Güzel İstanbul heykeli tamamen anonim bir anlayışla yapılmıştır ve tüm kentsel güzellikleri kapsamaktadır. Bu güzelliğin içinde plastik sanatlar, görsel sanatsal, şiirler, edebiyat metinleri yer almaktadır.
Türkiye’de yıllardır süregelen bir kavga var: Sanatta cinsellik! Özellikle dinci kesimin, kadın (onlara göre müstehcen) bedenine sürekli bir saldırıda bulunması söz konusudur. Kadının estetik yapısı, kendine özgü duyarlılığı, erkeğe göre yaşama bakışı ve katkısı farklıdır. Kadın, çağlar boyunca ezilen, bir kenara itelenen, söz hakkı verilmeyen bir anlayıştan gelmektedir. Amazon kadınlarından günümüze kadar binlerce yıl geçmesine karşın bugün kadın bedeni üzerinden yapılan tartışmalar bitmek bilmiyor. Dinci kesimlerin kendi içinde yaşadığı çocuk tacizi olayları şöyle dursun, başı ya da boynu açık bir kadın bile onları tahrik (?) etmektedir. Kadını salt bir cinsel obje olarak gören, bunun dışında sadece çocuk doğuran ve her zaman erkeğinin arkasında kalmasını isteyen bir kesimin çıplak diye kabul ettiği heykelleri bile takıntı yapması da kaçınılmazdır.

Gürdal Duyar, Güzel İstanbul, 1974, 274 cm x 170cm x 150cm / Yaklaşık 7 ton ağırlığı vardır.
Bir sanat eserinin estetik yönünü görmek yerine sadece çıplaklığını öne çıkarmak ve onun üzerinden esere saldırmak, bağnaz görüşlülüğün tipik bir örneğidir. Tek tip bakış açısı ve yaşam biçimiyle sanat ve edebiyat eserlerini anlamak olası değildir. Hele eseri ortaya koyan (yazan, yapan, icra eden...) sanatçıyla ilgili bağlantı kurulması bile gereksizdir.
Dünyaca ünlü heykeltıraş ustamız, Mehmet Aksoy’un iki toplumun (Türk ve Ermeni) birbirini anlamak için yüz yüze bakması gerektiğini anlatan eseri "Ucube” olarak lanse edilmişti. Sonuçta o heykel kaldırıldı ve yok edildi. Sanat eserlerine karşı “Böyle sanatın içine tükürürüm!” diyen belediye başkanlarımız bile vardı. Örnekleri çoğaltmak yerine, bazı sanat eserlerine nü estetiği bakış açısıyla yaklaşmak daha doğru olmaz mı? Yazının başındaki kadın heykelini görüyorsunuz. Bu heykelle, Ana Tanrıça heykeli (Kibele ya da Kybele - Tanrıların Anası) arasında ne fark vardır? Ana Tanrıça heykeli günümüzden binlerce yıl önce yapılmıştır. Söz konusu heykelde ana tema kadının doğurganlığı, güçlü oluşu, dişiliği yansıtılmıştır. Günümüzde halen sanatsal eserlere karşı bariz bir düşmanlık vardır. Birçok psikolog, bu tür saldırıları yapanların küçüklüklerinde yaşadıkları bazı olaylara bağlamaktadır. Kimilerinde ise kıskançlık ve bağlı olduğu gruba (tarikatlara) şirin görünme psikozu bulunmaktadır. Özellikle Freud ve Jung bu konuda çok derinlikli araştırmalar yapmışlardır. Meraklısı bunları okuyabilir. Şimdi yakın tarihimizdeki bir olayı anımsayalım.
1974’te güzel ve anlamlı bir olay kutlanacaktır. Cumhuriyet’imizin 50. Yıldönümü için, heykeltıraş Gürdal Duyar’dan bugüne özel bir heykel yapması istenir. İstanbul Belediyesi, iyi niyetli ve doğru bir yaklaşımla, Cumhuriyet’in 50. yılını böyle kutlamayı düşünmüştür. Ancak gelişen olaylar hiç de iyi niyetli değildir.
Gürdal Duyar, uzun çalışmalardan sonra (dönemin teknik olanaklarını aklımıza gelmeli) heykeli bitirir. Adını Güzel İstanbul koyduğu heykel, Mart 1974’te Karaköy’de dikilir. Öncelikle heykelin adını yorumlayalım. Sanatçı, bu heykele “İstanbul Güzeli” adını verseydi ne anlam ifade ederdi? “İstanbul Güzeli” dediğimizde, anonim bir temayı içermesi nedeniyle, bir heykeli öznel bir boyuta indirgemiş oluyorsunuz. Salt çıplak bir kadın imgesi üzerinden İstanbul’la özdeşleştirmek doğru değildi(r). Herhangi bir kadının, heykelin adıyla, “İstanbul “Güzeli diye anılmasına yol açabilirdi. Söz gelimi, Ayşe, Fatma, Hale, Lale, Jale… Ayrıca bir fotomodel, bir manken, bir aktris, bir ses sanatçısı, bir güzellik uzmanı da bu adın içine konulabilirdi. Yani bu ad ile heykel üzerine kişisel değerlendirmeler yapılabilirdi. Böylelikle söz konusu heykel, belirli bir adın, bir mesleğin, bir kadının öncülüğünde tanınmış olurdu. Bu da heykelin sanatsal teması ve estetiksel güzelliğini başka bir boyuta çekerdi. Güzel İstanbul heykeli tamamen anonim bir anlayışla yapılmıştır ve tüm kentsel güzellikleri kapsamaktadır. Bu güzelliğin içinde plastik sanatlar, görsel sanatsal, şiirler, edebiyat metinleri yer almaktadır.
O halde, sanatçı (Gürdal Duyar) doğru olanı yapmış ve heykelin adını Güzel İstanbul olarak koymuştur. Sanatta çıplaklık, kişinin kültür düzeyine, eğitimine, dünyaya ve yaşama bakış açısıyla orantılıdır. Eserin teması, sanatsal ve estetik yapısı, tarihsel gerçekliği, yansıttığı duygular ele alınmadan salt çıplak bir beden üzerinden yapılacak her tartışma önyargı içermektedir. Önyargının olduğu hiçbir tartışma ise sağlıklı sonuçlar veremez.
Sanatçısı Gürdal Duyar’ın açıklamasına göre, İstanbul’un doğal güzelliğini kadın bedeniyle özdeşleştiren “Güzel İstanbul” heykeli, kaidesinde yer alan nar (kentin efsaneleri), incir (kutsallık), hanımeli (İstanbul’un havası), arı (nüfus yoğunluğu, hareket ve bereket) gibi motiflerin çağrışımlarından da yararlanarak, kenti bir incelik, bereket ve güzellik simgesi olarak yansıtmayı amaçlamıştır. Duyar’ın ‘doğallık’ üzerine vurgusu, heykeldeki figürün çıplaklığının bir açıklaması olarak düşünülebilir; gerçi bir sanat yapıtındaki figürün çıplaklığı, genellikle herhangi bir açıklama gerektirmez. Sanatta çıplaklık, Kenneth Clark’ın konuyu ele alan kitabında da tanımlamış olduğu gibi, aslında doğal çıplaklığı örten bir tür kalkan, bir tür ‘giyinikliktir’. Çıplak olmak soyunuk olmaktır, oysa sanattaki çıplak, yani Batı sanat geleneğinin başlıca türlerinden biri olan ‘nü’, John Berger’in de işaret ettiği gibi, bir görme biçimidir; bir sanatsal gelenektir (Berger, 1986: 53). Batı sanatının normlarına göre eğitim veren İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Rudolf Belling ve Ali Hadi Bara gibi hocaların öğrencisi olan Gürdal Duyar, bu geleneğin üzerine inşa ettiği heykelinin çıplaklığının büyük bir tartışma konusu haline gelebileceğini, bu yüzden, belki de hiç tahmin etmemiştir.” (Yrd. Doç. Dr. Ahu Antmen/ Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Temel Eğitim Bölümü/Türk Kültüründe Beden ve “Güzel İstanbul” Olayı/Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi/Güz-2009 C.8 s.30/366-375)
Güzel İstanbul heykeli dikilir dikilmez hemen tartışmalar başlamıştır. Heykelin bu görüntüsüyle, toplum ahlakını bozduğu, gençleri fuhşa yönlendirdiği, çıplaklığı benimsettiği, dinsel açıdan sakıncalı görüldüğü, sert açıklamalarla gündeme taşınmıştır. Dönemin siyasi koalisyonu (CHP-MSP) içinde yer alan Millî Selamet Partisi’nin eleştiri çizgisini aşan söylemleri, toplumu ajite eden konuşmaları nedeniyle, Güzel İstanbul heykeli, MSP’li elemanlar tarafından (basındaki haberlere göre) bir gece yarısı oldubitti anlayışıyla balyoz ve çekiç darbeleriyle (heykele kasten zarar vererek tabi) sökülmüş ve Beşiktaş’taki Yıldız Parkı’na götürülmüştür. Aslında trajikomik olan, söz konusu heykel âdeta yasa dışı bir eylemle sürgüne (!) götürülmüştür. Belki de ellerinden gelseydi, tıpkı Nazilerin yaptıkları gibi doğruca bir krematoryumda yakarlardı. Sanatın bu denli yok edilmeye çalışılması ve sanat düşmanlığı daha çok (belki de sadece) bizim gibi geri kalmış ülkelere özgü bir davranış bozukluğudur. Necmettin Erbakan ve belirli sayıdaki muhafazakâr milletvekili yoğun bir baskı kurunca, dönemin İçişleri Bakanlığı, resmî bir açıklama yapar ve heykelin “Türk anasını hayâsızca teşhir edici” nitelikte olduğunu belirterek yerinden kaldırılmasını uygulamaya koymuştur. Sizin anlayacağınız sessiz sedasız yerinde duran, İstanbul’a sadece güzellik katan bir heykel sanki bir terör mensubu gibi muamele görmüştür.
Güzel İstanbul heykeli bir an için canlansaydı kim bilir bizlere neler söyleyecekti? Peki, heykelin çilesi bununla sınırlı kalmış mıdır? Kesinlikle, hayır, diyebiliriz. 2017 yılında nasıl olduysa, bazı ailelerin şikâyetleri üzerine bakın ne yapılmıştır? Dönemin AKP’li belediyesi, heykelin yakınındaki çocuk parkında, çocuklarımızı bu heykelden koruyun diyen ve büyük olasılıkla muhafazakâr insanların isteği üzerine heykelin etrafını çitle kapatmıştır. Yani heykel oradadır ve görünmez bir haldedir. Zavallı Güzel İstanbul heykelinin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Heykel konuşabilseydi, kendini savunabilseydi belki de şunları söyleyecekti:
“Benden neden bu kadar korkuyorsunuz? Bedensel çıplaklığı sanatsal bir gözle görmenizi engelleyen nedir? Ben sadece tarihin en güzel kentlerinden biri olan, İstanbul’a artı bir güzellik katmak, bereket getirmek, sanatsal güzellik ile daha da güzelleştirilmesi için yapıldım. Ayrıca turistik açıdan ve sanatsal açıdan da bakıldığında yararlı olduğum düşünülemez mi? Bana kızan erkekler en ayıp ve en günah içeren eylemler yapmaz mı? Bir sanat eserinden korkmak yerine onu aynı düzeyde yorumlamak gerekir. Ben taştan yapıldım, bedenim bir ustanın ellerinden oluştu, sadece yansıttığım sanatsal bir değer var. Hepsi bu kadar.”
Heykelin etrafındaki çitler yoğun tepkiler üzerine kaldırılmıştır. Ancak heykelin sağına soluna fidanlar dikilmiştir. Yani heykel görünmesin diye akla hayale gelmeyen bir etkinlik (!) yapılmıştır. Halen heykeli tanıtan bir tabela da yoktur. Sanki heykeli tanıtan bir tabela okunursa günah olacakmış anlayışı devam etmektedir.

Güzel İstanbul heykeli kaldırıldıktan sonra, dönemin aydınları ve karikatüristleri sert bir tepki göstermişlerdir. Bu tür uygulamaların ve yasakların çağ dışı olduğunu söylemişlerdir. Söz konusu dönemde, bu olayı protesto için çok sayıda karikatür yayımlanmıştır. Sansürcü zihniyeti eleştiren konuşmalar ve toplantılar yapılmıştır. 4 Haziran 1974’te yaklaşık 30 sanatçının katıldığı Heykeltıraşlar Derneği’nin öncülüğünde bir seminer yapılmıştır. Tüm bunlar bir avuç aydın kişinin katılımını sağlasa da halen bir sonuç elde edilememiştir.
Batı ülkelerinin hangisinde böyle bir uygulama vardır? Bir heykelden bu kadar utanmak, rahatsız olmak hatta korkmak da neyin nesidir?
Bağnazların geleneğinde kadın daima cinsellikten arındırılmak istenmiştir. Gerçek Anadolu ve Türk geleneğinde ise böyle bir anlayış yoktur. Gericiler kadını cinsellikten ayırıp ona “yenge”, “bacı”, “ana” gibi sıfatlar yüklemişlerdir. Yani kendilerince kadınla aralarında bir kan bağı olduğunu ima etmişlerdir. Böyle olunca da kadını sözde korumaya yönelik bir anlayış yaratmışlardır. Ancak bu anlayışın temelinde gizlice duran ise kesinlikle erkeğin kendini günahtan koru(n)ma korkusu vardır. Kadın biraz açık bir halde ortada görünürse kendilerine hâkim olamama korkuları belirecektir. Ayrıca vahşi güdüleri nedeniyle saldırgan olacaklarını bildiklerinden, kadının kapanmaması ya da nü gibi heykellerin yapılmasından bile korkmaktadırlar. Bu sıfatlar nedeniyle, kadın, cinsel kimliğinden soyutlanmıştır. Böylelikle kadın imgesi sanki bir tabu gibi ya da dinci bir bakışın dayatmasıyla, kadın değil, kimliksiz bir varlığa dönüştürülmüştür. Kadın bundan böyle erkeğin hizmetinde olacak, tarlada ve evde çalışacak, yemek yapacak, çocuk doğuracak, her zaman ikinci planda kalacaktır. Tanrı, erkeği ve kadını birlikte yaratmıştır. Öylesine ki birbirlerinden ayrılmasınlar diye, kadını erkeğin kaburgasından yaratmıştır. Bu denli ilahî bir özellik içindeki iki varlığın ayrılması, birinin diğerine sürekli üstün görülmesi köhnemiş bir geleneğin sonucudur. Arkaik dönemlerde kadın ikinci planda kalmamıştır. Ana Tanrıça heykeli bir yana, kadın bu denli bir baskı altında tutulmamıştır.
Umarız bu heykel en kısa sürede gerçek yerine tekrar oturtulur. Kadın derneklerinin ve tüm aydınların da bu konuda daha duyarlı olacaklarını umuyoruz.
Not: Gardal Duyar (1935-2004), İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olmuştur. Yaşamı süresince birçok heykel yapmıştır.
Sanatçının bazı eserleri şunlardır: Çeşitli kentlerdeki değişik boy ve ebattaki Atatürk heykelleri, Abdi İpekçi Barış Anıtı, Necati Cumalı Heykeli, Sait Faik Abasıyanık’ın evinin önündeki büstü, Kemal Sunal, Barış Manço, Sadri Alışık ve Bedia Muvahhit gibi sanat insanlarının isimlerini sayabiliriz. Gürdal Duyar, 2004 yılında vefat etmiştir.






