Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Temmuz 2020

Öykü

Gönül Geçen

Mehmet Dinç

Paylaş

4

2


Esnaf ve sanatkârlar odasının büyük salonunda oturuyorum. Kayıt sırasını banka sistemi gibi yapmışlar. Bir elimizde fiş, gözlerimiz kapının üzerindeki monitörde. Mesai bitmeden sıra gelir mi?  İyi de, sıra gelecek gibi değil. Monitörde bir rakam atarken her defasında üç beş kişi giriyor içeriye. Kapıda bekleyen görevliye ilişiyor gözüm. Hüseyin’e çok benziyor. Yüz yapısı neredeyse aynı. O mu acaba? Yok değil galiba. Benim kuruntum. Bu adamın saçı bıyığı var; üstelik Hüseyin’in devcileyin göbeğine karşın bu adamın göbeği yok.

Adam yine açıyor kapıyı. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir görmüşlüğüm yok Hüseyin’i. O değilse? Çuvallarım şimdi? Kapının önünde karmaşa çıkaranlara bağırıyor. Sesi… Vallahi bu o. Karın boşluğundan yükselen sesini nerede olsa tanırım.

“Hüseyin Bey merhaba,” diyorum. Arkamdaki pencereden içeri vuran ışık gözlerinin kamaşmasına neden oluyor. Yerimden kalkıyorum. “Benim yahu Sedat, muhasebeci Sedat.”  Şimdi tanıdı galiba. Kapının önünde bekleyenleri azarladıktan sonra nasıl kıvıracak diye merak ediyorum. “Sedat Bey, sıranız geldi,” diyor. Oradakiler Hüseyin’in kocaman bir yalan söylediğini anladılar mı? Utana sıkıla kalkıyorum. Aralanan kapıya yaklaşırken bir daha bağırıyor Hüseyin. “Güvenlik!” Kapının ardında duran güvenlik görevlisi yanımızda bitiveriyor. Bekleme salonunun arka köşesindeki koltuklarda oturan genç çifti işaret ediyor görevliye. “Sevişme mesafesinde duruyorlar. Onları dışarı at,” diyor.

Neyse ki o karmaşadan sıyrılıp içeri girmemle kapıyı kapatıyor Hüseyin. “Saç mı ektin?” diyorum fişi uzattığımda. Küçük kâğıt parçasına bakarken yana doğru büzdüğü dudaklarından işin ehli bir “nıç” sesi çıkıyor. “Seninki kredi başvurusu,” diyor. Endişemi belirtme gereği duyuyorum. “Geçen seferki gibi olmasın. Başvurumu işleme bile koymamışlardı,” diyorum. “Ne zaman gelmiştin?” diye soruyor. “Üç ayı aşkın bir zaman önce,” diyorum. “ O zaman başka birimde çalışıyordum.” Tekrar fişe bakıyor; “Sedat, karım, beni sevgilimle bastı,” diyor. Bir an sustum. Şimdi ne demeli ki?

Koridorda dolaşan bir kadına ilişiyor gözleri. “Orada ne geziyorsun,” diye gürlüyor. Birisiyle konuşurken başka bir şeyle ilgilenmez mi. Bu huyuna da bitiyorum Hüseyin’in.  Kadın, ne bağırıyorsun der gibi kaşını çatıyor. Esmer tenine yakışan belirgin bir ben var sağ yanağında. Burnu hafif kalkık, çene yapısı biçimli, dikkatle bakıldığında hoş birine benziyor. Kadının yanına gidiyor. Konuşurlarken ses tonu alçalıyor. Buna karşın kadının tavrı yumuşuyor sanki. Saat ilerliyor. Altı yedi adımda yanı başlarında bitiveriyorum. “Hüseyin,” diyorum, “mesai bitmeden şu işi bitirsek ya.” “Seninkini hallederiz,” diyor. Sonra da kadına sosyal yardım için getirdiği belgelerin eksik olduğunu söylüyor. “Yine de yarın bir çaresine bakarım,” diyor.  Kadının gözlerinde pası gittikçe silinen bir parlaklık beliriyor. Hüseyin’i yola getirmiş gibi, “Teşekkür ederim,” diyor gülümseyerek. 

Bana dönüyor Hüseyin. “Üçüncü kapıdan içeri gir.” İşleme konmayan başvurumdan bu yana temkinliyim. “Emin misin?” diyorum. “ Esnaf kredisi değil mi?” diye soruyor. “Evet,” diyorum. Tamam orası. Duraksadığımı görünce celalleniyor, “işimi bana mı öğreteceksin.”  Hüseyin’in böyle de bir huyu var. Üstüne gidildi mi hemen de sinirlenir. Gönlünü almam lazım şimdi. “Tamam. Sinirlenme yahu.” Gösterdiği odaya doğru yürüyorum.

İşlemlerim kısa sürüyor, “Şimdi ne olacak?” diye soruyorum memura. “Senlik bir şey kalmadı,” diyor. Sonra saate bakıyor. “Başkan gitmiş olmalı. Kredi onayın yarına kaldı.” Teşekkür edip dışarı çıkıyorum. Danışma odasında buluyorum Hüseyin’i. Bilgisayarın başında okey oynadığını görünce geldiğimi duyurmaya çalışıyorum; “sağ ol Hüseyin. Sen olmasaydın başvuru yarına kalırdı.” Gözü ekranda. “İşin var mı?” diye soruyor. İşim var desem huylanır şimdi. “Yok sayılır,” diyorum. “Canım sıkkın. Hazır mesai bitmişken biraz dolaşalım,” diyor.

Bir süre konuşmadan yürüyoruz. Giderek yükselen bir pişmanlık var içimde. Ne işim var şimdi burada, diyorum içimden. Zaten varlığımdan habersiz yürüyor. 

Hava kararmaya yüz tutmuşken kaldırımın bir yerinde yokuş yukarı labirent gibi kıvrılan merdivenlere sapıyoruz. Sokak lambaları olmasa basamakları seçmekte zorluk çekeceğiz. Bir yerden sonra nefes nefese kalıyorum. “Biraz dinlenelim,” diyorum. O etkilenmemiş gibi üç basamak yukarıda duruyor. Gömleğinin cebinden sigara paketini çıkarıyor. “İçer misin?” diyor. O halde nasıl içilecekse, Allah’ın belası tiryakilik işte. “İçerim,” diyorum. Sigara içince bütünüyle içine kapanıyor. Son nefesi çekerken, Hadi devam edelim,” diyor.

Basamakları tırmanırken, bir yerde yarım dönüp, “Taş Konağı biliyor musun?” diyor. Üstünlük tasladığı bu havaları var ya. Canım iyice sıkıldı şimdi. Kestirip atıyorum, “Yok,” diyorum. Düze çıktığımız kaldırımın bir yerinde karşımıza çıkan ara sokaktan aşağı iniyoruz. İlk dönemeçte beton yapıların arasına sıkışmış iki katlı taş konağın kemerli kapısından avluya giriyoruz.

Bıyıkları, esmer yüzünde kömür lekesi gibi duran atkuyruğu saçları jöleli orta yaşı geçkin bir garsonla karşılaşıyoruz. “Hoş geldin Hüseyin abi,” diyor. Kubbemsi tavanı yüksek geniş bir salona geçiriyor bizi. Sahneyi çaprazdan gören duvara yakın bir masaya götürüyor.

Ceketini sandalyenin arkalığına asarken, “Daha önce gelmiş miydin buraya Sedat?” diye soruyor. “Gelmedim,” diyorum. Garson, dilimlenmiş peynir, roka, yeşil zeytin, cacık, karalâhana bir de yetmişlik rakı getiriyor masaya.

Gözüm mini straplezler giymiş kadınlara çarptıkça içimdeki pişmanlık geçiyor sanki. Hüseyin sigara paketini burnumun dibine kadar uzatıyor. “Yak,” diyor. “Bu defa olmaz,” diyorum. “Hep senden mi içeceğiz.” Israr edince paketten bir sigara çekiyorum. İlk kadehleri boğazımıza yuvarlarken, “Yatakta bastı,” diyor. Dudaklarımın kenarına yapışan ıslaklığı elimin tersiyle siliyorum. “Çıplak mıydınız?” diyorum. Başı önüne düşüyor. Sorduğum soruya bak şimdi. Masaya bıraktığı telefonunun ekranını parmağıyla kaydırıyor.

Dar bir platform üzerinde duran sahneye bakıyorum. Nota sehpası, mikrofon ayaklığı, sanatçı sandalyesi terk edilmiş gibi duruyor. Aram Tigran banttan şarkı söylüyor; Te ez kalkirim bi ciwanî*. Etrafta şen şakrak gürültüler var. Arka taraflarda bir adam sözleri anlaşılmayan şarkılar mırıldanıyor. Hüseyin’in ruh hali bana da geçti sanki. Bardağın dibinde kalan bir gıdım rakıyı kafama dikiyorum.

Başını telefondan kaldırıyor. “Yirmi gündür eşimle aynı evde kalmıyoruz. Ondan ayrılamam,” diyor. “Özür dile,” diyorum. “Bir daha yapmayacağına söz ver. Bir şans iste. Hem ortada çocuklar var.” Gözlerimin içine bakıyor. “Bilmiyormuş gibi bir de sen bu konuyu açma gözünü seveyim. Sanki kusur bendeymiş. Çocuk olmuyor işte.” Başı önüne düşüyor yine. Yarasına bastım galiba. Şimdi ne demeli ki. Bilmiyordum desem? Susuyorum.  

Apartman topuklu ayakkabılarıyla bir kadın geçiyor yanımızdan.  Ardında iğde kokusu bırakıyor. Gözümü kadından alıp Hüseyin’e dönmem uzun sürmüyor.  Sigarasının ucuyla kül tablasını eşeliyor. Kırdığım potu düzeltmeye çalışıyorum. “Barışırsınız, sonuçta kaç yıllık evlisiniz,” diyorum.  Bir şey söylemekte kararsızmış gibi tereddüt ettikten sonra: “Gülistan’dan ayrı geçen her gün ömrümden yılları eksiltiyor.”  Sarhoş işte. Karısının ismini hatırlamıyor.  Hep üstünlük taslayan Hüseyin’in yanlışını yakalamışım gibi gülümseyerek, “Gülnisa,” diye düzeltiyorum eşinin adını. “Gülistan sevgilim,” diyor. Hangi duyguma tercüme olduğunu çıkaramadığım şaşkın bir, “haaa,” kelimesi çıkıyor ağzımdan.  “Karım ona çok kötü davrandı. Ayrılamam ondan.” Gözlerini gözlerimden kaçırıyor sonra. Tekrar telefonu kurcalamaya başlıyor. “Âşık olmuşsun. Aşk mantıklı ve hoşgörülü olmayan bir duygu,” diyorum. Kısa bir süreliğine gözleri parlıyor.

Garson, buğusu tüten sıcak fıstık tabağı getiriyor ortaya. Kül tablalarını boşaltıyor.  Temiz olanlarla değiştirdiği bardaklara rakı dolduruyor. Rakıya su katıyor Hüseyin. “Gülistan istedi diye saç ektim, göbek erittim. Bir şans daha verse ne olur Sedat?”  Ne diyebilirim ki şimdi. Bardağımı kaldırıp onunkiyle tokuşturuyorum. “Mutluluğuna,” diyorum.

Dudaklarına götürdüğü bardağı masaya bırakırken suratı ekşiyor. Ucu sivri burnu, üst dudağına yapışıyor. Cacıktan bir kaşık alıyor.  “Hep ben konuştum,” diyor. “Biraz kendinden bahset. Sen neler yapıyorsun?” Ne demeli ki şimdi.  Hasta anacığımla yalnız başımıza yaşadığımızı söylesem, gün içinde mükelleflerimle ilgilenmekten başka bir şey yapmadığımı anlatsam, eli yüzü düzgün bir kısmet çıkarsa evlenmek istiyorum desem. Çok mu uslu durmuş olurum? Bu düşünceleri tek kalemde siliyorum kafamdan. “Kadınları anlamak zor,” diyorum. “Hayatımızın içine ediyorlar böyle.”

Telefonu kulağına götürüp birini arıyor. Karşı taraf açmadı galiba. Telefonu masaya fırlatıyor.  Sevgilisini aradı her halde. “Yok, onu aramadım,” diyor. İçimden geçenleri bakışlarımdan mı anladı.  “Nasıl anladın?” diyorum. Tahmin ettiğim gibi bakışlarımdan anlamış. “Sümeyye’yi aradım. Bugün mesainin bitimine doğru kurumun salonunda konuştuğum kadın, eski sevgilim.”  “Çok karizmatiksin Hüseyin,” diyorum. Başım tatlı bir sarhoşluk içinde.

Saate bakıyorum. Geç oldu. Bardaktaki son rakıyı mideye indirmekte acele ediyorum. Hüseyin’i eve davet etsem mi? Kadeh arkadaşı olduk ne de olsa. “İstersen bu gece bizde kal,” diyorum. Yine içine gömüldü. “Bilmem ki,” diyor. “Ablamda kalıyorum ama.” “Ablana bu kafayla gitme şimdi. Yarın birlikte çıkarız evden.” Teklifimi kabul etti galiba. “Son olarak birer bira içelim,” diyor.   

Garson bira bardaklarıyla birlikte, bir kâse yerfıstığı getiriyor. “İyi ki karşılaştık,” diyor Hüseyin. “Yoksa içim içimi yerdi.” “Şerefine,” diyorum bardağımı kaldırarak. Telefonu çalıyor. Ekrana bakınca sıkıntılarını dağıtan bir sevinç gelip yüzüne yapışıyor. Kısık sesle, “Sümeyye,” diyor. Dudaklarına götürdüğü işaret parmağıyla sus imi yapıyor. Sümeyye kiminle olduğunu soruyor galiba. Bana göz kırpıyor. “Yalnızım,” diyor. Söylediğine kendi de inanmış gibi sandalyeye seriliyor. Bir daha göz göze geldiğimizde, elimde bira bardağı rahat ol dercesine başımı yarım eğiyorum. “Müzik mi? Evet, evdeyim,” gibi bir şeyler geveliyor. Tekrar bana bakıyor. Sonra ayaklanıyor, dış kapıya yöneliyor. Dönüşü uzun sürmüyor. Yüzünde bahar tomurcukları açmış. Birayı iki solukta kafaya dikiyor. “Hadi gidelim,” diyor. Adisyona uzanmaya davranıyorum. Eliyle elimin üzerini kapatıyor. “Ben seni davet ettim Sedat,” diyor.   

Anneme haber verseydim keşke. Geç oldu. Uyumuştur. Pijamalarımdan birini veririm ona. Giyer mi? Aynı odada uyuruz. Memnun kalmazsa? “Kalır,” diyorum içimden. Kafayı vurduk mu yatarız. “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diyorum. “Ne gibi?” diye soruyor. “Sigara, permatik gibi.” “ Yok,” diyor.

Çakır keyif oldu galiba. Adımları esrik. “Sümeyye has kadındır. Ben kral oluyorum, o da kraliçe,” diyor. “Has kadındır,” diyorum tanıyor muşum gibi. Kaldırımın bir yerinde duruyor. “Hadi ben ayrılıyorum,” diyor. “Bize gitmeyecek miydik?” diyorum.  “Sümeyye, kralın teşrifini bekliyor koçum,” diyor sağ eliyle boyuna göre kısa gelen ensemden çekiştirerek. O anda nereye gideceğimi unutmuşçasına bir yalnızlık duygusu gelip göğsüme çörekleniyor. “Peki, ben nereye gideceğim,” diyorum Hüseyin’e. Giderek uzaklaşan sesini duyabiliyorum, “Bu yollar bedel ister. Sen eve dön koçum,” diyor. Bir süre arkasından bakıyorum. Cismi giderek küçülüyor. Orada durmamın bir anlamı kalmıyor.  Herkes yüzünü döndüğü istikamete doğru yoluna devam ediyor.     

*Gençliğimi heder ettin.

YORUMLAR

Nazan Çinko

Çok hoş bir öykü. Adamın yalnızlık duygusunun hissettim. Elinize sağlık.

13 Temmuz 2020

Derya Polat

Harika bi öykü👏

14 Temmuz 2020

Öne Çıkanlar

Yazarların yazma uğraşıyla ilgili alış..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şule Kaynar

27 Kasım 2025

Sibel Türker'in Kadın Karakterleri: Gü..

“Elim ateşten korkmuyor,Ülkemin bütün kadınları gibi tırnaklarım kütAteşten sıcak bir tencereyi yanmadan alabilirimKöz basarım yüreğime.Yüreğim nasırlarıyla umudu koruyor,Bir küçük ışıltıyla baharı bekleyenÇekirdek ateşten korkmuyor.”–..

Devamı..

Roman ve Öyküde Karakter Gelişimi

S. G. -. J. Smith

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024