Kim bilir, belki de artık yazarın kamera arkasına geçme zamanı gelmiştir. Veba Geceleri vesilesiyle geçmişte hayalini kurduğu ressamlık mesleğinin devamı niteliğinde, yönetmen Orhan Pamuk’un ilk filmini izleme fırsatını da yakalarız.
Felaket olarak adlandırdığımız salgın hastalıklar, toplumları ters yüz eden, stratejik önemi büyük siyasi ve sosyo-ekonomik değişimleri de beraberinde getiren mucizevi dönemlerdir aslında.
165-180 yıllar arasında yaşanan ve Roma İmparatorluğu’nda tahminen 5 milyon insanın ölümüne sebep olan Antoninus Salgını, güçlü Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlara yaptığı zulümün sona ermesine zemin hazırlamış ve hatta Yahudilerin de resmi statü kazanmalarına vesile olmuştur. 541–542 tarihli Justinyen Vebası ise dönemin iki büyük gücü Doğu Roma ve Sasanî İmparatorluklarına büyük darbe indirmiş ve İslam dininin yayılmasına zemin hazırlamıştır. 1346-1353 yıllar arasında yaşanan Kara Veba salgını ise Avrupa’nın güç kazanmasını geciktirerek Osmanlı İmparatorluğu’nun genişlemesinin önünü açmıştır. 1520-1570 arasında, bugün Meksika adıyla anılan topraklarda yaşanan Cocoliztli Salgınları, Brezilya’dan Kanada’ya kadar Amerika kıtasının tamamına yakınını etkilemiştir. Amerika yerlilerinin topraklarını işgal eden İspanyollar sonrasında San Francisco şehrini kurarken, salgın, Fransızların da işgallerini kolaylaştırmış ve Fransızlar 1524’de New York’a yerleşmeye başlamışlardır. 1918-1920 tarihleri arasında Avrupa kıtasında yaşanan İspanyol Gribi, I. Dünya savaşından galip çıkan İtilaf Devletlerini güçsüzleştirmiş, Osmanlı İmparatorluğu gibi savaştan yenik çıkmış devletler üstünde, istedikleri düzeni kurmalarında önemli bir engel oluşturmuştu. 1920’de salgın biterken Milli Mücadele örgütlenmesini tamamlamış, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni kurarak zaferin taşlarını çoktan döşemişti. (1)
Toplumsal bazda büyük dönüşümlerin zeminini hazırlayan salgınlar,
insanlık hallerinin en kırılgan ve istisnai durumlarının yaşandığı dönemlerdir de. İşte bu yüzden salgınlar, sanatın her dalında eser üreten yaratıcıların da daima ilgi odağında yer almıştır. Tiyatro oyunlarından kitaplara, resimden sinemaya… Salgın temalı eserler, sanatseverlerce de büyük ilgi görmüştür. Salgın dönemlerini anlatan kitaplara ünlü yönetmenler de kayıtsız kalamamıştır.
Sinemaya uyarlanan bu kitaplardan ilki, veba salgınına son vermek isterken kendinden gizlenen büyük sırrı (Babasını öldürüp annesiyle evlenmek) öğrenen Oidipus’un trajedisini anlatan Sophokles’in Kral Oidipus tragedyasıdır. İtalyan yönetmen Pier Paola Passolini (Oedipus Rex-1967) bu uyarlamadan sonra, 1971 yılında Giovanni Baccacio’nun, veba salgınından kaçıp bir kaleye sığınan 10 kişinin birbirine anlattığı cinsel içerikli hikâyelerden oluşan, yapı itibarı ile Binbir Gece Masalları’nı andıran kitabı Decameron’u da filme çekmiştir.
Orhan Pamuk gibi Nobel Edebiyat ödülü sahibi Albert Camus’nun, fareler ve onların feci ölüm tasvirleriyle başlayan kitabı Veba ise 1992 yılında ‘La Peste’ adıyla yönetmen ve senarist Luis Puenzo tarafından sinemaya aktarılmıştır. Veba, etkileyici dil derinliği ve alt metinde Nazi işgaline yaptığı göndermeler ile Puenzo’dan çok daha önce Andrei Tarkovsky gibi auteur yönetmenlerin de ilgi alanına girmiştir. Tarkovsky’nin Günlüklerinde yazdıklarına bakılırsa, ünlü yönetmenin Veba’yı filme çekmek istediğini görürüz.
Yazar ve yönetmen Ingmar Bergman, Dünya sinemasının başyapıtlarından 7. Mühür’de; Haçlı Savaşlarından dönen bir şövalyenin, Avrupa’da yaşanan veba salgınında ölen on binlerce insanı gördükten sonra Tanrı'ya olan inancının sarsılmasının ardından, ölüme meydan okuyarak onunla satranç masasına oturmasını ve nihayetinde oyunu kaybederek ölmesini anlatır.
Hakikatle Hayalin Sarsıcı Sarmalında Bir Salgın Kitabı
Orhan Pamuk’un, Sessiz Ev ve Beyaz Kale kitaplarında yazılacağının haberini verdiği Veba Geceleri 1901 yılında patlak veren veba salgını sürecinde, yeni bir ada/ulus devletinin; Mingerya’nın kuruluşunu konu edinen, polisiyenin temel izleklerini de takip ettiğimiz, çok anlatıcılı, siyasi coğrafya temelli bir tarihi roman. Romanda söz edilen Osmanlı Devleti ve Panislamizmin kurucularından Padişah II. Abdülhamit’in siyasi duruşu ve haleti ruhiyesi ne kadar hakikiyse, hayali olduğu iddiası ile hikâyesi anlatılan Minger Adası da o kadar hakikidir, kanımca!
Adadaki veba salgınını durdurmak üzere İstanbul’dan gönderilen Bonkowski Paşa’nın ardından Eczacı Nikiforo ve Doktor İlias’ın öldürülmesi ile polisiye bir romana da dönüşen Veba Geceleri’ni siyasi coğrafya temelli bir tarihi roman olarak nitelememin sebepleri: Veba illeti gibi adayı saran ulusalcı milliyetçi akımı doğru tanımlamak adına yazarın sunduğu detaylarda gizlidir. ‘Akva nukaru/Su şurada’ örneğinden anladığımız üzere, adanın kadim ve kendine ait bir dili vardır. Geçmişten olayların yaşandığı döneme ve sonrasına ait tüm siyasi dönüşümlerin yapısı, en ince detayına kadar anlatılır. Ve adanın neredeyse her santimetre karesi haritalandırılmıştır. Üstüne üstlük, coğrafi özellikleri adanın göğüne ve denizine pembe rengini veren mermerlerinden mis kokulu güllerine kadar tanımlanmıştır.
Ada imgesi yalnızlığı da anlatır. Bu bir toplumun yalnızlığı olabileceği gibi, bireysel anlamda insanın yalnızlığına ve tek başınalığına vurgu yapan bir metafordur da. İşte bu yüzden çok anlatıcılı Veba Geceleri’nin yaşandığı ada gibi insanları da çaresizce yalnızdır. Her türlü etkiye ve manupilasyona açıktır. Veba Geceleri’nin son kertede vardığı tarihsel süreç ise, insan eliyle, suni olarak çoğaltılmış şaşalı ancak altı boş duyguların tarihidir.
Pakize Sultan’ın kızının torunu Mina Mingerli’nin adası tüm anlatıcıların adasından farklı olsa da, o da romanını "Bu hem bir tarihi roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir..." (2), diyerek tanımlar. Postmodernizm (3) üstkurmaca biçimine uygun olarak metne müdahale eden yazar da, bir tarih kitabı okuduğumuzu unutmamızı istemiyor gibi bu bilgiyi yenileme ihtiyacı duyar:
Kitabımız en sonunda bir tarih kitabı olduğu için bu noktada gelecekten söz etmekte hiçbir sakınca görmüyoruz. (4)
Kitabımızın son sayfalarını kaleme alırken 1901’den sonra Osmanlı Devleti’nde cereyan eden pek çok büyük siyasi olayda sanki Minger İhtilali’nden etkiler, izler varmış duygusuna kapıldık. Belki de kendimizi küçük adamızın zengin tarihine fazla kaptırıp her şeyde ve her yerde Minger Adası’nı görmeye başladığımız içindir (5)
Padişah 4. Murat’ın kızı Pakize Sultan’ın ablasına yazdığı mektupların dili ve çizdiği resimler de tarihi bir roman okuduğumuzun kanıtıdır.
Ancak, üstkurmacada anlatıcının bile çok da önemsemeyerek ya da anlatacak hikâyelerini sınırlı bularak birkaç sayfaya sığdırdığı, mikropları dahi tanımayan ve haliyle hastalığın gökten ceza olarak geldiğine inanan, cehaletin ve din simsarlarının elinde sıkışıp kalmış insanların ada tasvirleri ise hepsinden farklıdır: Tıpkı Hıristiyan ve Müslüman mahellerinin arasındaki farklar gibi. Sadece adadaki veba salgını ve bir ulus devletin kurulmasının tarihi yoktur romanda. Hindistan’dan korkunç şartlar altında Hac yolculuğu yapmak amacıyla gemilere doluşan hacı adayları ve onları insandan saymayan sömürgeci İngiliz subaylarının, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflıklarını fırsat bilerek ele geçirdikleri ayrıcalıklar ile lüks bir yaşam süren Avrupalıların davranış kalıplarının da tarihi vardır. Veba Geceleri’nde Orhan Pamuk’un bizatihi kendisinin de olduğunu, diğer romanlarını okuyanlar tahmin edebilir.
“...1980’lerde bir dönem Nişantaşı’nda müzeye beş dakika uzaklıktaki evinden ha ada bir gelen tarihsever romancı Orhan Pamuk takıntıyla ziyaret ettiğini bana söylemiştir (6)
Orhan Pamuk, eserlerinde varlığını okuyucuya hatırlatmayı seven bir yazar. Tıpkı korku ve gerilim filmlerinin duayen yönetmeni Alfred Hitchcock gibi, Türk sinemasında Memduh Ün, Osman F. Seden, Kartal Tibet ve Ezel Akay gibi isimler de çektiği filmlerin yönetmen koltuğundan kalkıp oyunculuk yapanlar arasındadır. Orhan Pamuk’un yazar olmadan önce ressam olmayı arzu ettiği bilinmektedir. Dolayısı ile görünme arzusu kitaplarında varlığı karakter olarak sürdürmesine neden olur.
Orhan Pamuk’un görsel sanatlara olan düşkünlüğü, sadece geçmişinde ressam olmak istemesi ile sınırlı değildir. Pamuk yönetmen gözüyle yazan bir yazardır da. Orhan Pamuk’un diğer kitaplarında olduğu gibi, Veba Geceleri’nde de örneğine her sayfada sıklıkla rastladığımız detaylı anlatımlar bu fikrimizi desteklemektedir.
Örneğin: Öncenin Kolağası ve ilerleyen zamanların ada komutanı Kamil’in veba nedeni ile ölüme adım adım yaklaşmasını, bir ressamdan çok, hayal ettiği filmdeki görüntüyü kare kare planlayan bir yönetmen gibi özenle detaylandırmıştır Orhan Pamuk:
Komutan askerî kıyafetlerini giymiş, ayağına yaz günü hiç de ihtiyacı olmadığı halde çizmelerini geçirmişti. Doktor Nuri bunun bir an sokaklara çıkıp neferlerin önüne geçip savaşma azmi olduğunu düşündü ama aksini görüyordu: Komutan Kâmil’in değil savaşacak, nefes alacak hali yoktu. Alnı terliydi, güçlükle soluyordu. Doktor Nuri, Komutan’ın tıraş edildiği için kafasını oynatamayan biri gibi kendilerini gözleriyle takip ettiğini fark etti: Sonra gözü kendiliğinden Komutan’ın boynuna gitti. Komutan Kâmil’in boynunun sağ tarafında kocaman bir veba hıyarcığı çıkmıştı ve çok belirgindi. (7)
Bir Yönetmen Gözüyle Yazan Yazar
Yönetmen gözüyle yazan yazar Orhan Pamuk ile igili argümanları sunmadan önce, yazar gibi yöneten yönetmenlerin doğuşuna bir göz atmak gerekiyor.
Fransız sinemasının güç kaybetmesiyle, Fransa’da savaş dönemi boyunca yasak olan Amerikan filmlerine yönelik yoğun bir ilgi oluşur. Cahiers du Cinema (Sinema Defterleri) dergisi etrafında Andre Bazin önderliğinde toplanan bir grup genç film eleştirmeni, Hollywood filmlerine yönelik değerlendirmeleriyle sinemaya “yazar yönetmen” kavramını kazandırırlar. Dergide yayımlanan yazıların etkisiyle “Yaratıcı Yönetmenler” (politique des auteurs) olarak adlandırılan bir grup yönetmen özgün form ve içerikte ürünler ortaya koymaya başlar. Hatta Bazin’in liderliğinde hazırlanan manifesto ile Fransız “Yeni Dalga” akımının temelleri de atılmış olur.
Prof. Dr. Şükran K. Esen politique des auteurs kavramını, roman yazarı gibi film çeken yönetmenler olarak açıklıyor. (8)
Bir roman yazarı gibi film çeken yönetmenlerin karşısına "Bir yönetmen gibi roman yazan bir yazarın eserini çıkardığınızda" zorlukların olması çok doğal. Orhan Pamuk’un yazdıklarının nasıl görüleceği ile ilgili duyduğu endişeyi kendi cümlelerinden alıntılayalım:
"... asıl temel karar, kahramanları belirlemek, hikâyenin kimin-kimlerin gözlerinden “görüleceğini” (Henry James’in ifadesi) ya da anlatacağını saptamaktır. Karar değişiklikleri yazarı yorar, üzer..." (9)
D&R Instagram hesabında yayınlanan Oylum Talu moderatörlüğündeki sohbette Orhan Pamuk, yeni kitabı Veba Geceleri için "Kitabımın diziye veya beyazperdeye uyarlanmasını çok isterim ama kolay değil. Şimdiye kadar hiçbir romanım uyarlanmadı ve beğenmiyorum diye adım huysuza çıktı. Yapmak istiyorum ama çıtam çok yüksek. Bu çıtadan atlamak isteyenlerle konuşurum, bu romanım çok güzel dizi olur. Görüşmelere açığım ama çok karışırım. Güzel bir şey olsun isterim ve olacağını da zannediyorum" diyor. (10)
1991’de Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta yer alan 'Karlı Gecenin Aşk Hikâyeleri’ adlı bölümden esinle, yine senaryosu Orhan Pamuk tarafından yazılan ve Türk Sinemasının başyapıtlarından biri de sayılan Gizli Yüz adlı filminin yönetmeni Auteur Ömer Kavur, yaşadığı zorlukları TRT’de yayınlanan ‘Sinemamıza Hayat Verenler’ programında sorulan ‘Hazırlık veya yapım aşamasını göz önüne aldığınızda en zorlandığınız film hangisiydi’ sorusuna verdiği cevapla anlatıyor. ‘En zorlandığım değil ama en fazla emek verdiğim, en çok zamanımı alan film galiba Gizli Yüz’dü. Bir defa Orhan’la cebelleşmek kendi başına bir zorluktu. Onun yazdığı senaryoyu elden geçmek, onunla tartışmak hem çok hoş bir şeydi, hem de zaman zaman saç baş yolduran bir şeydi…’
Orhan Pamuk tarzında, kitabı ileride filme çekilirse diye, yönetecekmiş gibi yazan yazarların, yönetmenler açısından ne denli zorlu olduğunu Ömer Kavur böyle anlatmış. Şunun altını çizmek de önemli, çünkü Gizli Yüz, Orhan Pamuk’un yazdığı ilk ve tek senaryodur.
Yazar ve Yönetmenin Ruh Örtüşmesi
Edebiyat uyarlamaları yapan yönetmenler ve kitaplarının sinemaya aktarıldığını görmek isteyen yazarlar arasındaki ilişki; salgın hastalıkları anlatan kitaplarda gördüğümüz tarzda gerilimli ve ihtiraslı duygu iniş çıkışlarını içinde barındıran, aşk ve nefret arasındaki gerilim hattına gerili yaratıcılık ipinde, dengenin yakalanmaya çalışıldığı zorlu bir ilişkidir.
Yönetmenle yazar arasında bir ruh örtüşmesi olması gerekir mi? Bu soru, herhangi bir edebiyat eserini sinemaya uyarlayan yönetmenin kendine ilk sorduğu sorulardan biridir, diye düşünüyorum. Bir kitabı okuyan gibi, sinematografik olarak zihninde karelendiren yönetmenin, hangi karakter, olay, yer veya durumdan bir ana motif çıkararak eserini ortaya koyacağını kimse bilemez. Haritalarla anlatılan siyasi coğrafya temelli bir tarihi roman olarak gördüğümüz Veba Geceleri’nin bir yanında usul usul akan Vali Sami Paşa ve Marika aşkına ve adadan kaçmak isteyenlerin limanda toplaşmış göçmen kuşlar gibi çaresiz bekleyişlerindeki hayal kırıklıklarına odaklanabilir. İşte bu noktada belki, yazar ve yönetmen ortak akla sahip bir senariste dönüşerek filmin ana iskeletini oluşturmalıdır.
Öte yandan hayatını kaybetmiş bir yazarın eseri ise söz konusu olan, burada tamamen yönetmen sinemasından bahsetmek gerekir. William Shakespeare’in unutulmaz aşk romanı Romeo ve Jüliet’in, 1936 yılında Amerikalı yönetmen George Cukor tarafından yönetilen versiyonu ile, 1968 yılında İtalyan Franco Zeffirelli’nin versiyonunun arasındaki dil yakınlığı ile, 1996 tarihli Avustralyalı Baz Luhrmann’nın film dili arasındaki yorum farkları, yönetmen sinemasının izleyici üstündeki etkisini farklılaştırır.
Gerçeğin Göreceliği Hakkında Yorumlar
Usta yönetmen Akira Kurosawa’nın senaristlerinden de olduğu 1950 yılı yapımı Rashomon (11) 1952 yılında yabancı film Oscar ödülünü Uzak doğuya ilk kez getiren filmdir. Rashomon, bir sanat eserinin yorumunda olduğu gibi, gerçeğin de göreceli olduğuna dair yapılmış en önemli filmlerden biridir. Sinema literatürüne, “Aynı olayın, farklı kişiler tarafından farklı biçimde yorumlanması ya da aktarılmasına” olarak açıklayacağımız ‘Rashomon Etkisi’ adıyla geçmiştir. Rashomon’da gösterildiği gibi, aynı olayı yaşamış kişiler, kişisel geçmişleri, algılarındaki seçicilik, duygusal hassasiyetleri ve sosyo-kültürel farklılıkları nedeniyle, o olayı çok farklı şekillerde anlatabilir. ‘Belirli bir hikâyedeki gerçeklik, tamamen kişinin kendi öznelliğine bağlı olan bir şeydir.’ (12)
Rashomon’da olay örgüsü, üç ana mekân üzerinden kurulmuştur. Anlatıcı, dört farklı kişidir. Veba Geceleri’nde de farklı anlatıcılar var. Ancak biz anlatıcıların farklı yönetmenler olduğunu hayal edersek, Veba Geceleri, bir yönetmen tarafından değil de, aynı olayları kendine özgü sinemasal dille aktaran üç farklı yönetmen tarafından çekilebilir. Bu şekilde bir tarih romanı kimliğinden sıyrılması ise bir diğer fark olur. Veba Geceleri’nde anlatılan 3 farklı tarzdaki aşk ise ara bölümlere isim olarak kullanılabilir. Bunların hepsi birer fikir. Muhtemelen Orhan Pamuk hepsini hayal etmiştir çoktan.
Bu bağlamda ilerlersek, kitaptaki aşkları nasıl anlatmak lazım? Belki de sadece buna odaklanmak gerekiyor. Asil ancak kapatılmış Pakize Sultan ve Damat Doktor Nuri aşkı, yazar tarafından da anlatıldığı gibi çökmüş ancak hala aristokratik izlekler taşıyan karanlık bir dille, yönetmekten çok bırakıp gitmenin hayalini kuran Vali Sami Paşa ve Marika aşkı yazarın da tercih ettiği erotik detayları gizleyen siyah beyaz görsellerle, aklı başındalığıyla tüm okurları kendine hayran bırakırken, dinliği ile kendini soğutan Zeynep ve Kolağası Kamil ilişkisine damgasını vuran toplum mühendisliği çalışması ise western vurgusu da yapan Hollywoodvari bir tarzda… Ve belki de, 3 farklı uzun metrajlı film ile. Çünkü Veba Geceleri, tek filme sığmayacak denli detaylı sinematografik bir şöleni bize vaat ediyor.
Kim bilir, belki de artık yazarın kamera arkasına geçme zamanı gelmiştir. Veba Geceleri vesilesiyle geçmişte hayalini kurduğu ressamlık mesleğinin devamı niteliğinde, yönetmen Orhan Pamuk’un ilk filmini izleme fırsatını da yakalarız.
Kaynakça:
1- *Independent Türkçe, 16 Mayıs 2020, Prof. Dr. Ali. Arslan, Kocaeli Üniversitesi Tarih Bölümü
https://www.indyturk.com/node/180021/türkiyeden-sesler/salgın-hastalıkların-tarihi-dönüşümlere-etkisi
2- Veba Geceleri, Orhan Pamuk, Sf: 11, 2021, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.
3- Jale Parla, kitap-lık dergisi, sayı 216, Mayıs-Haziran 2021
Jale Parla, Veba Geceleri’ni postmodern olarak değil, modern epik olarak sınıflandırmaktadır:
...‘Veba Geceleri postmodern bir çerçeveden sunulmuş olsa da, ben onu modern epik olarak sınıflandırarak okuyacağım.’
4- age, sf: 101
5- age, sf: 506
6- age, sf: 513
7- age, sf: 399-400
8- ‘Sinemamızda Bir ‘Auteur’: Ömer Kavur. Şükran K. Esen, 2002, İstanbul, Alfa Yayınları
9- Gazete DuvaR, 8 Nisan 2021
10- BirGün Gazetesi, Kültür Sanat Sayfası, 08.04. 2021
11- https://www.imdb.com/title/tt0042876/
12- https://tr.nsp-ie.org/efecto-rashomon-7892






