Gülda Şahin • Sinan ve Öteki Şeyler
10 Ağustos 2018 Öykü

Gülda Şahin • Sinan ve Öteki Şeyler


Twitter'da Paylaş
0

İmge ve Sinan yirmi yıl önce bir barda tanışmış ve o günden sonra hiç ayrılmamışlardı. Sinan’ın askerliğini, dil öğrenmek için Almanya’da geçirdiği vakti, İmge’nin iş eğitimleri için gidişlerini ve aksansız İngilizce konuşabilmek amacıyla Hollanda’da manastırda geçirdiği sıkıntılı üç ayı saymazsak, kesintisiz yirmi yıl. İmge, kararlı ve titiz biriydi. Hayal Kahvesi’nde yanlışlıkla Sinan’ın üzerine döktüğü ilk biranın ardından bir de sakar unvanını aldı. İç içe büyümüşlerdi ve içerek. İyice soğutulmuş bira –mümkünse aç karnına–, yemekle şarap, yatmadan önce meyve, sonrasında süt, içinde bazen konyak, gün boyu paket paket sigara. Boş şişe şıngırtısının yarattığı gürültüden kurtulma kararlılığıyla kutu biraya geçmiş olsalar da evlerindeki çöpü atılması için kapıcıya vermekten epeydir vazgeçmişlerdi. İmge, kül tablasındaki izmaritleri özenle çıkarır, külleriyse biriktirip çiçeklerin toprağına dökerdi. “Böylece böcek gelmez,” demişti annesi. Bu sayede balkonu küçük bir seraya çevirebileceğini düşünürdü. 

Gök gürültüsünün odada yarattığı uğultuyla gözlerini açtı. Susamıştı. Dikkatlice etrafına baktı. Yatağın kenarına saçılmış kıyafetlerine, içeriye sızan gri, isli ışığa, kapalı oda kapısına. Dünkü parti için günlerce uğraşarak hazırlattığı elbise, öylesine, sıradan bir bez parçasıymış gibi duruyordu. Sinan’ın aylık maaşından daha fazla para harcamıştı bu giysiye. Ödediği parayı söylediğinde, Sinan lacivert gözlerini iyice açıp, “Çok siyah,” demişti elbiseye bakarak. Beyaz halının üstünde kahve lekelerinin yanında şimdi de çamurlu ayak izleri oluşmuştu. Ayakkabısının teki suçlu gibi kenara ilişmişti. “İnsan neden yatak odasını halıyla kaplar?” diye düşündü. Sinan, terlik giymeyi ve çıplak ayakla soğuk zemine basmayı sevmezdi. 

Yağmur pencerenin camlarına hızla vuruyordu. Çiçekleri sulamasına gerek olmadığı için rahatladı. Sofi yesin diye ektiği çimler çürümüştü. İçeriyi dinledi. Hiç ses yoktu. Komodinin üzerinde üst üste dizilmiş kitaplarından birini aldı. Bacağı yatağın kenarından sarkıyordu. Beyaz teni solmuş görünüyordu. Dizinin çevresindeki mavi, ince damarlar iyice belirginleşmişti. Bu sağır bu anlamsız bu ağır düzlükte / Dur diyor ayaklarım, dinlen, bekle dizelerini okurken yatağın meyve bahçesi gibi koktuğunu fark etti. Sinan’ın yastığının altında duran mandalinayı gördü. Bir de muz vardı. “Deli bu adam,” diyerek gülümsedi. Başını sağa sola sallayarak muzu yemeye koyuldu, kabuğu yere düştü ya da bıraktı. Ne kahve kokusu ne de müzik sesi geliyordu. “Gel mandalina ye,” diye bağırdı. Sinan’ın yiyecek almak için dışarı çıktığını düşündü. İki haftadır kahvaltı yapmamışlardı. Simit ve beyaz peynir. Rafadan yumurta, yeni toplayacağı kekikleri katacağı bol zeytinyağlı, küp küp domatesler, pazar ekleri. Olup biteni marifetmiş gibi uzata uzata değiştiren gazeteler. Bir çocukları olmadığı için sevinecekleri yeni bir sabah. Güne ancak Sinan’ın odaya girmesiyle başlayabileceğini anladı. “Ne istiyorsun?” diye sorardı Sinan ona. Tıkanmış lavaboyu açmaya çalışan plastik pompa gibi çıkardı sesi. “Gerçekten ne istediğini bilirsen, o zaman daha kolay olabilir,” derdi. Sofi’nin geri dönmesini istiyordu, ince belli, ağzında bombesi olmayan bardakta demini kararınca almış taze çay içmek istiyordu, tabii ki Hayal Kahvesi yerinde kalsın istiyordu. Kendini epeydir salmış göbeğiyle oynamaya başladı. Belki bir fincan kahve. Barın kuytu köşesinde bir daha hiç görmeyeceği bir adamla sevişmek. Kara, sıcak, zehir gibi bir yudum daha kahve. Bir köpek. İstifa etmek. Bir öykü yazmak, annesiyle alışverişe çıkıp kardeşine balıkçı yaka kazak almak. Beklenmedik bir dokunuş, ansızın koşmaya başlamak, soluk soluğa kalmak. Liste uzundu.

Odanın her bir yanını kaplayan eşyaların yarattığı ağırlık onun hareket etmesine engel oluyordu. Elbisesinin altına giydiği korse, kalıp gibi yere uzanmıştı. Hediye paketleri oraya buraya saçılmıştı. Cohen’in son albümünden altı tane, iki kolu da birbirinden farklı metal şamdan –vazodan daha iyi bir hediye–, bir kelepçe, iki vazo, Sinan için ince hafif bagetler, piyonları ejderha biçiminde olan satranç takımı, içinde bölmeleri olan plastik resimlik, birkaç bilgisayar oyunu, sırtı denize dönük iki boş sandalyenin uzaklaşan vapuru seyrettiği siyah beyaz, imzalı fotoğraf, onlarca başka paket, kurdeleler, kartlar, renkler. 

“Yirminci yılımız için kalabalık, gürültülü bir parti yapalım, herkesi çağıralım,” demişti Sinan. İmge istekli değildi. Çalıştığı firmaya yurtdışından denetime gelmişlerdi. İşler çığırından çıkmak üzereydi. Denetçilere evrak yetiştirmeye çalışmaktan, toplantılardan ve bitmek bilmeyen isteklerden, katılması zorunlu akşam yemeklerinden yorgun düşmüştü. Sofi iki haftadır kayıptı. En son, işe gitmek zorunda kaldığı o pazar günü sabahında görmüştü kedisini. Beraberce kahvaltı yapmışlardı. Ilık birer bardak süt, biraz keçi peyniri. “On iki yaşında bir kedi nereye gider?” sorusunu her an kendisine sormuştu. Kapıcı gündüzleri aramıştı, onlar işten döndüklerinde. Sofi’nin evde olmamasına alışmaya çalışırken, Sinan bu sefer de Hayal Kahvesi’nin kapanacağını söylemişti. 

Sinan’ın Sofi’yi eve getirdiği akşamı hatırladı. Hava soğuktu. Geç kalmıştı Sinan, geldiğinde sırılsıklamdı. Avuçlarının arasında küçücük, tüyleri birbirine yapışmış Sofi’yi tutuyordu. “Sadece birkaç gün, dışarıda bırakamayız,” derken titriyordu. İmge itiraz etmek istedi, “Yalnızca bu gece, daha fazla olmaz,” dedi burnunu çekerek. İkisi için cezvede süt ısıttı, kendi kadehine de biraz daha şarap ekledi. Yıllardır, her anlatmada gelişen Sofi’yi kurtarma hikâyesinin ilk halini dinlemeye koyuldu.

Sabah arabasını çalıştırmış ve işe giderken yol boyunca bir kedi miyavlaması duymuş Sinan. Önce önemsememiş ama fakültenin otoparkında da devam eden ağlama karşısında kayıtsız kalamamış. Eğilmiş aracın altına bakmış, içine bakmış, bagajı döküp saçmış. Yok, yok, yok. Aracın kapısına defalarca tekme atmış. Derse girmesi gerekiyormuş, işleyeceği konu Tapınma Mekânları imiş. Kutsal kitaptan alıntıyla başlamış. Hâlâ kafasının içinde iniltiler duyuyormuş. Bir tiyatro oyunu provasındaymışçasına, kollarını sağa sola sallayarak, “Giysilerinden alıp kendine süslü tapınma yerleri yaptın, oralarda fahişelik ettin” cümlesini oynamış. Öğrencileri ilgi göstermemiş. Kötü bir günmüş. Neredeyse dekana çıkıp istifa dilekçesini verecekmiş. Eve dönüş yolunda Sofi’nin ağlamaları daha da artmış. Bir benzinciye gitmiş ve ikinci el, kredisi hâlâ devam eden Opel’inin altına yatmış. Tekerleğin üzerindeki çamurlukta sıkışmış, en fazla üç aylık görünen kediyi kucaklamış. Çamur içinde kalmış. Sofi arabanın içine, gözlerini dikkatle Sinan’a dikerek çişini yapmış. Tuhaf bir bilgelikle bakıyormuş kedi.

Ağzı iyice yırtılmış paketlerin birinin içinde duran tırmalama tahtasına baktı. Sarı, yeşil halatlarla kaplı uzun kalınca bir boru. Üstünde Sofi’nin uzanması için hazırlanmış kırmızı kadife taht. Kedinin kaybolduğunu bilmeyen Emin’den İmge’ye ve Sinan’a yirminci yıl hediyesi. Sinan’ın, paketi açtıktan sonraki tiradı kulaklarında çınladı: “Güzel Sofi, tatlı Sofi, kırda yetişen bir bitki gibi geliştirdiğim Sofi. Serpilen, büyüyen, kusursuz bir güzelliğe erişen Sofi.” Sinan ve kutsal kitap alıntıları, Sinan ve çok gerekli partileri. 

Hayal Kahvesi’ne veda ederek kutlama yapma fikri İmge’ye çekici gelmese de arkadaşlarınca memnuniyetle karşılanmıştı. Dün akşamki davette, asmakata çıkılması için tasarlanan, ahşabı aşınmış –ve Sinan’ın İmge’yi ilk kez öptüğü– nem kokulu merdiven bile tanıdıkların kahkahalarıyla doluydu. Eski yeni onlarca farklı gülüş, bağırış. Sinan ve çerçeveleri. Hülya kapıdan girdiği an tüm gözler ona dönmüştü. Mavi, vücudunu saran, üzeri pullarla kaplı uzun bir elbise giymişti. Uçar gibi yürüyordu. Yaklaştı ve her ikisini de dudaklarından öptü. Nefesi ılık bir esinti gibiydi. Soluk kesiyordu güzelliği. Işıldıyordu, hatta denizkızı gibiydi. Saydam, yaşsız bir denizkızı. Yeni bir akşam yemeği için sözleşip geçmiş günlerden söz ettiler. “Evet, yatak odasının yerinin halıyla kaplı olması çok yerindeydi, geçen sefer, üçü birlikte çok eğlenmişlerdi. İlk fırsatta daha geniş bir yatak alınmalıydı. Hatta kare olmalıydı yatak.” Hülya, uzun, kemikli parmaklarıyla Sinan’ın omzundaki kepekleri temizledi. Sinan, yaş gününden beri boyadığı saçlarını karıştırarak biraz daha kepek dökülmesini sağlarken, lacivert gözlerini kırpıştırıyordu. İmge, onların daha sık görüştüğünü fark etti. Sinan ve kırlaşan kırk beş yıllık saçları. Müzik grubu, ortamı hareketlendirmek için bildik, sert parçalara geçmişti. Taner şarkının sözlerini tekrarlayarak yanlarına geldi. Boyu biraz daha kısalmış gibiydi. Sinan’ın karnına şakayla karışık yumruk attı, Hülya’nın elini nazikçe öptü ve İmge’nin yeni kızıl saçlarına övgüler yağdırdı. Durmaksızın konuşuyordu. Konuştukça kamburu düzeliyor, uzuyordu. Kurcalayacak başka şey kalmamış gibi, “Oya Hanım gelmedi mi?” diye sordu. İmge’nin yüzü allak bullak oldu. Ağzından sözcükler çıkmıyordu. Dört senedir görüşmedikleri Taner’e, “Annem öldü,” diyemedi. Sinan’a baktı ve ondan destek alamayınca, şarkının nakaratını bağıra çağıra tekrar etti. Sinan ve avucunda tutmaya çalıştığı balıkları. Ardından barın köşesindeki tuvalete gitti. Kesik kesik kustu. Eve dönüş yolunda, partinin ne kadar iyi geçtiğini soluklanmadan anlatıyordu Sinan. Taner amma içmişti, Emin’in yeni kız arkadaşı pek gençti, müzik müthişti, ne şanslı adamdı bu Emin, biralar soğuktu, yağmur da yağdı yağacaktı, aracın sileceklerini değiştirmek gerekiyordu, oydu, buydu. Sinan ve iç sıkıntısını silmek için denediği gereksiz koşuşturmaları.

İmge mandalinayı soydu, serçeparmağını içinden geçirdi. Bir kukla gibi parmağını hareket ettirdi. Dilimlerin üzerindeki beyaz lifleri özenle ayırdı. İçerideki havayı, içindeki neşeyi tüketen o sessizliğe daha fazla dayanamayacağını anladı. Mandalinayı kapıya fırlattı. Halının üstünde turuncu lekeler oluştu. Şiirine geri döndü, yüksek sesle okumaya başladı.

Her şey her şey terk etmiş seni

Bir taşın bir kumun gölgesi bile.

* İtalikler, Birhan Keskin’in Y’ol adlı kitabından.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR