Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Ocak 2017

Edebiyat

Popüler Edebiyat, Konfeksiyon ve Terzilik Üzerine

Enis Batur

Paylaş

15

0


“Dikişe para almadığı, iplik masrafını kendi karşıladığı” için değil, konfeksiyon tüketicisine dönüşmeyi reddettiği için terzi kapısını çalıyor, beş kıtada nüfusunu korumaya çalışan nitelikli okur kabilesi.
Enis Batur
Yayın dünyası, “kahraman”ları olmasa, yalnızca, Booker jüri üyesinin dile getirdiği gibi, “okunaklı roman”larla sınırlayacaktı Edebiyat üretimini: Tüketime endeksli piyasanın asıl ve gerçek talebi böyle sınırlanıyor. Endüstrinin yan kolları da aynı dalga boyunda, zorunlu olarak: Televizyondaki kitap programları, günlük gazetelerin kitap ekleri, giderek ‘kültür’ dergileri de ‘rating’lerini o noktaya ayarlamış durumda. “Garanti” kapsamına (yüksek satış, ödül vb.) girmedikçe Şiir, Deneme, Öykü, Oyun, Günce istenmiyor genelde. Zorlu (bir bakıma “okunaksız”) romanlar da kategoriye katıldı nicedir. Sözün özü, Edebiyat’a derinliğiyle ters, yarıyarıya sığlığıyla düzorantılı bir yaklaşım getiriyor Sistem. Kitap, çoktandır bir tüketim nesnesi: Dişmacunu, çanta, elektronik eşya gibi. Kapitalizm, liberalizm, globalizm: Dünyaya egemen kılınan yaşam düzenine bakıldığında, kitabın farklı bir değer tablosuna bağlanması düşünülebilir mi? Kalıyor geriye, “kahraman”ların varlığına, direnişlerine anlam verme tasası. “Hicap Duyuyorum” hareketi, doğuşu ve bulaşıcı özellikleriyle canalıcı bir gösterge. Genel gidişe diklenenlerin nüfusu, karamsarlığa karşı yabana atılamayacak bir panzehir formatı getiriyor önümüze. Bunun kitap dünyasıyla doğrudan ilişkisi ortada. “Kahraman yayıncı” figürünün bir geleneği, bir şimdisi, bir de geleceği olduğu tartışılmaz. Fata Morgana ya da Norgunk sözgelişi, romanın belirgin tecimsel boyutunu hiçesayarak, ayrıksı biriki örnek (Ulysses gibi), bu türe kapılarını kapalı tutan yayıncılar. Yalnızca şiir kitapları, yalnızca “tyn”ler (tanımlanamayan yazınsal nesne!), öykü kitapları ile programlarını sürdüren bir dolu alternatif yayıncı ayak diriyor beş kıtada. Gene de ciddi tıkanmalar karşısında okur. Roman dışındaki türlerde, çeviri yolu hayli daralmış durumda. Nooteboom, şiirlerinin yabancı dillere çevrilmemesinden yakınıyordu, aktarmıştım. Deneme bağlamında da hayli tanınmış yazarlardan bile seçki yayımlama yolu tutuluyor genellikle. Hele yaşayan yazarların ana kitapları dışında çevrilmeleri pek kolay olmuyor, bazı yazın türleri düpedüz zurnanın son delikleri.
Kahraman yayıncılar iyi güzel de, kahraman edebiyat adamları bekleniyor mu ufukta?
Koşulların, üretimi yönlendirmediği, handiyse belirlemediği söylenebilir mi? Asıl kavurucu konu ola ki bu. Sistemin beklenti tablosunun ayırdına vararak işe koyulan genç edebiyatçı, yazar adayı, baştan Piyasa’ya ayak uydurmayı pragmatik çözüm olarak görüyor. Şiirle, denemeyle başlayan biri, gecikmeden pembe romanlara, gazetede magazin yazılarına çark ediyor, ekranlarda özel yaşamıyla kendini göstermeyi seçiyor – seçim denebilirse buna. Yenilmemeye, direnmeye çalışanlar itilip kakılıyor, ekşileşiyor, soluklu ürünler çizgisinde solukları kesildiği için kavruklaşıyorlar. Ekmek, benim kuşağımın kimi temsilcileriyle bozulmaya yüz tutmuştu, gerisi çorap söküğü. Kahraman yayıncılar iyi güzel de, kahraman edebiyat adamları bekleniyor mu ufukta? Akılsız bir iyimserlik içindeyim ben: Karşı-hamleler geleceğine hâlâ inanıyorum.

***

2011 yazının hüküm sürdüğü günlerdi, bir sabah telefonum çaldı. Günlük gazetelerden birinin kültür bölümünden arıyorlardı: Şanlı Forbes dergisi, ‘dünyanın en çok kazanan yazarları’ listesine yer vermişti son sayısında, adını bir türlü aklımda tutamadığım, birkaç milyon dolar kazanmış yazar hakkındaki görüşümü öğrenmek ve bunu okurlarıyla paylaşmak istiyorlardı – sorun şu ki, o güne dek adını olsun duymadığım bir “yazar” hakkında görüş vermem en hafifinden ayıp kapsamına girecekti, özür diledim, kapattım. O arada, karşıdaki ses, listenin ön sırasına yerleşmiş öteki yazarları sıralamayı savsaklamadı, tek tanıdık isim –benim açımdan– Stephen King’inkiydi. Ayıbım bir değil, öte yandan. Bir yıl öncesinde, gene günlük bir gazetenin eki, en yüksek kazançlı Türk yazarlar listesini verdiğinde, bir bölüğünün adını hiç duymadığımı, adını bildiklerimin bir bölüğünden tek satır okumamış olduğumu, biriki yazarımızın da son on yıl içinde hiçbir kitabını elime almadığımı utanç içinde farketmiştim. Bir de beni okuryazardan sayarlar. Tek tesellim, durumun bana özgü olamayacağı gerçeğinden kaynaklanıyordu: Aynı koşulu paylaşan bir dolu okuryazardık. Çağın, dönemin yarattığı bir geçici figür sanıyorsak, çok geniş okur kitlesinin ilgisine mazhar olan yazarları, hepten yanılıyoruz. Türün kökeni için şüphesiz çok da uzak bir geçmişe, sözgelimi Martialis’in şiirlerine uzanılabilir; ben, beş yüzyıl öncesinden bir tanığa başvurmayı yeğleyeceğim: Cervantes, Don Quijote’nin 47. ve 48. bölümlerinde (ss. 406-412, Roza Hakmen çevirisi) portreyi ve durumu olanca çıplaklığıyla veriyor: “Şu anda rağbet edilen şovalye kitaplarının, ister uydurulmuş, ister tarihi olsunlar, hepsi ya da çoğu, ipe sapa gelmez zırvalıklar ve başı sonu olmayan şeylerse ve bütün bunlara rağmen, yığınlar bunları zevkle dinliyor, takdir edilecek yanları olmadığı halde beğeniyor, değer veriyorsa, bunları yazan yazarlar ve temsil eden oyuncular, yığınların başka şey değil, bunu istediğini, onun için böyle olmaları gerektiğini söylüyorlarsa, hikâyeyi sanatın gerektirdiği şekilde, bir düzen içinde geliştirenler, ancak dört beş akıllı kişi tarafından anlaşılıyorsa, geri kalanların hepsi, içerdikleri sanatı anlamaktan mahrum kalıyorsa, sanatçılar da çoğunluk sayesinde ekmek parası kazanmayı, azınlığın takdirine tercih ediyorsa, ben dediğim kuralları gözetmek için canımı çıkaracağım ve kitabımın kaderi de bu olacak; dikişe para almadığı gibi, iplik masrafını da kendi yapan terzi gibi olacağım.” Bana öyle geliyor ki, her sıkı yazar, kitabının, kitaplarının giriş sayfasına; her nitelikli okur, kitaplığının, her nitelikli kitapçı kitabevinin, her güçlü kütüphanenin yöneticisi koltuğunun arkasındaki duvarına bu metni kakmalı(ydı).

***

[caption id="attachment_23467" align="aligncenter" width="800"]enisbaturterzi1 Uzun yıllar önce, bir yayınevi.[/caption] Cervantes’in döneminde bu tür bir zıtlaşma yaşanmış olduğunu öğrenmek birçoğumuzu şaşırtabilir, ayrışmanın Sanayi Devrimi’yle, kapitalizmin modernleşmeyle atbaşı ilerlediği zaman kesitiyle başladığını sanıyoruz genelde: Balzac’ın kitlelerin Walter Scott peşine düşmesine dehşet içerlediği kavşaktan. Tefrika romanlar yüzbinleri sürüklerken, Rouen’lı Ayı (Flaubert) onsekiz saat boyunca tek bir cümlesi üstünde çalışıyordu – bkz. Yazının Sıfır Derecesi. 21. yüzyıl, “cep” kitabını odağına alarak milyon hanesine oynarken, tüketici-okuru yarattı: Bu tipin tüketeceği tek ‘şey’ bu olmayacaktı. Bugün, zincir kitapçılara zincirli artık: Önüne yığılan çok-satarların arasından yapıyor “seçim”ini; gitgide düşürülen eğitim düzeyi, kitle iletişim araçlarının yoğurduğu “digest” kültürü zemini genişletti. Cervantes’in metninin ürpertici yanı, “terzi” eğretilemesine gelip dayanmış olmasında. Oradan, bininci kez, Beckett’in Dünya ve Pantolon’undaki terzi figürüne, şu berbat Dünya’yı yaratmış tanrıdan kendini haklı olarak, yetkin pantolon yaptığı için övünerek üstün tutan zanaatkâra geçebiliriz. İspanyol yazarı, elbet “konfeksiyon” kavramını, Asri Zamanlar’a damgasını vuracak “hazır giyim” endüstrisini öngörmüş olamazdı; gene de yazar kategorisindeki temel ayrışmayı “terzi”liğe bağlı biçimde değerlendirmeyi bilmesi, olsa olsa büyük uzgörüsüyle açıklanabilir. “Hazır giyim”, bir bakıma “hazır kitap”ın icadını kolaylaştırmıştır, diyebilir miyiz? Yalnızca konfeksiyon mu, hayır, peşisıra devreye giren “fast food” felsefesi de etkili o süreçte: Tüketmenin bir adım ötesinde, niteliği ve hazzı hiçesayan yeni tıkınma kültürü de ölçülerini okurun, kitabın dünyasına nakletti. Çok-satarların genellikle devanası kitaplar arasından çıkmasına bakarak düşünmüşümdür: “Sizi tıkabasa doyuracağız” savsözünden hareket edildiği yanlış mıdır? Siyah Borsa büsbütün egemen olamadı oysa. Sistem semirdi, saldırganlaştı, talan ve istila stratejilerini pekiştirdiyse de direnişi kırmayı başaramadı.
Mallarmé: “Şairin tek yapabileceği, daha sonrası ya da hiçbir zaman için gizlice çalışmak.”
Nasıl oldu da sürüp gitti, gidiyor dikkafalı terzilerin varlığı? Yazar ve okur, birlikte, ayak diriyor baştan beri. “Dikişe para almadığı, iplik masrafını kendi karşıladığı” için değil, konfeksiyon tüketicisine dönüşmeyi reddettiği için terzi kapısını çalıyor, beş kıtada nüfusunu korumaya çalışan nitelikli okur kabilesi. Mallarmé’nin cümlesine dönüyorum: “Şairin tek yapabileceği, daha sonrası ya da hiçbir zaman için gizlice çalışmak.” Bu saptamayı romantik, ülkücü, demode, anakronik bir önerme saymak kolayın kolayı da her gün raflara giren sayısız sıkı yapıtın ve onlara yönelmekten geri durmayan sıkı okurun, böylesine vandal bir düzenin dişlilerini kırarak eylemeyi sürdürmelerine ne buyrulur? Zanaat, Endüstri’nin köleleştirici hükümranlığı ağır bastıkça alan yitirdi ister istemez, burçlarına çekildi. Yazı dünyasındaki ricat hareketi biraz daha ağır gerçekleşti sanırım. Michel Tournier, Hindistan’a gittiğinde, yazma sanatının, yazıcı statüsünün gerçekliğine yaklaşmak için kılavuzuna, “Bir yazar olarak benim bu toplumsal düzende yerim nedir?” sorusunu yöneltmiş, öğrenmiş: Tıpkı berberler, boru tamircileri, terziler (!) gibi Dokunulmazlar kastına ait olduğunu. Eklemiş kılavuzu: Onlara dokunulmaz da, biribirilerine dokunabilirler. Tournier’nin, eliyle çalıştığı için yazarı “odasındaki zanaatkâr” olarak tanımlamasını sevdim. Cuma’nın yazarı, şüphe yok ki, “edebi yazar”ın temsilcilerinden birine değil de önünde hokkası, kâğıt kalemi, katlanıp açılabilen seyyar masasıyla bir “arzuhalci”ye rastlamıştı Hindistan’da ve aradaki farkı biliyordu. Gene de onunla özdeşleştirmişti ya kendi konumunu, bana sorulursa haklıydı. Elias Canetti de Marakeş’te Sesler’de arzuhalci figürünün karşısında aynı nedenle büyülenmişti. Oradan, Turgut Uyar’ın ilk şiir kitabına tek adımdır. Terzi-Yazarı çakıştıramayız arzuhalciyle, okuma yazma bilmeyen yurttaşın eli kolu kimliğini taşımaz, işlevleri örtüşmez dolayısıyla. Gelgelelim, nitelikli okur nitelikli kitabın arayışına yönelirken, nitelikli yapıtın yazarından bir tür arzuhalci konumu yontar. Kitabın önüne oturmak, arzuhalcinin karşısındaki tabureye çökmekten, böyle örneklerde, çok uzak bir davranış olarak görülmeyebilir. Sistem, ileride, terzi-yazarı daha da sıkıştırabilir, onu ara sokaktaki küçük dükkânını, gediğini, Nizon’un deyişiyle petek hücresini terketmeye zorlayabilir – karamsarlığın sonu yok. O zaman da şaire başvuracağız gene: Kişi, neden “kendi kendisinin terzisi” (Ece Ayhan) olma, kalma yolunu seçmesin?
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yaşamak ‘Dönme Dolap’ Gibidir...Uğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Semih Gümüş

24 Kasım 2025

İmralı Tartışması, Dem Parti, CHP ve M..

Süreçte iktidar tarafından bugüne dek somut bir adım atılmamış oluşunu hatırlatanlara karşı, “Onun da zamanı gelecek” demek süreci toplumsallaştırma ve açıklık çizgisinin dışına çıkmaktır. Adeta ortalığa bir ateştopu yuvarlandı ve onun gidip CHP’..

Devamı..

Frankenstein’dan Drakula’ya Ölümün ve ..

M. R. Granatino

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024