Surnâme hem konu hem de anlatım biçimi açısından edebiyatımızda az rastlanan bir romandır ve gerçekten önemli bir yere sahiptir.
Aziz Nesin, toplumcu çizgideki eserlerinde, kara mizahı, yergiyi, eleştiriyi doruğa ulaştırarak, içinde yaşadığımız toplumun olumsuz yönlerini, çelişkilerini, tuhaflıklarını, saçmalıklarını başarıyla sergiledi uzun yıllar boyunca. Eleştirel tarzını, düşündüren bir mizah anlayışı çevresinde şekillendiren yazar, okurlarının zihninde sorgulamalar zinciri oluşturdu; pek çok ezberin bozulmasını ve toplumda “doğru” diye bilinen pek çok yanlışlığın görülmesini, fark edilmesini sağladı. Sorgulanmadan benimsenen bazı toplumsal kuralların, geleneklerin ve dayatmaların iç yüzünü nedensellikleriyle birlikte ortaya koydu. Bütün eserinde, eleştirel gülmecenin düşünsel penceresinden hayata bakmayı ve böylece hayatı değiştirme yönünde adımlar atmayı sağladığı için; Aziz Nesin’in, topluma bilinç taşıyan, çağına tanıklık eden, gerçekçi bir yazar olduğunu önemle vurgulamak gerekir.
Aziz Nesin; öykü, roman, tiyatro oyunu gibi türlerde yazdığı pek çok eserinde, toplumsal çelişkileri, insanımızın bu çelişkiler içindeki trajikomik hallerini, yaşanan gerçekler ve günlük hayatın akışı dolayımında dillendirdi. Mizahını, söz konusu çelişkili hallerimiz üzerinde temellendiren yazar, toplumda maddi ya da manevi çıkarlar nedeniyle insanların gösterdiği anlamsız, ilkesiz, dengesiz, kaypak, güvensiz, tutarsız davranış ve tutumlara da işaret ederek, okuyanlarda farkındalıklar yarattı. Kendi hatalarını görmeyip başkalarını eleştirenleri, iğneyi önce kendine batırmayı bilmeyenleri, başkalarını yargılamayı huy edinmiş insanların kendi zaafları nedeniyle düştükleri zor durumları, büyük büyük laflar edip sadece kendi egosu çevresinde dönenleri, lafla peynir gemisi yürütenleri, devekuşu misali başını kuma gömenleri… daha pek çok insan tipini ve onların trajikomik hallerini toplumsal bağlamdan koparmadan büyük bir başarıyla işledi. İnsanlardaki tutarsız ve çelişkili davranışların asıl kaynağının toplum olduğunu; insandaki her türlü olumsuzluğun toplumdan soyutlanarak ele alınamayacağını derinden derine sezdirdi. Aziz Nesin, gülmecesini toplum içinde insanın tutarsızlıkları üzerinden ifade ederken, toplumun değişmesinin ipuçlarını da satır aralarında vermeye gayret etti. Mizahın ciddi bir iş olduğunun; toplumun değişim ve dönüşümünde önemi katkılarının bulunduğunun bilinciyle hareket etti daima. Toplumsal bir yergiyle(satire) örgülediği eserlerinde, eleştirel düşüncenin önünü açmaya gayret etti. Eleştirel düşünce, olumsuzlukların ortadan kalkması için gösterilecek bireysel ve toplumsal her tür çabada büyük işlevler taşıyordu Aziz Nesin’e göre.

Birbirinden ilginç insan tipleri yaratarak insanımızı farklı davranış özellikleri içinde gösteren Aziz Nesin, öykü ve roman metni içinde soluk alan bu kurmaca kişilikleri, davranış, hareket ve konuşmaları aracılığıyla canlandırmaya dikkat etti. Ayrıntılı ruhsal çözümlemelere girişmeden, birkaç davranış, söz, düşünce ve diyalog içinde o kişinin iç dünyasını ve kişilik özelliklerini görmemizi sağladı. Yalınlığın içinde, insanın özünü ve iç derinliklerini de sezdirdi. Böylece mizah öyküsü ve romanının; yalınkat, düzayak, kolaycı ve sığ metinler olmadığını kanıtladı Aziz Nesin. Hayattan beslenen kurmacası, okuyanın zihninden ve yüreğinden geçerek yeniden hayatla buluştu. Yazınsal estetikten ödün vermeden, güçlü bir toplumsal/insani özü ve hayat yansımasını, roman ve öykülerine ustalıkla dokudu.
Divan ve Halk edebiyatımızda “hiciv” çizgisinde kalan gülmece edebiyatımıza alaysamayı, güldürme ögesini, “humour”la beslenen bir yergi anlayışını getirdi Aziz Nesin. Gülmece edebiyatımızı geliştirdi ve ona yani açılımlar kazandırdı. En sıradan olaylardan öykü konusu çıkarabilecek kadar derin ve dikkatli bir gözlem yeteneği olan Aziz Nesin, toplumsal düzenin çarpıklığını, kurumlardaki işleyişin aksaklıklarını, güldürü ögesini katarak dile getirdi. İnsanların duyuş, düşünüş, davranış biçimi ve alışkanlıklarını, gözlemlerinden gelen bir başarıyla canlandırarak sıra dışı öykü ve roman kişileri yarattı. Abartılı anlatımlara da yer veren Aziz Nesin, abartıyı kendi mizahının bir unsuru olarak, yerinde ve ölçülü kullanmaya özen gösterdi. Halk anlatı geleneğinden de yararlanan yazar; masal, halk hikâyeciliği, meddah geleneğinin anlatım olanaklarını değerlendirmesinin yanı sıra bu geleneğin bazı imgelerine kendi kurmaca dünyası içinde yer verdi. Geleneksel söylem ve tarzla kendi tarzını buluşturarak, çağdaş bir gülmece öykü ve romanı tekniğini oluşturdu.
Aziz Nesin’in öykü ve romanları renkli, canlı, hareketli ve çarpıcıdır. Feridun Andaç, Aziz Nesin’in kişi yaratma ve dil ustalığına dair şunları yazar: “Nesin, çoğunlukla halktan kişileri konu edinir. Olaydır ön planda olan. Kişiler, onların gerçeklikleri bu örgüye uygun biçimde verilir. Buradan hareketle kurar öyküsünü. Bu anlamda yapıtlarında konu/kişi/ tema zenginliği vardır. Bunlarla birlikte etkileyici bir dil evreni de kurmuştur. Özellikle öykülerinde yer yer halkın konuştuğu dile başvurması, toplumun değişik kesimlerinden anlattığı insanların dünyalarıyla gelen bir özellik taşır. Kullandığı bu dil, gerçekliklerini yansıttığı kişilerin dünyasını, psikolojik yapısını sergileyen önemli bir öğedir.” (Feridun Andaç, Aziz Nesin’in Yazınsal Kimliği, Edebiyatımızın Yol Haritası, s.106)
Surnâme’de Geleneksel Anlatılardan Yararlanma
Aziz Nesin mizahının başlıca özelliklerini ve eserlerinin kendine özgü niteliklerini genel bir yaklaşım içinde belirttikten sonra pek çok edebiyatçı tarafından yazarımızın başyapıtı kabul edilen Surnâme adlı sıra dışı romanını inceleme odağına alabiliriz. Surnâme hem konu hem de anlatım biçimi açısından edebiyatımızda az rastlanan bir romandır ve gerçekten önemli bir yere sahiptir. Aziz Nesin Surnâme’de geleneksel anlatılardan olan Osmanlı dönemi “surnâmeleri”nin söylem ve tarzının bir parodisini oluşturarak, metinler arası bir edebiyat çalışması gerçekleştiriyor. Roman, önce birinci kişi anlatımıyla başlıyor ve eski surnâmelerin özelliklerine değinildikten sonra okuduğumuz kitabın bir Cumhuriyet devri surnâmesi oluşuna vurgu yapılıyor. Okumaya başladığımız surnâmenin de eski surnâmeler gibi bir şenlik anlatısı olduğunu belirten yazar, geçmişteki surnâmelerin düğün, sünnet gibi şenlikleri konu aldığını, bizim okuyacağımız surnâmenin ise “bir idam şenliğini” işlediğini söyleyerek bizi adeta bir şok durumunda bırakıyor. Batılı roman tarzını geleneksel surnâme anlatımıyla buluşturup, bu eserinde bir senteze ulaşan yazar, roman metninde metinler arası ilişkiler yöntemini başarıyla uyguladığı gibi, edebiyatımızda daha önce pek işlenmemiş olan “idam” konusunu trajikomik yönleriyle masaya yatırıyor. “Suç” ve “suçlu” kavramını derinlemesine ele alarak, suçu ve suçluyu oluşturan toplumsal dinamiklerin keşfine çıkıyor. İdam cezası infazının eskiden büyük kent meydanlarına darağacı kurularak halka açık yapılması gerçeğini ayrıntılarıyla işliyor ve halkın idamı seyirlik bir şölene, bir şenlik ya da karnavala dönüştürmesindeki sosyal ve psikolojik etmenleri araştırıyor. Halka açık infaz edilen idam cezasıyla, halkın “ibret almasını” amaçlayan hukuk anlayışının çarpıklığındaki kara mizahı bütün boyutlarıyla dile getiriyor Aziz Nesin. İbret almaktan çok, infaz olayını seyirlik bir tiyatro gibi izleyen halkın, davranış, tepki ve duygulanmalarının, ayrıntılarla dile getirildiği karnavalesk sahneler, romanın gerçekçi ve çarpıcı boyutunu oluşturuyor.
Aziz Nesin, Sultanahmet Meydanı’nda halkın önünde gerçekleştirilen son idamı; son “seyirlik infaz” olayını, sarsıcı ve etkileyici bir roman metnine dönüştürmüş. Romanın kahramanı Berber Hayri’nin iç dünyasını, onun suça yönelimini, cezaevine düştükten sonra yaşadıklarını okurken trajedi ile komedinin buluşmasıyla oluşan o kara mizahı yüreğimizin derinliğinde duyumsuyor; hayatın sert gerçeklerindeki çelişki ve çarpıklıkların yarattığı ironiyi içten içe fark ediyoruz.
Aziz Nesin, eski surnâmeler gibi, bir öndeyişle başlıyor kitaba. Öndeyiş öncesindeki ifadeler kitabın içeriği hakkında aydınlatıyor okurları: “ İşbu surnâme, Berber Hayri adlı bir ırz ve namus düşmanının Sultanahmet alanındaki asılma şenliğini betimleyip anlatır.” (s. 5) Girişte, yazar, hem surnâmeyi bir tür olarak tanımlıyor hem de kendi yazdığı bu surnâmenin özelliklerine değiniyor: “Bilindiği üzere Surnâme, Osmanlılar çağında, evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve bikaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir. Yani, Surnâme, kısacası düğün kitabı demektir.” (s.10) Surnâmelerde anlatılan eğlence ortamını araştırmacı Agâh Sırrı Levend, şöyle dile getirmektedir: “Surnâmelerde, gece ve gündüz süren eğlenceler, bu eğlencelerde gösterilen hünerler, açılan yarışmalar, kazananlara verilen ödüller, halk için hazırlanan sofralar, büyüklere çekilen şölenler, vezirlerden her birinin sunduğu armağanlar, padişahın vezirlere giydirdiği kürkler, verdiği armağanlar birer birer anlatılır.” (Agâh Sırrı Levend, Türk Edebiyatı Tarihi, I, aktaran: Atilla Özkırımlı, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, “surnâme” maddesi)
Aziz Nesin’in Surnâme’sine dönecek olursak, yazar kendi surnâmesini yazma nedenlerini ve bu eserin eskilerden farklılığını şöyle anlatır: “ Bu surnâmede Berber Hayri denilen bir ırz ve namus düşmanının Sultanahmet alanında nasıl asıldığını ve bu asılma sırasında, ‘Çok şükür, hak hukuk yerine geldi, aramızdan bir ahlaksız daha eksildi de, biz yakayı kurtardık, şimdilik sırayı savdık!’ diyerek seyircilerin gösterdiği sonsuz sevinci ve ‘İşte namussuzların sonu budur!’ diyerek adli ve idari makamların ve anların yanında Cumhuriyet Savcısının ve anın yanındaki candarma komutanının ve candarma komutanının yanındaki imamın ve imamın yanındaki Cellat Çingene Ali’nin, halka ibret dersi vermek için hiçbir özveriden kaçınmayarak, büyük bir görevseverlikle, asılma işleminin yerine getirilmesinde gösterdikleri insanüstü çabaları ve asılma törenini ve seyircilerin şenliğini bütün ayrıntılarıyla pek canlı olarak anlatmaya çalışacağım ki, işbu darağacına çekilme törenini görmeleri kısmet olmayan halkımız da, sanki işbu töreni görmüşlercesine gözünde canlandırarak, adaletin nasıl yerine getirildiğini öğrenip temiz vicdanları rahat ede!” (s.9)
Giriş’in baştanbaşa eski surnâmelerin bir parodisi olduğunu fark ediyoruz okurken. Bilinçli bir yaklaşımla, yazar, Osmanlıca söylemi giriş metnine başarıyla örgülüyor; ara sıra bazı Osmanlıca sözcükleri kullanarak, eski metinlerdeki gibi çok uzun cümlelere yer veriyor. Asıl bölümlere geçince, sadece bölüm başlarında yer alıyor Osmanlıca söylem parodisi. Bölüm başlıklarındaki söylemin, eski eserlerdeki Osmanlıca cümlelerin bir parodisi olması yazarın kendi mizahını, gelenekten günümüze gidip gelerek oluşturmuş olduğunu gösteriyor. Mesela; “Bu Bölüm Berber Hayri’nin Neden Cezaevi’ne Geldiği, Onu Bildirir”; ya da “Bu bölüm Berber Hayri’nin Gittikçe Yiğitlenerek Nasıl Adam Vurup Zindana Atıldığı, Onu Anlatır” … gibi… Romanın sonuna eklediği bir Sondeyiş’te yazar yine eski eserlerin söylemini kullanıyor.
Berber Hayri’nin Cezaevinde Yaşadıkları
Her bölümde idam mahkûmu Berber Hayri’nin çevresinde gelişen olaylar, onun cezaevindeyken yaşadıkları, tanık oldukları ve cezaevindeki mahkûmların dünyası, üçüncü kişi anlatımıyla ve oldukça nesnel bir yaklaşımla dile getiriliyor. Surnâme, meselesi olan bir eser, ya da sorun odaklı bir roman olarak nitelendirilebilir. Bu romanda, yazar, insanı suça iten iç ve dış dinamikleri çözmeye ve göstermeye çalışırken mizahi yaklaşımını, komedi içinde dram yaratmayı bırakmamış; insanın özüne duyduğu güven ve inancı hiç kaybetmemiştir. İnsanın her koşulda ve her durumda değişebileceğini, daha iyi biri olabileceğini, kendi içinde büyük bir devrim yapabileceğini; romanın dinamik (değişken)karakteri idam mahkûmu Berber Hayri üzerinden göstermiş; idam cezasının, suçlunun bir anda yaşamına son verdiğini; ona gelişme, değişme şansı ve fırsatı bırakmadığını, bu yolla kanıtlamaya çalışmıştır. Romanın başındaki Hayri ile romanın sonundaki Hayri bambaşka bir kişidir aslında; yani idam edilen, bambaşka biridir; o eski duyarsız, kaba, intikamcı Hayri değildir. Bu değişimin, roman olayları içinde ve roman boyunca ustalıkla verilmesi, Surnâme’yi bir başyapıt haline getirmiştir.
Hayri, hapishaneye ilk geldiği gün, azılı mahkûmlar koğuşuna düşer: “Yirmi bir yaşında olan, ama yaşından çok toy gösteren körpecik delikanlının al yanaklarındaki kaysı tüylü teni kızarıp yüzü pençe pençe harlandı. Soranlara fısıldarcasına, -Ben Berber Hayri’yim, dedi.” (s.14) O günden itibaren korkunç yaşam koşullarına; orada kendilerince bir düzen kurmuş olan acımasız kişilerin, bir suç makinesine, korkunç bir canavara dönüşmüş kişilerin kötü davranış ve sözlerine maruz kalır. Sürekli iteklenir, aşağılanır. Dam ağalarının içeride kurduğu düzen, Hayri’yi de teslim alır. Sürekli ezilip hor görülür Hayri; sonunda Kürt Kâmil adlı dam ağasının taciz, tecavüz ve baskılarına boyun eğmek zorunda kalır. Ağanın isteklerini sessizce yerine getirdiği için o da hapishanede ağa tarafından kollanan biri olur. Etrafından saygı görür, herkes ağadan korktuğu için ona iyi davranır. Bir süre sonra Hayri de değişmeye başlar: “Günler, aylar geçiyordu. Berber Hayri’de çok büyük değişiklik olmuştu. Günden güne de değişiyordu. Cezaevine geldiği ilk günlerdeki ürkekliği, çekingenliği kalmamıştı. Atak, bıçkın bir delikanlı olup çıkmıştı. Çalımlı çalımlı, ayak burunları üstünde yaylana yaylana yürür olmuştu. Çağanoz örneği yan yan gider olmuştu. Yürürken arkası basık, yüksek ökçeli yemenilerinin topuklarını tıkırdatır olmuştu ve durmadan omuzlarının birini ileri birini geri oynatarak sanki yandan çarklı olmuştu.” (s.38) Hayri aslında, Kâmil’den içten içe nefret etmekte; katlanmak zorunda kaldığı korkunç durumu, uğradığı cinsel şiddeti ve kötülüğü kesinlikle hazmedememektedir. Kabadayı görünümünün ardına gizlemiştir bütün öfke, hınç ve nefretini.
Hayri’nin hangi suçu işleyip cezaevine düştüğünü de okuruz sayfalar ilerledikçe: Berber Hayri, birkaç yıl öncesinde, yaşadığı çevrede, çok kötü bir adamın tecavüzüne uğrar. Bu durumu kabullenemez ve “Camgöz” dediği o adamdan intikam almak için onun altı yaşındaki oğlunu seçer. Çocuğu kandıran Berber Hayri, ona tecavüz etmeye yeltenir; çocuğun sürekli ağlayıp bağırması üzerine bu niyetinden vazgeçer; ancak çocuğun olayı babasına söyleyeceğinden ve bu nedenle kendi çevresine rezil olacağından korkar; bir anlık panik sonucunda küçük çocuğu boğarak öldürür. Düştüğü bu hapishanede, korkunç suçlar işleyen mahkûmlar vardır; dam ağası Kürt Kâmil başta olmak üzere Zıbıkçı, Gözlüklü Beyefendi, Anasını Ş’apan Sülüman, Ölüsevici Mareşal Davit, Parmakçı… lakaplı kişiler inanılmaz derecede korkunç kötülükleri, müthiş cinayetleri işlemiş toplum dışı ve hasta ruhlu birer canavardırlar. Muhtemelen, bazı “hafifletici nedenler”den dolayı onlara idam cezası verilmemiştir. İşte bu cani kişilerin kötülükleri ve aşağılamalarına maruz kalır Berber Hayri. Onların, insanlıktan çıkmış korkunç kişiler olmalarına rağmen Hayri’yi sürekli hor görüp onu yargılamalarından doğan çelişkili ve tutarsız haller, o sayfaların kara mizahını oluşturur.
Dam ağası Kâmil nedeniyle yaşadığı aşağılık durumu içine sindiremeyen Berber Hayri, aylarca ve uzun geceler boyunca sabreder; eski karyola demirlerini tuvaletin taşlarına sürterek Kâmil’i öldürmek üzere şiş hazırlar. Adeta onun kanını içmek için planlamıştır her şeyi. Erkekliğini kanıtlamanın ancak bu yolla gerçekleşebileceğini düşünür: “Kirletilen namusunun, aşağılanan erkeklik onurunun öcünü almak için Kürt Kâmil denen o canavarı, karşı karşıya gelip diş dişe, göz göze, pençe pençeye dövüşerek öldürmeliydi. Kürt Kâmil’in kara böcek sırtlı, boyuna devinen o hiç acımaz gözlerinde korkuyu, hem de bıçağının ucuyla saldığı korkuyu göre göre onu öldürecekti. Korkmuyor muydu Kürt Kâmil’den? Korkuyordu, hem de çok… Ama benliğini yakan, düşüncelerini tutuşturan öç yalımları, korkusunun karanlığından daha büyük, daha yoğundu. O, yürekliliğini, işte bu korkudan, bir de öç tutkusundan alıyordu.” (s.51-52) Üç şiş hazırlamıştır, ama tam o şişleri kullanmayı planladığı gün, hasmı başka bir cezaevine gönderilir.

Aynı gün, çok iyi bıçak kullandığı için cezaevinde kendisinden korkulup çekinilen Tophaneli İlhami’nin sataşması sonucu tüm öfkesini ondan çıkarır. İnanılmaz bir dövüş başlar aralarında; cezaevi görevlilerinin bu kavgaya müdahale etmemeleri de, anladığımız kadarıyla o zamanlar, mahpus damının sıradan gelenekleri arasındadır. Uzun süren bir dövüş sonucunda adamı boynundan şişle yaralayan Berber Hayri’nin, elindeki kanlı şişle, diğerlerine haykırarak meydan okurken aynı zamanda hüngür hüngür ağlayıp gözyaşı dökmesi, dövüş sahnesinin en dramatik ânıdır.
“-Ulan… Bir zamanlar… evet… zorla hem de… Zor altında… Şimdi gelin: Kim o, hanginiz yürekli?
Başından geçenleri ağlayarak anlatıyor, itiraf ediyor, şimdi o alçaklığı yapacak kabadayı kimse, karşısına çıkmasını istiyordu, topuna postasını koymuş, meydan okuyordu. Öyle ağlıyordu ki, konuşurken, kan içinde kalmış yüzünü gözyaşları yıkıyordu.”(s. 62)
Görüldüğü üzere, insan hallerinin derin çelişkisini aktarmada tüm ustalığını gösteriyor Aziz Nesin.
Berber Hayri’nin Zindandaki Yalnızlığı
Bu süreçte Berber Hayri, ceza içinde başka bir ceza alarak hücreye kapatılıyor. Hücreyi, yazarın bütün acı ve çarpıcı gerçekliği içinde betimlemesi okurun içine işliyor adeta. Burayı “zindan” olarak anlatıyor Aziz Nesin. Zindanın koyu ve yoğun karanlığı, pisliği, boğucu havası, küfü, rutubeti ve ıslaklığını ustalıkla dile getiriyor: “Zindan denilen bu yer öyle yoğun karanlıktı ki, bin yanarca çakılsa, bin çıra yakılsa yine de aydınlanacağı yoktu. Zindan denilen bu yerde ışık olmadığından renk de yoktu. Zindan denilen bu yer öyle ıslak, öyle susaktı ki, buranın havası bile küflenip pas tutmuştu. Zinden denilen bu yerin hiçbir zaman kurumamış ve hep yaş kalmış havasını avuçlayıp sıksan su damlardı.” (s.64)
Hapishanenin güç kuralları olduğunu da görüyoruz; şiddet ve kabadayılığın insana saygınlık kazandırdığı bir ortamdır burası: “Adam şişleyip zindana atılınca birden cezaevindeki durumu değişmiş, değerlenmişti. İşte bu yüzden zindana lamba takılmış, döşek gönderilmiş, yemek getirilmişti. Bunları yaptıran cezaevinin kısım ve koğuş ağalarıydı. Aralarına bir kabadayı daha katılıyordu, artık Berber Hayri de onlardan biriydi.”(s.65)
Zindanda karanlık ve yalnızlığın içinde kendine sorular soruyor Hayri. Hayatında ilk defa yaşadıklarını gözden geçirip kendini sorgulamaya başlıyor: “Berber Hayri içine düştüğü yalnızlığının derin kuyusunda ilk olarak yaşamında kendi kendisiyle kalabilmişti. Kendi kendine, yaşamının o güne dek olan bölümünün hesabını yapıyordu. ‘Ne şaşılası şey!’ diye düşündü, bir çocuğun ırzına geçmekten suçlu olarak cezaevine düşmüşken, cezaevinde kendi ırzına geçilmiş, daha da kötüsü başına gelmiş, kiralık karı yerine konulup elden ele dolaştırılmıştı. Oysa ne çocuğun ırzına geçmek, ne de kendi ırzına geçilmesini istemişti. Sonra, yaşamayı bunca çok seviyorken, bu aşağılanmalardan kurtulsun diye kendini öldürmeyi bile denemiş, becerememişti. ” (s. 65-66)

Hapishanedekiler arasında idam cezası üzerine konuşmalar vardır ve hangi tür idamın daha “insancıl” olduğunu sorarlar. Bu konuşmalardaki ironi etkileyicidir:
“- Peki, Beyefendi, gene sen bilirsin bunu, bütün bu idamların hangi çeşidi daha insancıl?
- Efendim, idam edilenlerle sonradan bir daha görüşme olanağı yok ki bunu anlayalım. En insancılı değil ama, en keyiflisi yine bizdeki asılmak olsa gerek…” (s. 71) Romanda bunun asıl nedenini öğrenmek, insanın kanını dondurur adeta.
Aradan aylar geçer ve Berber Hayri’nin cezası Yargıtay’ca onaylanıp kesinleşir. O yıllarda cezaları onaylananlar hemen başka bir cezaevine gönderilir ve idamına birkaç gün kala tekrar Sultanahmet Cezaevi’ne getirilirdi. Böylece Berber Hayri, Paşakapısı Cezaevi’ne gönderilir. Burada Hayri’nin namını önceden duymuş olan kabadayılar ve ağalar ona karşı hemen tedbir alırlar. Ama Hayri geldiği ilk günden itibaren herkese iyi davranır; dam ağalığı ve güç ilişkileri içine girmek istemediğini belli eder.
Cezaevlerinin iç yüzünü ustalıkla gösteren yazar, buralarda esrar, eroin gibi uyuşturucu satışı ve kullanımı olduğunu; bunun yanı sıra kumar oynatmak, bıçak ve şiş taşımak, haraç almak gibi yasadışı işleri dam ağalarının kendi adamlarıyla birlikte organize ettiğini, bütün bunlardan toplanan paraları da ağa ve adamlarının paylaştığını anlatır. Bu bilgilerin, yazarın cezaevinde bir süre siyasi mahkûm olarak kalması nedeniyle çevresini çok iyi gözlemlemesinden kaynaklandığını belirtmek gerekir. Mizah, çok iyi bir gözlem gücü gerektirir; Aziz Nesin cezaevinde öyle insanlara, öyle olaylara tanık olmuştur ki, buradan edindiği pek çok izlenime roman metninde ustaca yer vermiştir. Bu tanıklıklar ve gözlemlerin, eserin gerçekçi boyutunu daha fazla güçlendirmiş olduğunu da belirtebiliriz.
Berber Hayri’nin Siyasiler Koğuşu’nda Konukluğu
Paşakapısı Cezaevi’nde Berber Hayri, düşmanı olmayan bir ağır cezalı olduğundan, cezaevinin her yerini, her koğuşunu özgürce gezebiliyordu. Bir gün, kendisine kapalı olan Siyasi Koğuşu’nu görmek; oradaki mahkûmlarla da tanışmak istediğini bildirir cezaevi yönetimine. “Siyasiler koğuşunda altı hükümlü vardı. Bu altı siyasi, cezaevinin öteki hükümlüleriyle kesin olarak görüştürülmezdi. Çünkü bu altı siyasi hükümlünün; hırsızlıktan, yolbağcılığından, sahtecilikten, soygundan, dolandırıcılıktan, insan öldürmeden, kalpazanlıktan, devlet malı çalmaktan, rüşvetten ve daha türlü bin türlü suçlardan cezalandırılmış olan burdaki yüzlerce hükümlüye propaganda yaparak onları doğru yollarından ayıracaklarından, kendi bozuk düşüncelerini onlara da bulaştıracaklarından çekinilirdi.” (s.73) cümlelerinde yer alan Aziz Nesin ironisi insanın içine işliyor. Yüz kızartıcı suçların ve onları işleyen suçluların “doğru yol”da kabul edilmesinden ve siyasi, özellikle toplumcu düşüncedekilerin “bozuk düşünce” sahibi olarak algılanmasındaki çarpıklıktan doğan o sıra dışı mizah, romanın daha birçok yerinde karşımıza çıkıyor.
Zindanda kaldığı dönemde yalnızlığıyla arkadaş olmayı ve kendini tanımayı öğrenen Hayri, daha önce hiç hissetmediği duygularla dolup taşan yüreğindekileri dışa vurmaya başlamış; o duygularını yanık türkülere dökmüş, türkülerinin sözlerini bir kâğıda yazmaya, dolayısıyla şiir denemeleri yapmaya başlamıştır. Siyasiler Koğuşu’nda kalanlardan birinin şair olduğunu duyunca onunla tanışmak isteyen Hayri hem şiirlerini o şaire göstermek hem de nasıl şiir yazılacağını öğrenmek ister; Siyasiler Koğuşu’na ziyaret izni istemesinin asıl nedeni bu şiir sevdasıdır. Başından o denli kötü olaylar geçen ve suçun her türlüsüne en kanlı şekilde bulaşmış olan Berber Hayri gibi birinin, giderek şiir yazan bir insana dönüşme sürecini ilgiyle izleriz sayfalar boyunca.
Berber Hayri saygılı bir ürkeklikle girdiği siyasiler koğuşunda bir “insan” olarak karşılanır; hor görülüp aşağılanmaz. Orada hiç kimse ona karşı yargılayıcı bir davranış sergilemez. İlk defa birilerinin kendisine bir insan olarak değer vermesinden çok etkilenir Hayri. Koğuştakiler, günlerini daha çok okumak, yazmak gibi faaliyetlerle geçirmekte; ortalık hizmetlerini nöbetleşe görmekte; kimsenin kimseyi sömürmediği ve ezmediği bir sistemi orada da uygulamaya gayret etmektedirler. Aralarında topladıkları parayı ortaklaşa harcayan ve yemeklerini bu şekilde hazırlayan Siyasiler Koğuşu’nda güç ve iktidar ilişkileri yoktur; her türlü hizmet eşitlikle ve adaletle sağlanır. Hayri, burada koğuş ağasının olmaması karşısında şaşkınlığa düşer. Böylesine farklı ve âdil bir hayatın mümkün olabildiğini Siyasiler Koğuşu’nda görür.
Siyasiler arasında Ustam diye çağrılan, oldukça yaşlı ve bilinçli bir işçi önderi vardır. Hayri en çok onunla iletişim kurar. Ustam da, diğerleri de ona şiir kitapları verirler; yazdıklarıyla ilgilenirler. Hayri, Ustam’dan birçok şey öğrenir hayat, insan, toplum ve sanata dair. Bir gün de Sonsuz Değişim Yasası diye bir düşünceden söz eder Ustam. Doğanın, toplumun ve insanın nasıl sonsuzca sürekli değişmekte olduğunu, uzun uzun ve örnekler vererek anlatır. Yalın ve kolayca anlaşılır bir konuşması olduğu için Hayri en çok Ustam’ın anlattıklarından etkilenir. Ustam, var olan her şeyin, her düşüncenin, her olgunun birbirine karşıt iki şeyin bileşimi olduğunu; karşıtlıklar sürekli savaşım içinde yok olurken yeni bir bileşimin ortaya çıktığını anlatır; yani hayatın temel diyalektiğini.
Paşakapısı’nda birkaç ay kalan Hayri’nin idam cezasının infazına birkaç gün kalmıştır ve yeniden Sultanahmet Cezaevi’ne götürülür. En çok “Siyasi” arkadaşlarından ayrılmak ona zor gelir. Ustam’ın sözleri hep kulaklarında yankılanır: “ ‘Tek paslanıp pislenmeyen insanın özüdür. O öz ki, en kötü sanılan insanın bile içinin bir yerinde gizlidir. İyilik etmenin yeri zamanı olmaz. Nerde olsa kime olsa iyilik edeceksin. Değil mi ki, insanın pas pis tutmaz, kir-toz bağlamaz bir özü var, işte onun için iyilik edeceksin.’ Kafasında düğümlenen tüm soruları yanıtlamıştı. Niçin bu yeryüzünde istemediği şeyleri yapmak zorunda kalmış, niçin yapmak istediklerini yapamamıştı Hayri? Ustam bunları, en kalın çizgilerle, en yalın biçimde anlatmıştı: ‘Biz insanlar, demişti, hepimiz her hücremizden görünmez milyarlarca iplikle topluma bağlıyız, toplumun bir katına bağlıyız, demişti. Sen bağımsız olaydın hiç o suçları işler miydin; özgür olaydın hiç Tophaneli Hilmi’yi vurur muydun?’ demişti. ‘Öyleyse…’ demişti.” (s.98)
Bu ifadelerde yazar, kahramanı Ustam aracılığıyla suça ve suçluya bakışını dile getirmiş; insanı suç işlemeye yöneltenin toplumsal ilişkiler sistemi olduğunu belirtmiştir. Kısacası, Aziz Nesin, insanın hiç değişmeyen özüne vurgu yaparak en büyük suçları işleyenlere bile, evrensel değişim yasası dolayısıyla yaşama ve değişme fırsatı tanınması gerektiğini sezdirir okurlarına. Bu yaklaşım, bir bakıma, hukukta idam cezalarına karşı olma anlamını da taşır.
Ne hazindir ki Hayri, Sultanahmet Cezaevi’ne gitmek üzere kırmızı renkli cezaevi arabasının içinde, araba vapuruyla Boğaziçi’nden geçerken, Ustam karşısındaymış gibi içinden onunla konuşur: “Ne kendim iyi olmaya, ne de başkalarına iyilik etmeye zaman bulabildim Ustam.” (s.98)
Değişken Bir Roman Kahramanı Olarak Berber Hayri
Berber Hayri’nin hikâyesini bir “gelişim romanı” (Entwicklungsroman)olarak değerlendiren Gürsel Aytaç, şunları dile getirir: “Roman kahramanının ırz düşmanı katil kimliğinden hayata, canlıya saygılı, duygulu bir kimliğine doğru gelişimini işliyor. Aziz Nesin genel olarak insanın değişiminde çevreye çok önem veriyor, Berber Hayri’nin katil oluşu, ırz düşmanlığı şeklinde ortaya çıkan intikam hırsının da bir nedeni çevredir. Suç motifini polisten saklayarak hak ettiğinden ağır bir cezaya çarptırılışının nedeni de çevredir.” (Surnâme, Yankılar, s.189)
Hayri’nin infazı yakınlaşadursun; o giderek bambaşka bir insana dönüşür. Cezaevi avlusunda yavrularını uçurmaya çalışan serçeleri izler sürekli; yere düşen yavruları kaldırıp yeniden uçmalarına yardım eder: “Berber Hayri, başı yukarda, ağzı açık, anababa serçelerin sevinçli telaşına, yavru serçelerin korkusuna katılarak, onları seyrediyordu. Uçuş denemesindeki yavru serçelerden biri çok telesip (*) duvara çarparak yere düştü. Hayri koşup yavru serçeyi düştüğü yerden aldı. Yavru kuşun yürek çarpıntısını parmağında duyuyordu. Anababa serçe, Hayri’ye savaş açmışlar gibi, cıvıltının çığlık olduğu bir sesle dönüyorlardı. Hayri yavaş yavaş parmaklarını açtı. Serçe yavrusu silkindi, sonra birden fırladı havaya... Anababa serçeler, sevinçli cıvıltılarla yavruyu aralarına alıp yuvaya götürdüler.”(s.104)
Herkese, Ustam’dan ve ondan öğrendiklerinden söz eder: “İnsanın kötüsü olmaz, yeter ki onun pas pis tutmayan gizlideki özünü bul! İyilerden iyilik, yiğitlerden yiğitlik öğrenelim… Aymazlıktan uyanıp artık ayalım ki, başımıza bunca gelen, neden geldi bilelim.” (s.101) Hayri, suçu çözümlemiş; onun toplumla bağlantısını bilinçle keşfetmiş bir mahkûmdur artık. Şiir yazmaya devam eder. Bir gün arkasında bir şiir kitabı, bir kalıt bırakacağının düşünü kurar. Tam anlamıyla, duygu dolu bir insana dönüşür Hayri… “Şiir defterimi Paşakapısı cezaevinden Ustam dediğim siyasi mahkûma teslim edilmesi son dileğimdir.” der… Onların şiirlerine sahip çıkacağını düşünür. Annesi ölmüş, kimsesi ve mirasçısı kalmamış, yapayalnız biridir Hayri. Belki de tek mirası bu şiir defteri olacaktır.
Üç gün süren “asılma şenliği” hazırlıklarına sıra gelir sonraki bölümlerde. Bürokrasinin işleyişi; çarkların ağırdan işleyişinin hicvedilmesi olağanüstü başarılıdır. Cumhuriyet Savcısı, idam infazı konusunda acemidir; ilk kez bir idamı gerçekleştirecektir. Hem heyecanlı, hem de çok titizdir; kılı kırk yararak hareket eder. Devlet ve kamu kurumlarıyla yazışmalarını, celladın aranıp bulunmasını, celladın kendine özgü sorunlarını ilgiyle okuruz. Cellat Ali, uzun süre bir idam infazı yapmamış; yıllar önceki iki infazının parasını devletten alamamış ve ortadan kaybolmuştur. Savcı, yoğun bir araştırma sonucu Cellat Ali’nin polis tarafından bulunup getirilmesini sağlar. Cellat Ali, önce bir teneke zeytinyağı ister. Bir gece boyunca zeytinyağında kalacaktır idam ipi. Yöneticiler ve Savcı, mali yılsonuna yaklaşıldığı için ödenek bulmakta zorlanırlar; cezaevi kâtibinin “kitabına uydurmasıyla” az da olsa bir miktar para bulurlar. Bu arada, satın alınan bir teneke zeytinyağının cezaevindeki kişiler tarafından çalınması; az parayla ucuz ve kalitesiz bir ip satın alınması, romanın ürperten sahneleri arasındadır. Cellat Ali, Hayri’yi gördüğünde onun en az acı çekmesi için elinden gelen her şeyi yapacağına dair söz verir kendine. Ona karşı içinde bir merhamet uyanmıştır.
İnfaz savcısının, idam cezasına dair düşünceleri de ilginçtir. O, ölüm cezasının meşru ve zorunlu olup olmadığının, kaldırılıp kaldırılmaması sorununun da tartışılmasından yanadır. Kendini ilerici ve geniş görüşlü olarak nitelendirir; ancak bizdeki asılarak yerine getirilen ölüm cezasının biçimi tartışılabilir ona göre. Halkın “ibret dersi alması” bakımından asılarak idam da önemlidir ona göre. Savcının düşünceleri idamın “en insancıl” olmasına yöneliktir. Asıl trajedi de buradadır: “En şiddetli ceza ya da cezaların en şiddetlisi olan ölüm cezasına çarptırılan Berber Hayri’nin en az acı çekerek, en insancıl biçimde yasal olarak öldürülmesi için, savcı her türlü hazırlığın zamanında yapılmasına çalıştı.” (s.128) diye anlatılır yazarın dilinden. Cezaevinde saklanan darağacı da bir türlü bulunamaz.
Aramalar sonucu zindanın arkasında ambar olarak kullanılan çok rutubetli yerde darağacının ancak iki ayağı bulunabilir. Bunlardan biri de rutubetten çürümüştür. Her şeyin çürüme ve bozulmasını temsil eder sanki bu yıpranmış darağacı ayakları. Kağşamış çökmüş, kendini yenileyememiş bir hukuk sistemi ve insan toplumunun simgesi gibidirler.
Seyirlik “İdam Şenliği”
İnsanların “ibret almaları” bahanesiyle, idamı canlı olarak Sultanahmet meydanında izleme sahnesi, romanın en karnavalesk, en sıra dışı, en akıl almaz ve en renkli sahneleridir. Bu renkliliğin insan yüreklerinde inanılmaz, korkunç bir karanlığı çoğaltıyor olması gerçeğini, duyarlı okurların derinden duyumsamaları için, inanılmaz derecede abartılı, grotesk, şaşırtıcı sahneleri, sakin bir dilin içinden süzerek, nesnel bir gözlemci bakışıyla anlatır yazarımız. Tıpkı suç karşısındaki nesnelliği gibi.
Berber Hayri’nin idamı, ondan öncekiler gibi, tam anlamıyla bir karnavala, bir seyirlik tiyatroya dönüşür. “Vicdan yanılsaması”, yazarın ironik diliyle, insana tokat gibi çarpan bir kara mizah anlatımıyla gösterilir. Kimsenin ibret aldığı da yoktur; her şey “seyirlik olmaya” indirgenmiştir. Bir maç ya da sirk izler gibi, gazinoda eğlenir gibi, arenada savaşanları ya da boğa güreşlerini seyredenler gibidir insanlar. Meydanda; yemenin içmenin, keyfetmenin, oynamanın, eğlencenin, müziğin, dansın bin bir çeşidi sergilenir sabahın ilk saatinden itibaren. Sultanahmet Meydanı panayır yerine dönmüştür. Şenlik ateşleri yakılmıştır her yerde. Kutlanan; bir insanın idamıdır. Bunun, vicdanlarda ibretlik bir durum yaratması ise sadece bir varsayım; daha doğrusu bir yanılgı ya da yanılsamadır.
Görüldüğü üzere, Aziz Nesin yer yer abartıya ve groteske de başvuruyor; ancak tam yerinde, ölçüsünde ve metnin gereksindiği kadarına yer veriyor. Anlamı aşıp anlamsızlığa düşmüyor yazdığı sahneler. Anlarız ki “önemli olan, insanın vicdanını susturması için bir gerekçe uydurması, sonra da uydurduğu gerekçeye kendisinin de inanmasıydı. Bu gerekçeyi uydurmuşlar, vicdan denilen obur hayvanın önüne patlayıncaya dek yiyebileceği denli gerekçe yığmışlardı.” Aziz Nesin, Surnâme’sinde, müthiş bir ironi dehlizinden geçirir bizleri.
Rus çevirmen ve Türkolog Radi Fiş, idam sahnesini şöyle yorumlar: “Aziz Nesin’in yapıtındaki adaletin zaferi-darağacı onun simgesidir-ortaçağ misterlerinin fantastik ve korkunç bir parodisidir. İnsanın ölümü burada seyirlik bir şeye dönüşüyor.” (Surnâme, Yankılar, s. 181)
Yirmi bir yaşındayken cezaeviyle tanışan Berber Hayri infaz sırasında yirmi beş yaşındadır. Aradan geçen dört yılda bambaşka biri olmuştur, ama hiç kimse bunun farkında değildir. İdamından az önce şunları söyler: “Sonsuz değişime inanıyorum ben. Her şey, ama her şey durmadan değişiyor. (…) Ben de değiştim, değişiyorum da. Dört yıl önce çok ağır suç işlemiştim, suçluydum. Ama dört yılda o denli çok değiştim ki, başka bir Hayri oldum, başka bir insan oldum. O suçu işleyen ben değilim artık. Siz suçlu diye bambaşka bir insanı, bambaşka bir Hayri’yi asıyorsunuz, tam bambaşka bir insan olduğum zaman…” (s.160) Bu sözler üzerine Savcı ve yanındakiler susar.
Her şey sona erip de altı saatlik “asılma şenliği” bittiğinde; “Berber Hayri’nin darağacında sallanan cesedini uzun uzun bir daha bir daha seyredenler, alacakları ibret dersini alıp içlerinden, ‘Oh aramızdan bir ırz ve namus düşkünü daha eksildi, hele biz kurtulduk!’ sevinciyle yavaş dağılır, şenlik alanından ayrılırlar.” (s.163)
Sondeyiş’te yine yazarın seslenişini duyuyoruz. Burada eserin mesajını net olarak dile getiriyor Aziz Nesin: “İşbu Cumhuriyet dönemi Surnâmesi’nin yazarı der ki, hukukun hukuk olduğundan beri ilk ve başlıca amacı, cezaya çarptırılan kişiyi değiştirerek iyi yapmak, düzeltmektir. Oysa bir suçluyu asmaksa, ona doğal hak olan değişme hakkını tanımamaktır. Ama bundan da kötüsü, doğanın ve toplumun değişmez anayasası olan sonsuz değişim yasasına inanmamak, yani ayaklarımızı bastığımız, havasını soluyup suyunu içtiğimiz dünyaya inanmamak ve inanmadığımız kendimizi de yadsımaktır.” (s.164)
Sondeyiş’te, eski surnâmelerin üslubuna dönen yazar, yapıtının son cümlelerinde bir meddah söyleminin parodisiyle veda eder bizlere: “Daha daha nicelerini ve daha da iyicelerini yazmaya benim yaşamım yete, sizin de onları ve daha başka yazarların nice yüzlerce yapıtlarını okumaya yaşamınız elvere, kendimizi ve çevremizi değiştirerek yaşayalım güle güle! Eksiklerim bağışlana, artıklarım hoşgörüle!” (s.165)
Mizahın Gücü
Aziz Nesin’in Surnâme’sinin; bu unutulmaz başyapıtın, günümüz okurlarını da derinden etkileyeceğine; kalıplaşmış düşünce ve hayalleri; yerleşik kanıları sarsarak; yaşam, dünya, toplum, insan ve suç konularında yepyeni düşünce ufukları açacağına dair kuşkum yok. Mizah öylesine etkili bir güçtür ki, isterse, her tür iktidar ilişkisini temelden zaafa uğratıp yepyeni bir hayat ve bambaşka bir dünya kurabilir. “Mizah, otoriteye başkaldırıyı, onun baskısından kurtulmayı simgeler.” der Sigmund Freud.
Eleştirel ve sorgulayıcı aklın ön plana çıktığı, gülümseyen/gülümseten düşüncelerin yaygınlaştığı, yaratıcılığın doruğa yükseldiği, daha nitelikli ve daha demokratik bir toplumun mizah sayesinde oluşacağına inanıyor; Cumhuriyet edebiyatımızın en güçlü mizah yazarlarından Aziz Nesin’i, Surnâme dolayısıyla bir kez daha saygıyla anıyorum.
(*) yorulup; güçsüz kalıp (TDK)
Kaynakça
Atilla Özkırımlı, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, “Surnâme”, maddesi, Cem Yayınları 1982.
Aziz Nesin, Surnâme, (roman) Nesin Yayınevi, Mayıs 2015.(İncelemeye esas alınan metin)
Feridun Andaç, Edebiyatımızın Yol Haritası, Aziz Nesin’in Yazınsal Kimliği, Can Yayınları, 2000.
Gürsel Aytaç, Aziz Nesin’in Surnâme’si, Yazko Edebiyat, Şubat 1983, Yankılar, Surnâme içinde.
Radi Fiş, Bir Asılma Töreninin Betimi, Inostrannaya Literatura, Eylül 1978, (Rusçadan çeviri)Yankılar, Surnâme içinde.






