Joyce Carol Oates yeni romanında ırkçılık ve keder konularını ele alıyor.
Joyce Carol Oates, Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandığından beri ırk, şiddet ve sosyoekonomik statü konularını sık sık ele aldı. Mike Tyson üzerine yazdığı denemeleri ve Tawana Brawley davasından esinlenen 2015 tarihli romanı The Sacrifice (Kurban) empati yoksunluğu ve daha kötü şeylerle suçlandı. Night. Sleep. Death. The Stars (Gece. Uyku. Ölüm. Yıldızlar) adlı en son yazdığı roman Oates’ın Amerikan kültürel kimliğini, George Floyd’un öldürülmesi ve protestolarla eş zamanda gözler önüne seriyor.
Roman, Whitey adıyla tanınan John Earle McClaren’in polislerin “koyu tenli” bir adama saldırmasını görüp otoyolda durmasıyla başlıyor. Whitey altmış yedi yaşında, beş çocuklu beyaz bir baba. Saldırıya uğrayan adam Hintli ve devriyeler onu siyahi sanıp durdurmuş. Whitey bunun “ahlaki yükümlülüğü” olduğunu düşünüp olaya karışıyor ve sonucunda felç geçirip ölüyor. Ailesi için bu, son derece trajik bir kayıp ve romanın geri kalanında aile bireylerinin öfkesine, ırkçı ve elitist tutumlarına şahit oluyoruz. Örneğin, ailenin kızları Beverly ve Lorene, babalarının anneleri Jessalyn’e verdiği ceketin kime kalacağı konusunda tartışıyor. Manipülatif karakterlerine ve egolarının çatışmasına şahit oluyoruz. Jessalyn başka insanlarla görüşmeye başladığında kardeşler, annelerinin erkek arkadaşını şaşkınlıkla karşılıyor. Ramirez diye çağırdıkları Hugo Martinez başarılı bir şair ve fotoğrafçı. Lorene bununla ilgili, “Annemiz bir Kübalıyla nasıl tanıştı? Evimizde çalışan hizmetçiler Filipinliydi ve bahçıvanlar da sanırım Meksikalı,” yorumunda bulunuyor. Kardeşler, Ramirez’in para peşinde olduğuna inanıyor.

Ailenin büyük oğlu Thom da onlardan farklı sayılmaz. Suçluların kendi eliyle adalete teslim edilmesine kafayı takan biri. Bu yüzden babasının yardım ettiği adamın peşine düşüyor ve onu tehdit ediyor. Hatta Hugo’yu annesini terk etmeye zorladığında ona hakaret ediyor. Ailenin diğer bireyleri bir tık daha mantıklı hareket ediyor, ancak yine de benzer özelliklere sahip. Sanatçı olan Virgil bir erkeğe ilgi duyuyor ancak reddedilince dünyası altüst oluyor. Gelecek vaat eden bir araştırmacı olan Sophia, Whitey’nin ölümünden sonra hayvanlar üzerinde deney yapmamaya ant içiyor. Ancak kötü karakteri kendini bir olayda belli ediyor. Aracını düzgün kullanmadığından polis tarafından kenara çekilen Sophia onu aşağılayan polis memuruna, “En azından beyaz tenliyim,” diye cevap veriyor.
Oates özellikle Jessalyn karakterini anlatırken harikalar yaratıyor. Dul kaldıktan sonra tuttuğu yası bir o kadar gerçekçi yansıtıyor. Jessalyn sürekli bir arayış halinde; anahtarları, cüzdanı, kocasının gömüldüğü yer ve bu gibi şeyleri kocasının ardında bıraktığı boşlukları doldurmak için arıyor. Jessalyn güçlü bir karakter, ancak Oates’un romanlarında karşılaştığımız üzere güçlü olmak bazen bir yük olabiliyor. Oates, Jessalyn’i şöyle anlatıyor: “Mutsuzken aklı yerindeydi. Mutlak akıl sağlığı. Bu, onun cezası mıydı?”
Belki de romanın Covid-19 salgını sırasında yayımlanması okurların bu romanı gözden kaçırmasına neden oldu. Ancak roman, günümüz sorunları ve ırkçılığın gerçek yüzünü yansıtan örneklerle dolu. McClaren ailesinin kanında dolaşan “hastalık” yüzyıllardır gündemde. Bırakın bu hastalığa bir çare bulmayı, hastalığın yayılmasını bile önleyemedik. “Kurbanların hiçbiri beyaz tenli değildi, beyazlar neredeyse hiçbir zaman hedef alınmıyordu ve bu yaygara neden koptu bilmiyordu,” diye yazıyor Oates. Hızlı ve radikal bir değişim olmadan adalet yerini bulamaz ve huzurlu bir ortam sağlanamaz.






