Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Mayıs 2022

Söyleşi

Gürsel Korat: "Ben gizli içeriğin açık içeriği sezdirmesine çok gayret ettim. Belki bu yüzden romanı okurken yadırgamıyoruz olanı biteni.”

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


Gürsel Korat ile son romanı Uyku Ülkesi odağında yapmış olduğum söyleşi bir kâbustan farksız görünen rüyaların eşliğinde, tüm zamanlar için yazılmış bir hikâyeyi anlatmasıyla distopik unsurları da içeren konular zemininde gerçekleşti. “Uyku Ülkesi sonumuzun iyi olmayacağını söylerken ne kadar yanılmayacak, zaman içinde görülecektir. Evet kötü bir sonun bizi beklediğini söyleyen bir roman bu. Bir distopya niteliği taşıyor ama antik Yunanlılar gibi umudu elden bırakmadan kötü geleceği söylüyor” diyor Gürsel Korat. 21. yüzyıl insanlara neleri sundu, insan doğasından neleri aldı götürdü ve insanı bundan sonrası için nereye taşıyacak? Sorular eşliğinde gerçeklerin ve rüyaların insanın yolculuğuna etkisini tüm ayrıntıları ile konuştuğumuz bu kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen.


Aynur Kulak: Türkiye’nin çok önemli kırılma dönemlerine şahitlik etmiş biri olarak edebiyat içerisindeki yol alışlarınızı, bağınızı, bir şekilde hep edebiyat vasıtasıyla üretmenizi -Türkiye’nin çok değişken siyasi-sosyolojik yapısını da göz önünde bulundurarak- nasıl tarif edersiniz? 

Gürsel Korat: Kişisel yolculuğumda sağcılıkla hiç bağdaşamadım. Bazı insanların yapısal olarak sağcılığa uygun olmadığını düşünüyorum. Bunu kendime bakarak çıkarsıyorum elbette. Fakat soldan bakanlar da benimle zaman zaman uzlaşamadı, çünkü bir hayli eleştirel davrandım. Böylece siyasal açıdan solda ve solu bile eleştiren bir dünyalı olarak yaşamımı sürdürdüm. Bu tutumun edebi tarzda da ortaya çıktığından şüphem yok. Ölçüt olarak hep felsefi bir kavram olan “hakikat nedir” sorusunu kullandığım doğrudur. Yaşamımı edebi bir çizgide yaşadım, düşüncelerim, eleştirilerim, bakışım ve eylemlerim hep öyle oldu. Bütün bunların birinci nedeni gençliğimden beni Türkiye’nin büyük bir kültürel çatışma içinde olmasıdır, yerimi seçtim. Ama böylece acılar çekmeyi de seçmiş oldum. Erken yaşta hapse girdim, işkenceden geçtim, Nazım’ın deyişiyle ‘ateşi ve ihaneti’ gördüm. On altı yaşımda sürgünlüğü yaşadım, liseyi kendi okulumda bitiremedim ve hiç bilmediğim, gerçekten hakkında bir fikrim olmayan Aleviliği Hacıbektaş Lisesi’nden mezun olduktan çok sonra öğrendim. Bu entelektüel bir sorundu benim için, asla dinsel bir konu olarak olaya yaklaşmadım. Bunun fitilini tutuşturan yer de solculuk nedeniyle sürgün olduğum Ürgüp ve Hacıbektaş oldu. İnsanlığımı da, siyasal duruşumu da, edebiyatımı da ben Kapadokya’ya böyle borçlandım. Benim yaşamım geç dönem siyasal tarihle koşuttur ve hiç kimsenin yaşamadığı dönüşümleri içeriden deneyledim: Örneğin Seksen kuşağı gözümün önünde büyüdü, doksan kuşağına öğretmenlik ettim, Z kuşağında baba oldum. Gençliğimi hiç yitirmedim, asla da yitirmeye niyetim yok.

AK: Uyku Ülkesi’ni yazma süreciniz nasıldı; romanı size yazdıran odak sebep/sebepler, meseleler neydi?

GK: Bu roman günümüze yönelik bir söz söyleme arzusunun ürünü olarak biçimlendi. 2016’daki darbe günlerindeki o kargaşa beni çok etkiledi, silah sesleri ve patlamalar arasında geleceğin ne olacağını düşündüğümüz bir kara dönem yaşamaya başladık. Romanı ele alma nedenlerimden biri buydu fakat olayın bütünüyle rüyada geçmesini sağlamak için çok uğraşmam gerekiyordu. Çünkü rüyada yer ve zaman pek olmuyor, üstelik kişiler de karışıyor. Bu rüyaları kimin anlattığı bile belirsiz olacaksa, romana özgü bir kurgu ve çatışma ortaya çıkmayacaksa, hele hele olay örgüsüne bağlı olarak bir akış sağlayamayacaksam uğraşmam niye gerekecekti? Pek fazla eskiz yazdım. Bu romanı yalnızca bugüne değil geleceğe de yazdığımı biliyordum, Türkçenin o eşsiz müziğini içeren (gerçekten âdeta besteleyerek) çok bölüm yazdım ve sonunda aradığım eşsiz fırsatı bana kişisel olarak yaşadığım dram verdi: Beyin kanaması geçirdim. Bu öyle bir süreçti ki yaşamla ölüm arasında ince bir çizgide gidip gelirken geçirdiğim o ameliyat ve çektiğim pandemi eziyetleri unutulacak gibi değildi.

AK: “Yazdıklarımız konuştuklarımızdan daha derine işliyor.” Ana karakterin söylediği bu sözden yola çıkarak; çok zor bir sürece girmiş, o ana kadar hasta tedavi eden bir doktor olarak kıyının hep diğer tarafında duran fakat  bir anda kendini karşı kıyıda bulan doktorumuz Sevda Kül için gerçeklik mi, belirsizlik mi; rüyalar mı, bilme isteği mi?

GK: Yaşadıklarımı yazmam gerekiyordu. Bu dönemde yaşadığım şeyler arasında uyuyup uyanmalar ve gözümün önündeki izler çok çarpıcı. Yazdıklarımın deneylenmediğini düşünüyordum, bilsek bile anlatmamıştık. Dahası, itiraf etmeli ki her an her şey olabilirdi. Nazım’ın bir şiirinde dediği gibi “Başladığım bugünkü gün/ yarıda kalabilirsin/ geceye varmadan yahut/ çok büyük olabilirsin.” Buydu benim yoldaki iç dünyam. Şimdi geçip gitti de bu kadar rahat söyleyebiliyorum.

“Ben rüyalarımın anlatıcısı değildim, hikâyesi anlatılan kişiydim. Üstelik bu hikâyeyi benden başkası anlatacak durumda değildi.”

AK: “Takıntı rüyası değil bunlar, başlı başına bir hikâye anlatıyorlar.” Romana baştan sona hakim olan rüyaları bu cümle üzerinden konuşmak isterim. Sadece bir rüyaydı, bilinçaltında takıla kalanların yansımasıydı gibi bir durumdan ziyade gerçekten hissedilen duygulara vurgu yapılmak isteniyor sanki.

GK: Psikolojiyi yakından bilenlere “Gördüklerinizi takıntı rüyası diyerek küçümsemeyin” uyarısı yapılır ya, biraz da bundan ötürü işte. Her rüyanın gerçekte başka bir duyguya eşlik ettiğini, Jung’un deyişiyle gizli içerikle açık içeriğinin benzeşmeyebileceğini düşünmek de gerekir. Ben gizli içeriğin açık içeriği sezdirmesine çok gayret ettim. Belki bu yüzden romanı okurken yadırgamıyoruz olanı biteni. Fakat belki de yanılıyorum. Burada eleştirmen yerine laf edebilirim ama psikanalizin yerine laf etmekten kaçınmalıyım.

AK: Bir de “Başkalarının düşünü gördüğünü sanmak çok endişe verici…” diyor Sevda Kül. Bu endişe verici olan unsur romanın ironik (hatta hastalıktan dolayı, toplumsal-siyasal meselelerden, pandemiden dolayı karamsar tablonun ağır sisini yer yer mizahi de olabilecek şekilde dağıtmak amacıyla sanki) durumlarını da var ediyor gibi; ne dersiniz?

GK: Doğrusu sorularınız çok zor yanıt verilecek türden. Kısaca yanıtlamaya çalışırsam, başkalarının rüyasını görmek bir olaydır, çünkü bu yoldan başkasının rüyasına girebileceğinizi anlarsınız. Tam bunu düşüneceğiniz sırada bu kez başka birinin rüyasında dolaşmaya başladığınızı da anlarsanız, olaylar iradenizin dışında akmaya başlayacaktır. Anlatıcı siz olsanız bile rüyanın eyleyeni değil eylemi haline gelirsiniz. Hastalığımda hissettiğim şey zaten buydu: Ben rüyalarımın anlatıcısı değildim, hikâyesi anlatılan kişiydim. Üstelik bu hikâyeyi benden başkası anlatacak durumda değildi. O halde geriye zorlu bir süreç kalıyordu, hastalığımla savaşarak bu romanı yazmalıydım. Başardım bunu. Onu başımdan attımsa, ısrarla belirtmeliyim ki yazma sürecimin de bunda büyük payı vardı.

AK: Zaman kavramının hikâyenin tamamına yayılışını ve hikayeyi bir sarkaç misali –sarkaçlı saat misali aslında- kavramasını, toparlamasını, dağılmasını engelleyici faktörünü konuşmak istiyorum sizinle. Hikâyede zaman kavramının toparlayıcı unsuru daha ön planda gibi, ne dersiniz?

GK: Size kestirmeden söyleyeceğim, zamanın dağılmasını önleyen iki şey var: Birincisi uyuyup uyanmak ve nerede olduğumuzu zaman zaman anlamak ve asıl önemlisi uykuda ilerleyen bir akışın içinde olmak. Rüyaları hepimiz bildiğimiz için aslında rüyadaki zaman sapmalarını anlıyoruz. Bu sapmaların sapma olmadığını, sapma olmayan yerlerin de sapma olabileceğini kendi rüyalarımızdan biliyoruz. Bunu fark ettiğimde olayı çözdüm. Kurmaca yazmanın anahtarı orada işte: Zaman konusunu çözümlemeden roman yazılmaz.

AK: “Rüya bu ya, Eski İstanbul suyun altında yaşamayı sürdürüyordu.” Romandaki şehir, şehir kavramı, değişimler, dönüşümler, toplumsal hafızanın şehircilik adı altında yok edilmesi, sular altında kalmasının panoramik hali gözlerimizin önüne seriliyor. Sevda Kül’ün konuşamamasına, rüya ile gerçeklik sınırlarının kalkmasına, bilincinin muğlaklaşmasına şehrin siluetinin değişmesini çok benzettim desem, ne söylemek istersiniz.  

GK: Romanın en temelde istediği şeylerden biri de bu. İçinde yaşadığımız yüzyılda insanın hastalıklarıyla doğadaki sapmaların benzeştiğini düşünmemiz gerekir. Koronavirüsün şehirleşmenin bir sonucu olduğundan şüphem yok. Şehirlerin bakteriler gibi hızla büyüyüp çoğalmasını, ormanların küçülmesini, görüntüleri art arda çekilerek hızlandırılmış bir röntgen cihazında izlersek kim bilir neler göreceğiz? İnsanlık hızla hastalıklarla baş edecek yöntemler buluyor fakat şehirleşmenin getirdiği sorunlar sağlıkçıların baş edemeyeceği kadar vahim. Bu romanda çalışanlara ve sağlık emekçilerine, kadınlara ve doğaya selam durulmasının nedeni bu olsa gerektir.

AK: Son olarak; dünyada pandemi, savaş, ekonomik çalkantılar derken büyük değişimler, yenilenmeler olmakta. Dünya -ve edebiyat elbet- yenilenebilecek mi gerçekten bütün bu olup bitenlerden sonra?

GK: Bilicilik doğası gereği en çok sanata yaraşır. İnsan yaşamına ilişkin bilicilikte edebiyat pek de yanılmaz. Uyku Ülkesi sonumuzun iyi olmayacağını söylerken ne kadar yanılmayacak, zaman içinde görülecektir. Evet kötü bir sonun bizi beklediğini söyleyen bir roman bu. Bir distopya niteliği taşıyor ama antik Yunanlılar gibi umudu elden bırakmadan kötü geleceği söylüyor. Umutluyum çünkü engizisyonu yenmiş insanlığın, birden, anlık bir uyanışla çok şeyi değiştireceğini umuyorum. Kapitalizm bir garabet. İnsanın insana düşmanlığından başka bir şey değil. Bu zorbalığın dizginlenmesi gerekir. Kömür çıkarmak için zeytin ağaçlarına kıymanın mantıklı bir izahı yok: Mantıkdışı tek izah bundan para kazanılacak olması. Böyle bir şey desteklenemez. Bundan yetmiş yıl önce solcuları “sermaye düşmanlığı yapıyor” diye suçlarlardı. Sermaye dostlarını gördük sonunda, ne yaptıklarını da. Yani demem o ki geleceğimiz insanlığın yararına bir üretim ve iyi bir eğitim hedefi ortada durdukça pek de ümitsiz görünmüyor.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Lolita’nın Basım Serüveni Kolay OlmadıDerya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jonathan Esty

27 Mayıs 2025

Bugün Ütopyalar Niçin Hâlâ Önemli?

21. yüzyılın ütopyalara ihtiyacı var. Teknolojinin dünyadaki ıstırabı azaltıp insan yaratıcılığına daha fazla alan tanıdığı daha iyimser bir gelecek hayal edebiliriz. Winston Churchill’e göre İkinci Dünya Savaşı’nda kazanılacak olası bir zafer dünyadaki insan yaşamı..

Devamı..

“İyi yazmak, neyi yazmamak gerektiğini..

İpek Doğan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024