Sheridan Le Fanu'nun yazdığı Carmilla olmasaydı Dracula gibi kült romanlar asla yazılamazdı ve vampirleri içeren popüler kültür bu denli zengin olmazdı.
Gotik romanlar 1700’lerin ortasında yazılmaya başlandı ve gotik türü 1800’ler ile 1900’lerin başlarında popülerliğini sürdürdü. Gotik romanların ortak özellikleri (yalnız başına kalmış başkarakter, cesur bir kahraman, zor koşullar altındaki kadın karakterler, şeytani kötü karakter, eski bir şato ya da gotik mimarisine sahip herhangi bir mekân) olmakla birlikte, birbirinden ayrılan özellikleri de çoktur. Birçok gotik eser; korku, romans ve gizem türlerinin bir araya gelmiş halidir.
Listede tanıdık isimler yer almakla birlikte, henüz Türkçeye çevrilmemiş ya da hakkettiği popülariteye erişememiş eserler de bulunuyor. Eserler açıklanırken gotik türün tarihi gözler önüne seriliyor.

Otranto Şatosu, Horace Walpole
Gotik türünü başlatan kitap olarak bilinen Otranto Şatosu 1765’de yayımlandı. Roman, ortaçağ kültürünü ve 1700’lere dek birikmiş dehşeti yansıtıyordu. Hikâye kasvetli Prens Otranto (Manfred) etrafında dönüyor. Manfred, oğlu ile evlenen Isabella’ya âşık oluyor ve onunla evlenmek istiyor. Roman oğlunun, önceki Otranto prensinin heykeline ait devasa bir kaskla ölümüne ezilmesi ile başlıyor. Roman boyunca şatonun kendisi kötülüğü alt edinceye kadar uğraşıyor. Strawberry Hill’deki evini gotik bir binaya dönüştüren Walpole gotiğin doğaüstü olanı, zaman zaman gizemli antik unsurlar içerdiğini keşfetmişti. Gotik, kahramanları korkunç ve ıssız binalara çekiyordu. Otranto Şatosu’nda da resimler kendi kendine oynar, kapılar kapanıp açılır ve büyük bir şövalye koridorlarda belirebilir. Walpole romanının hikâyesini yazarken gördüğü bir rüyadan esinlendiğini öne sürdü: “Tek hatırlayabildiğim çok eski bir şato içinde bulunduğum ve merdivenlerin en tepesinde zırh içinde bulunan kocaman bir eldi. Akşam yazmaya koyuldum, ne yazmayı amaçladığımı bile bilmiyordum.”

The Mysteries of Udolpho (Udolpho’nun Gizemleri), Ann Radcliffe
1790’larda yazarlar, Walpole’un daha önce hayalini kurduğu şeyleri (mekân ve doğaüstü unsurlar arasındaki ilişki) tekrar keşfetti. Ann Radcliffe bu yazarlardan biriydi. 1794’te yayımlanan The Mysteries of Udolpho adını kurgusal bir İtalyan şatosundan alır. Radcliffe de Walpole gibi aristokratik bir kötü kahraman (Montoni) yarattı. Romanın kahramanı Emily, babasının ölümünden sonra teyzesinin eşi olan Montoni tarafından hapsedilir. Mirası ona verilmez, bunun üzerine bir de garip olaylar gerçekleşmeye başlar. Emily şatonun gizemini çözmeye koyulur. Radcliffe’in bütün romanları yabancı ülkelerde geçer ve mekânı anlatan uzun betimlemelerle doludur. Udolpho ise Apennine Dağları’nın arasında bulunur. Radcliffe bu tarz mekânları gezi kitaplarından almıştır. O zamanlar yazarlar gotik türü popüler olduğu için kitaplarının başlığının altına açıklama olarak “gotik”i iliştirirdi ve alt başlığa “romans”ı eklemekten kaçınmazdı, çünkü okurlar bu tarz heyecanlı hikâyeler okumayı çok severdi. Hatta Minerva Yayınevi ve diğer birçok yayınevi hevesli okurlara bu yeni türü ulaştırmak için büyüme yoluna gitti.

Carmilla, Sheridan Le Fanu
Yazılan ilk vampir konulu eserlerden biri, hatta kadın bir vampirin kahramanı olduğu ilk vampir hikâyesi olan Carmilla’nın yazarı İrlandalı Le Fanu, psikolojik hayalet öykülerinin de ilk yazarlarındandı. Carmilla’yı önemli kılan yalnızca güçlü bir kadın kahramana sahip olması değil, aynı zamanda LGBTQ+ unsurlara yer vermesidir. Novella, The Dark Blue isimli bir dergide tefrika halinde yayımlanıyordu. Ondan yirmi altı yıl sonra yayımlanan Dracula ile kıyaslandığında pek fazla üne kavuşmasa bile, Carmilla olmasaydı Dracula gibi kült romanlar asla yazılamazdı ve popüler kültür bu denli zengin olmazdı. Kontes olması dışında Carmilla, Dracula ile benzer özellikler gösteriyor: Beslenme şekilleri, güçleri (şekil değiştirme gibi) ve öldürülme biçimleri neredeyse birebir aynı. Ancak ikisi arasındaki en büyük fark, Carmilla’nın bir LGBTQ+ ikonu olması. Ne yazık ki Le Fanu yaşadığı çağın kısıtlayıcı yapısı yüzünden Carmilla ile kadın karakterin arasındaki ilişkiyi nispeten üstü kapalı anlattı, hatta ilk versiyonlarda lezbiyen ilişkiye gönderme yapan her şey kitaptan çıkarılmıştı. 1960-70’li yıllarda kitabın filme uyarlanması bu durumu değiştirdi. Çağdaş vampir romanı yazarlarından Anne Rice, bu novellanın en iyi eserlerini yazmasında büyük rol oynadığını belirtti.

Şeytanın Gizli Yüzü, Matthew Gregory Lewis
Madrid, İspanya’da geçen roman güçsüz ruhlara sahip din adamları ve kötülüğün arketipsel bir hikâyesi olarak karşımıza çıkıyor. Gotik edebiyatın unsurlarından yararlanıyor, ancak bu unsurları güç ve ahlak konularıyla harmanlıyor. Şeytanın kılık değiştirmiş hali olan Rahip, Ambrosio adında İspanyol bir rahibi, daha sonra kız kardeşi olduğu ortaya çıkan kadına tecavüz edip onu öldürmesi için ikna etmeye çalışıyor. Roman din adamlarının kötü yönlerini ele aldığından 1796’da yayımlandığında çok ses getirdi. Lewis’in çağdaşı Samuel Taylor Coleridge romandan nefret ettiğini ama aynı zamanda romanı okumaktan zevk aldığını belirtti.

Frankenstein, Mary Shelley
Muhtemelen herkesin bildiği üzere Shelley, Frankenstein’ı 1816’da Lord Byron ve arkadaşları, Lord Byron’ın Cenevre’deki villasında toplandıklarında yazdı. İyi bir korku hikâyesi ortaya koymaları gerekiyordu ve Mary Shelley bundan çok daha fazlasını yaptı. Frankenstein bazılarına göre bilimkurgu türünde yazılmış ilk romandır. Shelley’nin bilime olan merakı romandaki fantastik öğeleri yarattı. Roman aynı zamanda dehşeti, gücü, yalnızlığı, cinayet ve ölümü, iyilik ve kötülüğü bir araya getirdi. Bu da onu eşsiz bir gotik roman yapıyor. Shelley’nin romanı, bilimsel keşiflerin hem merak hem korku uyandırdığı insanlardan, çoğunluk tarafından kabul edilmiş ahlak kurallarını, gelenekleri ve inşa edilmiş değerleri terk etmesini istiyor. Böylece, 1818’de yayımlanan Frankenstein 1754’ten beri yaşayan gotik türüne yeni bir soluk getirdi: Kendi “ikizi” tarafından takip edilen/kendisinin aynısıyla karşılaşan kahraman motifi. Bu motif Doktor Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi’nde de karşımıza çıkıyor.

"Usher Evi’nin Çöküşü", Edgar Allan Poe
Poe yukarıda bahsi geçen motifi kullanan yazarlardan biriydi. Ortaçağ mekânlarını, şato ve eski evleri, yozlaşmış aristokratları ele alan birçok eser yazdı: Bu unsurlar psikolojik durumları irdelemesinde yardımcı oldu. Poe gotik türüne hayranlık duyuyordu çünkü korku onu büyüleyen bir şeydi. Gotik türü alıp korku türüne çevirdi: Deliliği gotik türün içine yediren Poe’nun kendisidir. “Usher Evi’nin Çöküşü” Poe’nun yazdığı, korku unsurları içeren onlarca kısa öyküden biridir. Hikâye, isimsiz anlatıcının arkadaşı Roderick Usher’dan hastalığının detaylarını anlatan ve ondan yardım isteyen bir mektup almasıyla Usher’ın evine gitmesiyle başlıyor. Poe’nun öyküsü bir gotik eserden beklenilecek her şeye sahip: Yok olmakta Usher ailesinin, çökmenin eşiğindeki ev tarafından temsil edilmesi, ölüm, gizem ve entrika. Aile sırları ve kıskançlık, bu tüyler ürperten karanlık öykünün zeminini oluşturuyor ve okurun aklını kurcalamayı bırakmıyor.

Uğultulu Tepeler, Emily Brontë
Uğultulu Tepeler’in başlarında, hikâyenin anlatıcısı Lockwood kar yağışı nedeniyle Heatcliff’in evinde kalmak zorundadır. Cathy’nin günlüğünü bulur ve okumaya başlar. Lockwood, Heatcliff’e şakayla karışık, Uğultulu Tepeler’in perili olduğunu söyler. Roman, ev/mekân kavramına odaklanan gotik türüne bu bağlamda bir yenilik katar: Bir evin içine girmek orada daha önce yaşayanların hayatlarının içine girmek demektir. Emily Brontë, Catherine aracılığıyla kadınların 1800’lerde karşılaştıkları sorunların altını çizerek kadın gotik alt kültürünün gelişmesine yardımcı oldu.

Dracula, Bram Stoker
1897’de yayımlanan Dracula "gotik türü tanımlayan eser" olarak biliniyor. Birçok karakterin bakış açısından anlatılan ve olayları aktarmak için farklı yazı türlerini kullanan (günlük, mektup ve fonograf kayıtları gibi) Dracula film uyarlamaları sayesinde popüler kültürün önemli figürlerinden biri oldu. Dracula’nın hikâyesi, romana adını veren Kont Dracula’ya odaklanmaktansa onun “avlanmasına” odaklanıyor. Dünyanın en ünlü vampiri Dracula “kirletilmiş” İngiliz kanının metaforu olarak karşımıza çıkıyor. Böylelikle av, yozlaşmanın kökenini kurutma mücadelesine dönüşmüş oluyor. Şiddetli sahneler, cinsel gerilim ve vampir gizemleri ile örülü roman ilk yayımlandığında Stoker’a fazla para kazandırmamıştı.

Dorian Gray’in Portresi, Oscar Wilde
Oscar Wilde’ın eserleri çoğunlukla kısa kurgu ve düzyazıdan oluşurdu, Dorian Gray’in Portresi yazarın tek romanıydı. Romanın hikâyesi bir nevi şeytanla anlaşma yapan Dorian Gray’i konu alır: Arkadaşı Basil Hallward’ın yeptığı resim yaşlanırken Gray genç kalmaktadır. Dorian’ın egosu ve deliliği sınırları aşar, kendini hedonistik bir hayata adayan Dorian şiddet dolu bir gidişata sürüklenir. Dorian Gray ne bakımdan gotiktir? Öncelikle, şeytanı bir sembol olarak kullanması gotik romanlarda sık sık karşımıza çıkan bir özelliktir. Dorian, Lord Henry tarafından (aynı Lewis’in romanında olduğu gibi) baştan çıkarılır. Romandaki gotik unsurlar şöyledir: Açıklanamayan olaylar, geri planda kalsa da kurtulmayı bekleyen bir kadın figürü, kötü amaçlar uğruna kullanılan bilim ve doğaüstü durumlar. Belki de Dorian Gray’i korku-gotik değil, psikolojik-gotik bağlamında incelemek daha doğru olacaktır.

Doktor Jekyll ve Mr. Hyde'ın Tuhaf Hikâyesi, Robert Louis Stevenson
Robert Louis Stevenson, bu klasik gotik romanı kokain kullanırken yazan İskoçyalı bir yazardı. Roman, insan kişiliğindeki iyiliği kötülükten ayırması beklenen bir ilacı yutup değişime uğrayan Doktor Henry Jekyll’ın hikâyesini anlatıyor. Söylentilere göre Stevenson 1886 tarihli romanı üç günde yazdı, ancak karısının eleştirileri yüzünden ilk taslağı yaktı. Roman gotik, korku ve polisiye türlerini bir araya getiriyor. Tuhaflıklar hakkında yazan (Arthur Machen gibi) yazarları fazlasıyla etkiledi. Bilimsel gelişmeler ve Victoria Dönemi arasındaki ilişki eser boyunca vurgulanıyor. Doktor Jekyll ve Mr. Hyde birçok sırı barındıran karanlık Londra’da geçiyor. Anlatıcı ise olaylara dışarıdan bakan bir avukat, Doktor Jekyll’ın arkadaşı.

Melmoth the Wanderer, Charles Maturin
1820’de yayımlanan, İrlanda gotik geleneğinin temsilcisi olan roman, bazıları tarafından şimdiye dek yazılmış en iyi gotik roman olarak kabul edilir. Scott, Thackeray ve Baudelaire de dahil olmak üzere, 19. yüzyılın en önemli yazarlarından bazılarını derinden etkiledi. Balzac Melmoth’u; Moliere’nin Don Juan’ı, Goethe’nin Faust’u ve Byron’ın “Manfred”i ile bir tuttu. Maturin’in akrabası Oscar Wilde cezaevinden tahliye edildikten sonra sürgüne gönderilirken Sebastian Melmoth ismini sembolik olarak kullandı.
Salathiel the Immortal (Ölümsüz Salathiel), George Croly
Adı unutulmaya yüz tutmuş olan Rahip George Croly, Stoker ailesinin arkadaşlarındandı. 1829’da yayımladığı romanın kahramanı Salathiel ile Dracula arasında benzerlikler göze çarpıyor. Salathiel, İsa’nın ölümünden sorumlu çeteye öncelik ediyor. Croly de Maturin gibi bir din adamıydı.
Varney the Vampire or the Feast of Blood (Vampir Varney ya da Kan Bayramı), James Malcolm
1847’de yayımlanan roman, sekiz yüz sayfayı aşkın kafa karıştırıcı bir hikâyeden oluşuyor. Ancak roman sayesinde birçok vampir arketipi oluşturuldu. Orta Avrupa kültüründen gelme aristokrat vampir karakter Varney muhtemelen ilk önemli fantastik macera hikâyesine konu oldu.
Kaynak: Guardian, Interesting Literature






