Resimde kullanılan renkler, toprak ve su tonlarıyla, tıpkı insanın bu iki elementten oluştuğunu çağrıştırıyor.
Bir resme baktığımızda çoğu zaman boya ve renkleri görürüz, figürlerin duruşunu, fırçanın hareketlerini. Sonra etrafında dolanır, uzaklaşır tekrar bakarız. Orada bizi çarpan, durduran, bizi görünenden çok görünmeyenin peşinde sürükleyen imgeleri fark ederiz. Kullanılan imge yalnızca görülen biçimiyle değil, sanatçının deneyimlerinin, birikimlerinin görsel bir dile dönüşmüş halidir.
Görsel sanatlarda imge kullanımını, sanatçının zihninden geçenlerin (rüyalar, hayaller, inançlar, duygular vb.) bir haritaya ya da göstergeye dönüşmüş hali, diye tarif edebiliriz. Gösterge kavramı sanatın içinde olmazsa olmazlardan. En yalın haliyle gösterge için, başka anlamları içinde barındıran ama kendi dışında bir nesne ya da olguya gönderme yapan anlam taşıyıcısıdır, diyebiliriz. Yani görünenden görünmeyene, somuttan soyuta ya da bilinenden bilinmeyene doğru bir geçiş vardır. Sanatçı duygu ve düşüncelerini bu gösterge dünyasıyla anlatarak doğrudan değil, yan anlamlar üreterek sanatını oluşturur. Böylece, örneğin bir fotoğraf ya da resim, gösteren, gösterilen ve yorumlayan gibi kodlarla anlam kazanır, alımlanır. Alımlama her ne kadar kişiden kişiye, kültürden kültüre değişse, kişinin beslendiği ortamla ilgili olsa da imge bu kodlarla kendini var eder. Burada göstergebilim üzerine kafa yoran filozoflara, Ferdinand de Saussure, Charles Sanders Pierce, Jacques Derrida gibi birçok düşünüre selam vermek isterim.
Göstergebilimde, gösteren ve gösterilen dendiğinde akla ilk F. Sausure gelirken, yorumlayanın da göstergeye dahil olması gerektiğini söyleyen C.S. Pierce olmuştur. J. Derrida ise örneğin bir resimdeki öğeler görünenin dışında başka bir şey hatırlatır ya da başka konuya, forma vurgu yapar, der.
İmge kullanımı resim sanatında daha baskın olarak karşımıza çıkar. Sanatçının iç gerçekliğinden süzülüp gelen bir dünyadır imge kullanımı. Bu resmi incelerken imgeyi renklerin, figürlerin sarmalında aradım. Uzun uzun baktım, günlerce de kafamda dolandırdım. Kafamdaki resimle birlikte, zaman zaman üstünde sonbahar yapraklarının yüzdüğü su birikintisini, doğayı ve insanları gözledim. Resmi yapan sanatçının ruh halini ve hayata bakışının nasıl olabileceğini düşündüm. Sonra da resmin (gösteren) zihinsel ve kavramsal anlamı (gösterilen) ve anlamlandırma sonrasında ortaya çıkan yan anlam (yorumlayanın ya da izleyicinin imgesel dünyası) temsiliyle, bende bıraktığı izleği yazmak istedim.
Karşımdaki tabloda turkuazın yani suyun (belki de duvar) yüzeyinde yüzler, gözler ve yavaşça beliren bir el var. Sanki suyun (duvarın) belleği konuşuyormuş gibi, unutulmuş imgeler, bastırılmış benlikler yeniden görünür olmaya çabalayarak yüzeye çıkmak ister gibi.
Resimde kullanılan renkler, toprak ve su tonlarıyla, tıpkı insanın bu iki elementten oluştuğunu çağrıştırıyor. İçine serpiştirilmiş sarı altın renkler ise belki ruhsal bir canlanış belki de içten içe çürümeye direnen bir tür umudun işareti gibi.
Figürler denizde (sürekli bir oluşun, değişim dönüşümün) boğulan iki insanın teslimiyetini ansıtıyor. Batmakla çıkmak, görünür olmakla yok olmak arasında gidip gelirken resme bakışımızı da kendimize döndürüp bastırılmış benlik parçalarımızı, sessizliğimizi, kendi kaotik yaşamımızı sorgulatıyor. Bir çözülüş, bir zihin bulanıklığı ve belki de varlığın yeniden inşası, diye geçiriyorum içimden. Çünkü göze en çok çarpan da ortaya çıkma çabası. Kendimizi tanıma süreci diyebiliriz belki, durmadan oluş halinde oluşumuzu, sonsuz sürecimizi.
Resimde farklı yerlerde beliren yüzler, gözler ve elin mavi yeşil tonlar arasında belirişi sanki bilincimizin derinliklerinde bulunan çamurlu, yosunlu ortamından kendini var etmek, kendine ulaşmak için yüzeye çıkmaya çalışıyormuş gibi bir izlenim veriyor. Gözlerin farklı yerde durması benliğimizin bütünlüğünü yitirip çözüldüğünü gösterirken bir yandan da farklı bakışlara sahip olduğumuzu, seyredilenle seyreden arasında sürekli yer değiştirme halini, kendini var etmeye çalıştığını adeta yeniden vurguluyor. Bu gözler neyi anlatıyor, saklıyor ya da neye tanıklık ediyor? Her şey görünüyor gibi ama hiçbir şey tam olarak görünmüyor. Belki de duvarın arkasında yatan tutukluları ifade ediyor. Aşağıda beliren ama yukarıdan uzandığını hissettiren elin ise insanın bir dokunuşa ihtiyacı olduğunu ya da duvarın arkasından yardım isteyen, bizleri iş birliğine çağıran birilerini gösterir gibi insanın yalnızlığa direnme çabasını vurguluyor.
Yeniden imgeye dönersek, imge sanatçının ürettiği anlamın izleyicinin yaşam deneyimleriyle yeniden yeniden üretilmesi, yeni bir anlam bulması. Aynı resme bakan iki kişinin farklı duygular ve çağırışımlar geliştirmesi de bundandır.
Umut hep var dercesine, karanlık sayılabilecek atmosfer içinde yeniden doğuşu, sarı renklerle veren sanatçı, bu iyileşme halini de ihmal etmemiş. Umut hep olsun.
NOT:
Sanatçı Yurdagül Konuk’un The Altar’s Eyes / Sunağın Gözleri, adlı eserinin ismine (her ne kadar isim de eserin tamamlayıcısı olsa da) bakmadan bende bıraktığı izlenimi yazdım. Sunağın Gözleri, bu isimle yeniden, bambaşka, sayfalar dolusu yorumlar yazılabilir.


.jpg)



