Korku, her günün sonunda nefesini ensemde hissettiğim dürtü. Ölüme daha çok yaklaştıran, günbatımında bir vampir gibi kanımı emen celladımdan öğrendiğim karanlık duygu.
Hiç akşam olmasın, o eve gelmesin dediğim günlerden biri daha bitiyor. Sokak kapısının öfkeyle çarpan sesi geliyor derinden. Kâbusla gerçek arasında kaldığım o an yattığım yerden irkiliyorum. Kapı her böyle kapanışında kendimden daha da uzaklaşıyorum.
Zor da olsa yerden kaldırıyorum bedenimi, ağır parfüm kokusuna, terinin kokusu sinmiş, midem bulanıyor, kusmak istiyorum. Ayaklarımı sürüyerek banyoya doğru yürüyorum. Kıpırdatmakta zorlandığım ellerimle yüzüme yapışan her bir saç telini toplamaya çalışıyorum çaresizce. Aynaya bakmaya korkuyorum, baksam ne olacak ki? Biliyorum aynadaki aksimi. Lavaboya eğiliyorum, bir hırıltı çıkıyor göğsümden. Ağzıma gelen paslı demir tadından kurtulmalıyım. Kan tükürdüğüm gecelerden biri daha işte. Bakamıyorum aynaya. Onun karanlık yüzünü, nefretini, hınç ve öfkesini, yüzünde bıraktığı alaycı iğrenç gülüşünü kendi yüzümde görmeye tahammülüm yok.
Acı içindeki yüzüme bir de ben hoyrat davranıyorum. Çarpan su alıp götürüyor söz geçiremediğim gözyaşlarımı. Havluya bulaşan kırmızılık yüreğimdeki yaranın emaresi. Celladımın beni bir ara duvara ittiğini hatırlıyorum, sonrası karanlık. Titreyen ellerimle tişörtümü yukarı kaldırınca bir damla daha akıyor kurumaya az kalan gözyaşımdan. Göğsümdeki morluklar ellemeye gelmiyor. Her yanımda yapış yapış bir acı. Hiçbir sefalet, hiçbir hastalık bu yaşadığım durum kadar azap verici olamaz.
Ağrıyan bedenim, acıyan yüreğimle koridorun duvarlarına tutunarak, zor da olsa salona geçiyorum. İnsanın umudu kalmayınca nasıl da her yer kapkaranlık görünüyor. Gece üzerime kapanmış, ne söyleyebilirim ki? Yere düşen sandalye ve sehpanın ayaklarına takılıyor sürüdüğüm adımlarım. Kırılan vazonun parçaları bile acıtmıyor canımı. Ben kırılan her bir parçanın içindeyim sanki. Karaltıyla karanlık arası bir odada kararsızca yürüyorum. Yürümek değil bu, iki adım ilerisini göremediğim sisli ve dalgalı bir denizdeyim. Belki de güvenecek, kök salacak bir toprağımın olmayışıyla sarsılıyorum. Pencereyi açmak için son bir gayret benimkisi, ayakta duracak takatim yok. Yalnızlığa saklanan hüzünlü kalpler gibi ağlama saatlerime saklanmak istiyorum o an. Koltuğa içi boşaltılmış bir kitle gibi bırakıyorum kendimi. Elime döşemenin üzerindeki sigara külüyle yanmış delikler geliyor. Tıpkı bu izler gibi yana yıkıla geçen ömrümün izleriyle dolu benim de bedenim.
Tüm perdeler açık, sadece gökyüzünün aydınlattığı yıldızların ışıkları vuruyor tozlu pencereme. O yıldızlardan biri benim işte. Bir karanlık nebula örtüyor üzerimi, ışığımı söndürüyor, beni görünmez etmeye çalışıyor. İşte o an pencerenin aralığından sıcak bir esinti esiyor. Rüzgârın nefesi ağrıyan bedenimi bir battaniye gibi sarıyor. Dışarıdan bir yerlerden bir ses yükseliyor.
Birkaç kadının sesi geliyor sanki, gittikçe yaklaşıyor. Durmadan dönen bir uğultuyla sesler etrafımı sarıyor. Biri çekiyor kolumu, yüzünü seçemiyorum. Kaldırıyor beni yattığım koltuktan, gir diyor koluma, gir ve yürü. Bu halde nasıl yürürüm? Biri daha giriyor koluma, derken etrafımda kol kola girmiş bir sürü kadın oluyor. Beni kaldırarak, sürükleyerek, yorarak yürütüyorlar. Yılma, korkma, aciz değilsin, yalnız değilsin diyerek yükselen seslerine, ilerleyen adımlarına, yanlarına katıyorlar. Ben ve tanımadığım birçok kadınla beraberim. Hepsi öfkeli ama güzel kadınlar.
"Bedenlerimiz bizim, onun hakkında biz karar veririz," diyor yanımdaki genç kız. Ben bedenimi hiç sevmedim. Oysa o bedenini seviyor belli ki, elbisesinin içinde saklama gereği duymadığı göğüslerinden belli.
Erkekler katılıyor yanımıza, bizimle bir olan erkekler.
“Bir daha sana böyle davranmasına izin verme,” diyor yanıma gelip, koluma giren genç delikanlı.
Bu nasıl olabilir ki? Her gece bir tecavüz sanki!
Bana destek olan bir erkek görünce şaşırıyorum. Varmış demek böyle delikanlı.
Dikleşiyorum, yürüyüşüm hızlanıyor. Acılarım, ağrılarım yok olup gidiyor sanki. İnsan olmanın gücü sarıyor her yanımı. Etrafımdaki sesler arttıkça, yalnız olmadığımı daha çok hissediyorum. Fısıldayarak biriktirdiğimiz sırlarımız, içimize içimize konuştuğumuz sözcüklerimiz gecenin boşluğunu dolduruyor. Birbirinden farklı diller çözülmeye, yaşamaya başlıyor. Belki de bu karanlığı aydınlatan tek şey dillerin bildiğini söylemesi oluyor. Bizi biz yapan her bir uzvumuzla hissederek, göstererek dünyayı değiştirmek isteyerek karanlığın içine bağıra, çağıra akıyoruz.
Akın akın, dalga dalga büyüyor, artıyor gücümüz. Yıllarca kalabalığın içinde yalnız olduğumu bilmenin verdiği acıyı hatırlıyorum. Bir yerlere doğru gitmem gerektiğini bilerek, kollarıma giren kollardan güç alarak yürümek istiyorum.
Gündüz geceyi kemiriyor artık. Etrafım aydınlanıyor, kalabalığa doğru yaklaşan ışığın hareleri gözlerimi kamaştırıyor. Önce kör olduğumu sanıyorum. Sonra yoğun ışığın içindeki gökkuşağı renklerini fark ediyorum. Işık huzmesi, rengârenk bir ışık yelpazesine dönüşüyor. Gökyüzüne doğru yükseliyor tüm sesler. Kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissediyorum.
Karanlık nebula kalkıyor yavaşça üzerimden, görüyorum yıldızımı, hızlıca kayıp gidiyor gökyüzünden.
Bir kapı açılıyor karanlıktan aydınlığa. Ben kapıya doğru yürürken, arkamda bıraktığım sesler eşlik ediyor bana. Uzaktan gördüğüm kalabalık karanlığa meydan okuyor.
Güneşin ilk ışıklarına teslim ediyorum kendimi. İçime bir ferahlık, ruhuma bir güç geliyor. Etrafıma bakıyorum. Belki de ilk defa yara bere içindeki bedenim, yere saçılan yaşamım beni korkutmuyor. Ruhumda bir özgürlük, bıraktığım bedenimde bir tebessüm var şimdi. Açılan kapıdan gözüm arkada kalmadan sonsuzluğa adım atıyorum.






