Garip Bir Tereddüt
27 Nisan 2019 Öykü

Garip Bir Tereddüt


Twitter'da Paylaş
0

Mayıs ayının ilk haftası yaza hazırlık arifesindeyim. Ilık ve sıcak günler. Yalnız üzerine ince bir hırka al der gibi. Sabah son karanlıklarına karışmış, beşi vurmuş. Göz kapaklarımın yüzüme ağır geldiğini hissediyorum. Elimi, kolumu heyecanın garip telaşına kaptırmışım.Yatak odasının lambası asker gibi nöbet tutuyor. Bilmiyorum kaç saatir. Kıyafetlerim bana işkence ediyor. “O ona uymaz, Bb buna yakışmaz.” Karabasan âdeta. Dünyaların savaşını veriyorum kendimle kazanıyor muyum? Henüz muamma. Dolabımın bitkin ve gıcırtılı kapısını açıyorum. Mavi kot pantolonumu askıdan çekiyorum. Üzerine siyah klasik bir gömlek ya da beyaz mı olsun bulut rengi. Siyahta karar kılmalıyım. Pembe stilettolar ve aklıma ilk gelen ayağımı kemiren küçük fareler. Kırmızı fular mı? Hayır Safir olan. Koyu gece mavisi klasik çantam. Saçlarım denizin dalgası ve kokusu ile uçuşmalı yüreğimle. 

Ruhuma dönmeliyim şimdi. Saat öğlene yaklaşıyor. Salon camının önündeki mavi koltuğuma oturuyorum. Televizyonun müzik kanalının tuşuna basıyorum. Haber, siyaset, sağlıklı yaşam tüyoları kaldıracak modda değilim. Aşk şarkıları eşlik etsin, mesela Sezen Aksu'nun Sarı Odalarında kaybolmaya gönüllüyüm. Bugün tam üç ay oldu. Lise arkadaşım İlker'le bugün saat iki gibi Beyoğlu'nda bir kafede buluşacağız. Son bir aydır buluşmamızı gerçekleştirme konusunda hem fikiriz. Kendi kendime içimdeki kelebeklere engel olamıyorum. Sadece uçmak istiyorlar.

Masal anlatmalı biri bana. Bulutların üzerinde şatoda yaşayan prensesi. Dünya oradan nasıl görünüyor? Söylesin lütfen. Ben neresindeyim? Kalbimin henüz doldurulmamış yeri lise arkadaşım İlker'in mi olacak? Hayatla verdiğim mücadelede bir adım atabilmiş miyim? Geçmişte yaşadığım kırık dökük, yalana bulanmış, her seferinde diplerden çıkmaya çalıştığım günler tekrar gelecek mi? Yoksa İlker aydınlık gökyüzüm mü? Üç ay önce başladı bu masal. Akşamın dokuzunda ansızın “Merhaba” yazan mesajla telefonumun ışığı aniden göz kıptı ve kapandı. Tanımadığım bir numara bana neden “Merhaba” desin, biraz düşünsem de hayatın genelinde olan tesadüfi bir durum diye bakıp telefonumu kapamıştım. Ertesi gün aynı numara “?” ile geri döndü. Soru işaretleri soru işaretlerine karıştı. İşteydim patronuma günlük çıktıların listelerini vermek üzere son kontrollerimi yapıyordum. Telefonuma kimliği belirsiz adamı –adsız–olarak kaydettim. Whatsapp görüntüsüne baktığımda karşıma yandan çekilmiş, denize doğru bakan gözleri tanıdık bir adam çıktı. Hüzünlü ve düşünceli görüntüsü beni etkilemişti açıkçası. Nelerin hesabını yapıyordu ya da hangi sevgilisini denizin sonsuz mavisinde arıyordu? O an anlam veremediğim bir merakla “Merhaba” diyerek karşılık verdim. Açıkçası biraz tedirgin ve korkarak. 

Hafif bir yüz makyajı, biraz rimel, biraz allık, hafif şeftali tonlarındaki rujum sadelikten yana olduğumu gösterecektir. Herkesin bir yüzü ve kimliği var. Kim ne isterse o şekle bürünüyor. Belki yalan belki yalansız. Telefonum gece vardiyasında ansızın çalan paydos zili gibi çalmaya başladı. Kendimde değildim. İrkildim bir an. Telefona, “Alo!”dedim. İşte yine o naif ve olgun ses. “Nasılsın,” dedi. “Bugün görüşüyoruz değil mi? İkide.” “Evet,” dedim. “Birazdan çıkarım.” Kelimeler isteğim dışında ağzımdan çıkıyordu sanki. Otomatiğe bağlamış dudaklarım. Telefonu, “Tamam, görüşürüz,” diyerek kapattım. 

Ayakkabılarımı kendimi aynada seyrederek giydim, çantam omuzumda hazır kıta bekliyordu. Son kontrollerimi yaptım. Parfümün dayanılmaz cazibesini de giydikten sonra kapıyı hızlıca kitleyip evden ayrıldım. Aracıma bindim, ilk defa biniyormuşum gibi. Üzerimde altın sarısı güneş, beyaz bulutların arasından sızan ışık huzmeleri. Gözlüklerimi takıp arabayı çalıştırdım. Yol sakin görünüyordu. Bu saatler genellikle gidenin gideceği yere çoktan ulaştığı saatlerdi. Haftada bir gün tatil yapabildiğim canımın çarşambası. Yolda herkes mutluydu. Kırmızı ışık bile bekletmedi, yeşil çabuk geç dedi. Çiçekler rengarenk kaldırımları süslüyordu. Otobüs bekleyen insanlar, beyaz şapkalı simitçi. Sıra sıra dizilmiş ağaçlar. Birbiri ardına saklamış binalar. Yük gemileri dizilmiş İstanbul'un mavi gerdanına. Sahil yolunu kıvrak manevralarla geçtikten sonra ana yola bağlandım.

Deli gönlüm beni nerelere götürüyorsun?

Aklım havalarda yirmi dakikalık bir gecikmeyle nihayet Beyoğlu'ndayım. Nasıl görünüyorumun telaşı. Ah kalabalık, Beyoğlu ne zaman tenha göründü ki? Eski Pera anlat bana sevgiyi, aşkı... Eski Yunanca'da, “Karşı tarafta, öte yanda” anlamına geliyor. Osmanlı döneminden önce bağlık, bahçelik olan yer “Pera Bağları” adıyla biliniyordu. Bölge Galata'da yerleşik Ceneviz İtalyanlarının Haliç limanını kontrol etmek için Galata Kulesini inşa etmeleriyle başlamış. Beyoğlu ile ilgili aklıma gelen bir dolu roman canlanıyor. Tarihin bu gününe tanıklık etmek, yollarında dolaşmak harika. Birkaç genç gitarla İspanyol şarkılarını seslendiriyor. Çevresinde altı-yedi kişi var yok. Kalabalıklara eşlik ediyorum, Onlardan biri oluyorum. Tarihi tatlıcı Saray Muhallebicisi, Beyoğlu'nun meşhur çikolatası. Az ileride çiçekçi. Güller, papatyalar, orkideler... Yanından geçerken daha çok lilyumun kokusunu alıyorum geçmişten kalan kokulara karışır gibi. 

Nihayet geldim. Yakışıklı kravatlı garson, “Buyrun efendim,” diyor. Merdivenleri yavaş yavaş çıkıyorum. Ahşap merdivenlere duvardaki gemi ve balık resimleri eşlik ediyor. Aralarda deniz yıldızı, midye kabukları... İkinci kata geçiyorum. Ayağımı eşikten bir adım ileriye taşıyorum. Sağ masada bir aile yemeklerini yiyor. İşte tam karşımda. O düşünceli yüz pencere kenarından dışarıyı seyrediyor. Baktığımı sanırım şimdi farketti. Başını çevirdi ve gözlerimiz yıllar sonra birbiriyle buluştu. Kulağıma hafiften 'Billie Holiday'in I'll be seeing you' şarkısı çalınıyor. Ayağa kalktı gülümseyerek. Uzun boyu, kot pantolonu, beyaz gömleği bana doğru yaklaşıyor. Gülümsüyor ve kibarlıkla ya da bilemediğim alışkanlıkla lacivert ceketinin ön düğmesini ilikliyor. Gözlerime bakıp, “Merhaba, hoş geldin,” diyerek elini uzatıyor. “Merhaba,” diyorum. Sesimi ben bile duyamadan. Sandalyemi çekiyor. Oturuyorum. Dışarıdan o an geçmekte olan kırmızı tramvay bize selam veriyor. Masadaki kırmızı karanfilleri uzatıyor. Teşekkür ediyorum. Karanfillerin kadife kokusunu içime çekiyorum. Aklıma lisede Charlie Chaplin taklidi yapan komik çocuk geliyor. “Ne içersin,” diyor. “Orta şekerli kahve,” diyorum. O da aynından söylüyor. Yüzünü incelemeye koyuluyorum. Siyah dalgalı saçlarının şakaklarına beyazlar düşmeye başlamış. Hafif kirli sakalı dalga geçer gibi. Yine koyu kahve çekik gözler. Konuşurken utanıp kafasını sağa sola döndürüşleri hiç değişmemiş. Sağ kaşındaki çizgisi aynı yerinde. Etraf ahşap görünümlü antika dükkanını çağrıştırıyor bana. “Buraya ilk defa geliyorum,” diyorum. “Evet güzel mekân,” deyip başıyla onaylıyor. “Bak piyano da var. Birazdan başlarlar sanırım,” diyor. Yaptığı işlerinden bahsetmeye koyuluyor. İzmir'de bir fabrikada ayakkabı imalatı yaptığını, İstanbul'a genelde müşteri ziyaretine geldiğini anlatıyor. Trafiğinden nefret ettiğini, işinin yoğunluğunu yineliyor. Bunları telefonda konuşuyorduk ama ilk kez dinliyormuş gibi pür dikkat onu dinliyorum. Ben onun güzel yüzünü incelerken arkada piyanonun sesi duyulmaya başlıyor. Parmaklarını piyano çalar gibi yapıyor ve gülerek hayallerini anlatmaya devam ediyor. 

“Bir gün evlenirsem senin gibi kahve içen biri olsun isterim,” dedi aniden. Şaşırıyorum bir an. Biraz daha dik durarak, “Ciddiyim,” dedi. “Seninle lise yıllarımızdaki gibi olalım.” Gözlerinle içime işleyerek. “Benimle gelir misin?” dedi. Biz, dostlarımız, ailemiz ve çocuklarımız. Bahçemizde sayısız çiçekler, ağaçlar...” Arkada piyano da hafif klasik bir müzik. Adını bilsem de şimdi çıkaracak kadar kendimde değilim. Güldüm ve utandım. “Hadi bana bak. Düşün tamam mı? İstediğin zaman kararını söyleyebilirsin,” dedi. Daldım bir an, geleceği hayalimde şekillendirmeye çalıştım. Gülen yüzlü utangaç adam ve ben. İçimde koskoca bir dağın kaya parçaları kopmuş gibiydi. O düşen koca parçaların yarattığı sarsıntıyla kendime geldim. “Tamam. Düşüneceğim,” dedim. Hafif gülümseyerek. Biraz daha işimden bahsettim sonra. O da anlattı, piyona tuşlarına karıştı dudakları...

“Geç oluyor, kalkalım,” dedim saatime bakarak. “Tamam,” dedi. İçini çekti ve gözlerime baktı. Yanağıma dokundu. “Ararım seni,” dedi. Karanfillerimi kucağıma aldım. Beraber kafenin merdivenlerinden yan yana indik. Dışarıda çınar ağacının yaprakları yemyeşil bize gülümsüyordu. “Görüşürüz canım,” dedi. Göz kırparak. “Görüşürüz,” dedim. O sağa doğru ayrıldı, ben sola.

Akşam eve vardım. Trafikle bir saat kadar cebelleşirken düşüncelerimin zamanı durdurmaya yetmediğini anımsadım. Asansörün beşinci katına bastım. Yalnızlık içime, ruhuma, elime, ayaklarıma dolaştı. Kilidi açtım. Elimde karanfiller. Mutfağa yöneldim. Beyaz masama oturdum etrafı seyrediyorum anlamsızca. Her şey ağır göründü o an. “Kaldıramam yerinden, ayrılamam, büyük bir yük, taşıyamam...”

Sevgili İlker,

Üzerinden onca yılın ardından hâlâ bir şeyleri içinde canlı tutabildiğin ve biz fikrini düşündüğün için teşekkür ederim. Senin kadar hayalperest miyim bilemiyorum. Enteresan kararlar vermek hep senin işindi unutmadım. Doğrusunu söylemek gerekirse ailem, yakınlarım, dostlarım, arkadaşlarım ve en önemlisi yıllarımı verdiğim işimi bırakıp oralara gelemem. Yapamam işte. Beni anlayacağını düşünüyorum. 

Mesajı yazdım. Saate baktım. Geceye çoktan teslim olmuş on biri gösteriyordu. O an gelen mesaj İlker'dendi. “Seni şimdiden özledim canım.” İçim onunla tekrar doldu. Yazdığım mesajı sildim... Televizyonun müzik kanalını açtım. Yine Sezen Aksu. Doksanların hatıraları ve ikimiz. “Ben de seni özledim canım..."


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR