Endişe içinde arıyor. Bulsa, bir bulsa... O sabah nerede uyandığını merak etmiyor, hangi mevsimde olduklarını, en son ne zaman yemek yediğini, dizlerinin neden bu kadar ağrıdığını. Kalabalık caddede yürüyor yalnızca. Endişe içinde yürüyor. Ya bulamazsa. O zaman ne olacak onu da merak etmiyor. Aydınlığın içinde, karanlık bir tünelde, onca insanın arasında, yapayalnız, onca sözcük uçuşurken etrafında, dilsiz gibi yürüyor. Yanından geçtiği kuruyemişçide leblebi kavruluyor. Buram buram kokuyor ortalık. Elini kazana daldırıp bir avuç leblebi alıyor.
“Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi...” Devamı tıkırtıların arasında kayboluyordu. Sallana sallana gidiyorlardı. Faytonun iki yanı açık, bir tarafa sıkıca tutunmuş. Elinin biri annesinin avucunda. Kucağında bir leblebi külahı. Nazar boncukları, püsküller, çıngıraklar, ponponlar... Eğlence tutabileceği kadar yakınındaydı. Kahkahalar atabilir, ayağa kalkabilir, hatta yerinde zıp zıp zıplayabilirdi. Ama karşısında çatık kaşlarıyla babası, yanında asık yüzüyle annesi. Leblebiler dökülürse babası kızardı. Çığlık atarsa babası kızardı. “Ben de şaştım nasıl oldu yüreğime inmedi...” Şarkı söylerse babası kızardı. Sevincini o faytonda kaybetti. Yok yok fayton değil aradığı. Öyleyse ne?
Belki akşam olacak birazdan. Adımlar sokakları baştan sona dolduracak. Bu adımların içinde bir anlam bulma telaşı iyice saracak yüreğini. Hava tamamen kararsa da olur. Görmek istediği hiçbir şey yok artık. Olduğu yerde duruyor. Şimdi hayat akıyor iki yanından. Kadınlar, erkekler, çocuklar... O hiçbirine ait değil. Hiçbir yere, hiçbir zamana, hiçbir anıya dahil değil. Aradığını anılarının arasında bulamayacak. Çocukluğundan fazlası yok avuçlarında. O da yavaş yavaş çözülüp gidiyor ellerinin arasından. Dünü çoktan yitirmiş. Aklının içinde kendini kaybetmiş. Bir hatırlasa kim olduğunu. Silinip giden geçmişiyle birlikte, renkler, desenler, kokular, hayat da siliniyor sanki yavaş yavaş içinden. Hiç ağlamıyor artık. Üzüldüğü hiçbir şey yok. Hiç ağlamıyor.
Derken otobüs bütün kayıp yüzlerle ağır ağır geçiyor yanından. Yine kadınlar, erkekler, çocuklar... Yan yana dizilmiş fotoğraflar. “Kayıp Otobüsü” bu. Tam caddenin yanında, trafiğin ortasında, onca insanın içinde, rüzgâr şiddetlenirken, herkes hızlanırken, şemsiyeler açılırken, o donmuş gibi hayata karşı dururken, o yüzlerden biri ona tanıdık geliyor. Kime benziyor? Sonra unutuyor, yürümeye devam ediyor.






