Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Temmuz 2021

Edebiyat

Tanpınar’dan Huzur’u Niçin Okumalısınız?

Erdinç Akkoyunlu

Paylaş

1

0


Huzur, bugünün edebiyat okumalarında kapağı az açılan, Tanpınar’ın modern eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün popülerliğinin gölgesinde kalan ve kendi sınıfının aşk romanlarına göre ağır ilerleyen bir metin olmasına rağmen içerdiği Klasik Türk müziğine göndermeler, zaman geçişi özellikleri, karakter yaratma başarısı gibi özellikleriyle ayakları yere basan, kendi iddiası olan ve bunu başarıyla taşıyabilen bir roman.

Hangi metin hakkında yazacağıma dair bir yoksulun parası olduğunda neler alabileceğine dair hayali kadar geniş seçeneğim olmasına karşın, yazmaya oturduğumda ne çetrefilli ve teferruatlı bir metni yazmaya çalıştığımı görüyorum her seferinde. İnsanın kendini aldatmasının bir başka türü de bu sanırım. Ne de olsa Ahmet Hamdi Tanpınar’dan söz eden bir yazının kısa ve düz olması mümkün mü? Hele ki sözü edilen metin Tanpınar’ın ilk romanı Huzur olursa, yolların çatallanacağı daha Huzur’u okuma fikrinden belli. Edebiyat eleştirisi yazalı 20 yıla yaklaşan kişisel ve önemsiz tarihim, yazılara sabır sınayan imgelerle girme konusunda okurları az çok tecrübe sahibi yaptı. Fakat bu zaman akışı, bende beklenen akıllanmayı bir türlü yaratmadı: Oysa ki Huzur’u okurken bir yandan da (metni yazmak maksadıyla okumanın etkisinden dolayı) neler söyleyeceğimi kurup durdum. Şimdi de metni kurarken kendi uydurduğum Büyük Öğretici Yazar sözüne uygun bir çabaya giriştiğimi fark ederek, ‘Acaba megolaman olmanın sınırlarını aşıyor muyum’ diye düşünüp korktum: Çünkü Tanpınar’ın Huzur’undan söz etmek belli başlı bazı edebiyat kuramlarını bir öğretici sıfatıyla açıklama gereksinimini içeriyor. Ve kendisi öğrenirken öğretmeye davranmış, elbette de bunu eline yüzüne bulaştırmış bir ne oldum delisi gibi düşünülmek de istemiyorum. Fakat başka çare de yok gibi görünüyor. Biraz boşboğaz cesaretine maruz kalacaksınız.

Öğrenilerek yazılır mı

Gazetelerin hafta sonu eklerinde ya da edebiyat/sanat dergilerinde zaman zaman yapılan Türk edebiyatının en büyük/en iyi yazarları listelerinde ilk beşin değişmez isimlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu haklı işgalini neye borçlu acaba? Soruyu okurken hemen Saatleri Ayarlama Enstitüsü yanıtını verenlerin aceleciliğini aynı ruhla paylaşsam da bugün hem dili, hem anlatı iklimi, hem de metnin yapısı nedeniyle az okunup, az irdelenen Huzur romanını ilk sıraya koymak gerekiyor. Kendisi de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu olan ve Yahya Kemal gibi Türk şiirinin en büyük isimlerinden birinden bizzat ders alan Tanpınar, edebiyat tarihinin bu en çok sorulan ve yanıtı üzerinde hayli kanlı tartışmaların yaşandığı ‘Edebiyat eğitimle mi yapılır yoksa yetenekle mi’ tartışmasının bir öznesi ister istemez. Ne var ki, Tanpınar’ın edebiyat öğretmenliği/profesörlüğü onun geçim kaynağı olmasından öte bir anlam taşımaz Tanpınar’ın edebiyatı için. Bunu en yalın ve güçlü haliyle de Huzur isimli 1948 yılında yazdığı ve Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika edip sonra yeniden ele alıp karakterleri ve olay örgüsünü değiştirerek kitaplaştırdığı romanında görmek mümkün. Çünkü Huzur’da Tanpınar, başta romanın örgüsünü oluşturan aşk olmak üzere, Doğu-Batı kültür çatışması ile alışverişi, İstanbul sosyolojisi, sanata bakış (daha çok musiki üzerinden) savaş, yoksulluk, yalnızlık ile ölüm gibi konuları ele alıyor. Bunları yaparken de, az sonra daha detaylı incelenince görülmesi umulduğu üzere ele aldığı sorunların hiçbirini bir öğretici mantıkla tartıp, okurun önüne koymuyor.  Tanpınar, bir edebiyat fakültesinden beslenmiş, yazma yeteneğini doğuştan getirmemiş de bu mektepte öğrendiklerini, Batı romanından bellediklerini okura satan bir yazar olsaydı, yukarıdaki konuları irdelerken mutlaka ve mecburen onları değişmez doğrular olarak bize sunardı. Gerçekte ise Tanpınar’ın özellikle Huzur adlı kaotik, iç içe geçen, anlaşılması ve metnin iklimini kavramının biraz zor olduğu, daha basitleştirecek olursak, okurun sabrını her anlamda sınayan romanı bir edebiyat öğreticiliği özelliğini taşımaz. Öte yandan edebiyatı fakültelerde öğrenmiş hemen tüm klasik yada modern yazarların metinlerinde ister istemez okuru hakir görüp metnin Tanrı’sının yazar olduğuna itirazsız bir inanç talep eden erişilmez bir güzellik, tadına doyulmaz bir zariflik ile kusursuzluk görürüz. İsteyenler edebiyat eğitimi almış Nabakov’un, Cengiz Aytmatov’un ve Paul Auster’in metinlerini inceleyebilirler… Gerçekte ise Tanpınar’ın Huzur adlı ilk metni, bir öğreticilik, edebiyat eğitimi almış olmanın verdiği büyüklenmek gibi unsurlardan azadedir. Fakat öyle başka özellikler içerir ki, Huzur’u iyi tanıyanlar ‘Erdinç iyice saçmalıyor, Huzur tam da öğretmeye dönük, kalıplarla oluşturulmuş bir romandır’ diyecekler, görece de haksız olmayacaklar. Nasıl mı?

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilk metni Huzur, II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde 1943’ün İstanbul’unda geçen bir aşk hikâyesidir. Mümtaz isimli Edebiyat Fakültesi’nde asistanlık yapan 27 yaşındaki genç, Ada vapurunda gördüğü otuzlarının hemen başındaki Nuran’a aşık olur. Eşi onu bir Romanyalı güzelle aldattığı için boşanan ve 7 yaşındaki Fatma adlı kızıyla yaşayan Nuran, esmer ve güzel bir kadındır. Soyunun bir kısmı İttihatçılara bir kısmı da Mevlevi Cemaati’ne dayanır. Mümtaz ise I. Dünya Savaşı esnasında babasını yaşadıkları S., adlı şehirde Rumların saldırısında, bir hafta sonra da Anadolu’da A., şehrinde hastalıktan annesini kaybedince, kendinden üç yaş büyük amcasının oğlu İhsan’ın İstanbul’daki evine taşınır. Yurt dışında okuyan ve Galatasaray’da tarih dersleri veren İhsan’dan hayli etkilenen Mümtaz da Galatasaray’ı bitirir ardından akademisyenliğe merak salar. Devrinin insanı olmayan Mümtaz, Dede Efendi, Itri gibi Türk müziğinin ilk ustalarına, o dönemde bile ‘eski’ diye anılan musikiye hayran hatta Şeyh Galip döneminde geçen bir roman yazmaya çalışan biraz hayalperest, biraz kadın çekingenidir. Huzur romanının yapısı, metinin baştan sona bir özetini kesintisiz vermeye uygun değil. Çünkü Tanpınar, romanda zaman geçişi tekniği uyguladığı için metin 1943 ile olayların çoğunun cereyan ettiği 1942 arasında gidip gelir. Romanın açıldığı 1943, İstanbul’da herkesin kulağının radyoda ajanstan gelecek savaş patladı haberinde olduğu, ekonominin hayli bozulduğu ve hasta İhsan’a bir bakıcı bulmanın garip bitap mahallelerde imkansıza dönüştüğü zamanda başlar. Tanpınar bize, İhsan’ın annesine ait bir hırdavatçı dükkanının normalde eli çok sıkı olan fakat savaş patlayacağı için stokçuluk yapmak üzere dükkana duyduğu ihtiyaçtan dolayı alelacele kira kontratı yenilemenin peşindeki sahneleri anlatır. O dönemin ağır, paslı ve yorgun havası yetmezmiş gibi İstanbul sokaklarında hem İhsan ağabeyine hasta bakıcı bulmak için çalmadık kapı bırakmayan, hem de bu kira işini hale yola koymaya çalışan Mümtaz’ı görürüz. Fakat Mümtaz, bir sene önce Nuran ile yaşadığı aşkın enkazı altında kalmıştır ve konuşup dertleşecek kimsesi de olmadığından kendi kendini zehirleyen bir hayalet gibi şehrin sokaklarında anıların ve gerçeklerin içinden geçip gider.

Huzur’un ilk bölümleri Tanpınar’ın dilini de gayet iyi bildiği Fransız romanlarından esintiler taşır. Hem bu taşıma hâli bir süre sonra öyle ağırlaşır ki, romanın giriş bölümü Tanpınar’ın kaleminin peşinden gitmesiyle beraber fazla uzun, ağır ve boğucu bir iklimde ilerler. İşte bu andan itibaren de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Bir düşünceyi kabul ettirmek için yazan yazarlar" gibi bir metin kurduğunu düşünmemek elde olmaz. Genç Werther’inki ile kıyas kabul etmeyecek derinlikteki Mümtaz’ın acısı ve melankolisi, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanının isimsiz kahramanından bile daha koyu karamsarlığıyla birleşince, Huzur’un İhsan adını taşıyan giriş bölümü Batı romanlarına özenmiş bir Doğulu yazarın güç gösterisi gibi uzun ve ağır bir hal alıyor. Ne var ki sabırlı okurlar "İhsan" adlı bölümün ikinci yarısında nihayet Mümtaz’ın Nuran ile tanıştığı bölümlere erişerek, metne bir şans daha tanıyor.

Neleri öğretiyor

Huzur’un ikinci ve gerçek açılışı ise "Nuran" adlı ikinci bölümle başlıyor. Bu bölümler 1942 İstanbul’unda bu şehirde doğup büyümüş, aynı zamanda entelektüel dünya kadar kentin coğrafyası da hayli küçük olduğu için birbirini görmese de hakkında birkaç söz duymuş insanlardan oluştuğu için Tanpınar’ın bu yoldan ilerlediği akışla sürüyor. Nuran, daha önce görmemiş olsa da Mümtaz’ı ortak arkadaşları İclal vasıtasıyla duyduğu için daha ilk görüşte ona yakınlık kurar. Hatta romanın ilerleyen bölümlerinde bu noktaya geri dönüldüğünde Nuran’ın daha görür görmez Mümtaz ile beraber olacağı fikrinin aklından geçtiğini öğreniriz. Bu bölümde önce genç ve güzel kadından hoşlanan Mümtaz’ın, her şey çok modern olsa da mutaassıplığın özenle korunduğu, bunun özellikle de kadınların onurunu muhafaza etmek için kutsandığı bir çağda yaşadığını unutmadan Nuran ile görüşmenin yollarını aramasıyla devam eder. En nihayetinde Kanlıca’da Nuran’ın, Emirgan’da ise Mümtaz’ın evinin bulunduğu yerler başta olmak üzere dönemin İstanbul’unun Çengelköy, Üsküdar, Eminönü, Fatih, Beyoğlu semtleriyle Boğaz kıyıları iki insanın buluşma yerleri haline gelir. Metin ilerledikçe, Nuran, bu kendinden birkaç yaş küçük, güzel delikanlıyı tutkulu bir şekilde sevmeye başlar. Eşinin sadakatsizliği nedeniyle boşanan, babasından ilgi görmediği gerekçesiyle histeri krizlerine tutulan ve dozunu her gün artıran küçük bir kız çocuğuyla uğraşan Nuran, beri yandan bir oğlan çocuğundan farksız saflıkta ama kadınlarla yatak ilişkisinde kaşarlanmayarak aşk acemiliğini her fırsatta küserek ve türlü üzüntülerle ortaya koymakta aceleci Mümtaz’ı severek günlerini geçirir. Mümtaz ise bir yandan Nuran’ın giderek ona bağlanmasından mutlu olurken, diğer taraftan hem genç kadın ve onunla birlikte yaşama fikrini aklında büyütür, bir ev, biraz daha fazla maaş hayalleri kurar, beri yandan da melankolisini besleyecek hüzünleri icat etme konusundan geri durmaz.

Huzur’un "Nuran" adlı ikinci ve Nuran’a aşkla bağlı fakat her türlü garipliği de yapabilecek tıynetteki Suad’ın adını taşıyan üçüncü bölümünde bol bol İstanbul gezmeleri, melodramatik bölümler, Mümtaz ile Nuran arasındaki aşk atışmaları okunur. Tanpınar, kurduğu roman dünyası gereğince bu Galatasaray’da eğitim almış yani Batı’nın terkibini görmüş öte yandan ruhuyla da Doğu’ya yani eski Osmanlı’nın musikisine, edebiyatına gönülden bağlı Mümtaz’ın arkadaş ve aile toplantılarında sanata, hayata, teolojiye bakışını okura anlatır. Ara sıra bu bölümlere Nuran’ın da dahil olduğu görülse de genç kadının bakış açısının o günün şartlarına uymakla beraber, üyesi olduğu Mevlevi topluluğundan da izler taşındığı görünür. Romanda ise evlenmeleri Nuran’ın dayısı ve annesi tarafından da desteklenen Mümtaz ile olan aşkları, küçük Fatma’nın yaşadığı kıskançlık krizlerinin kurbanı olur. Fatma’nın babasından göremediği ilgi ve sevgiyi Mümtaz’dan görmeye dönük bir düşünceye dahi tahammülünün olmaması çocuk mu sevgili mi seçimi yapmaya zorlanan Nuran’da anneliğin baskın çıkmasına yol açar. Öte taraftan Nuran’a geçmişten beri hastalıklı bir şekilde aşık olan ve kendi de ciğerlerinden hasta bulunan Suad’ın oyuna dahil olmasıyla Nuran ve Mümtaz’ın araları giderek açılır.

Roman, "Mümtaz" adını taşıyan son bölümle bağlanıp biterken iki aşığın hastalıklı bir çocuk, hastalıklı bir eski aşık nedeniyle açılan aralarının Suad’ın intiharı ile Nuran’ın verdiği ayrılık kararı ve sonrasındaki histerileriyle sürer. Tanpınar, kavuşamayan Mümtaz ile Suad’ın hikâyesini bize bir Batı romanı Türk edebiyatında var olsa nasıl yazılırdı iklimiyle anlatır. O günlerde metin üreten Sait Faik Abasıyanık ile karşılaştırıldığında, Tanıpınar’ın metninin roman okumayı melodram olarak gören bir kitleye sunduğu aşk romanı olarak görmek mümkün. Abasıyanık’ın dili sade, anlaşılır ve metin iklimi modern öğelerden beslenirken, Tanpınar ise Huzur’da ağır, ağdalı ve öğretirken öğretmeyen bir çabanın peşinden gider. Bu yazı Sait Faik ile Tanpınar karşılaştırması yapmak için yazılmadı. Fakat o dönem Türk edebiyatında Huzur gibi metinler dışında da üretim yapılabilen bir alan olduğunu söylemek istedim. Tanpınar, elbette Huzur’u daha az sayfalı, daha çok heyecan barındıran, biraz daha dramatik ve aşk iklimiyle yazabilirdi. Ama Tanpınar’ın yazı zekâsı,

► bir metnin içinde mutlaka alt metinler bulunmasını,

► okuyanların bu metinden etkilenerek ona özenmek istemelerini,

► birkaç sorunu ve davayı aynı anda ele almayı,

► zaman geçişi yapmak ya da metinde diyaloglar ilerlerken iç sesin olayın akışına katılması gibi edebiyatta yapılmamış yeniliklere kapı açmayı ele alır. O nedenle de Huzur, döneminde yazılan daha basit ve sade bir dil ile metin alışkanlığı varken, kendi retoriğini içeren ve izleği Batı’dan alınma değil Tanpınar’a ait yani orijnal bir reçeteye uyan şekilde yazılmak istenmiş ve öyle yazılmıştır.

Sizin neyiniz var

Huzur, bugünün edebiyat okumalarında kapağı az açılan, Tanpınar’ın modern eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün popülerliğinin gölgesinde kalan ve kendi sınıfının aşk romanlarına göre ağır ilerleyen bir metin olmasına rağmen içerdiği Klasik Türk müziğine göndermeler, zaman geçişi özellikleri, karakter yaratma başarısı gibi özellikleriyle ayakları yere basan, kendi iddiası olan ve bunu başarıyla taşıyabilen bir roman. Fakat Tanpınar’ın Huzur’u için

“Batı romancılığının tesiri altında kalarak Türk edebiyatında da böyle göndermeler yapmaya dönük bir çabanın ürünü”

ya da

“Türk edebiyatının hem Batı’ya öykünülmüş hem de daha fazla özgün niteliğiyle de önemli bir metni”

yargısında bulunmak mümkün.

Mümtaz, aşklarının en koyu yerinde Nuran’a şunları söyler:

“Vücutlarımız birbirimize en kolay verebileceğimiz şeydir; asıl mesele hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.”

Nuran da buna karşılık ‘Neyin var’ der Mümtaz’a.

Sahi, sizin neyiniz var? Eğer bir parça Huzur’unuz varsa onu da bu metni okuyarak bozmaya değer mi doğrusu? Kim bilir…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Proust'un Dev Romanı Kayıp Zamanın İzi..B. Aşıktoprak
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

11 Ocak 2025

Dünyanın En Görünmez Kişisi

Eğer insan okumaya çok erken yaşlarda merak salmışsa, ömrünün hatırı sayılır bir kısmını cansız bir nesneye bakarak, sessizce oturarak geçireceği bir anlaşmaya imza attığının farkına pek varamaz. Otuz beşinci doğum günüm geride kalalı iki yıl olmuş. On yıldan fazladır uğra..

Devamı..

Yevgeny Zamyatin’in Distopik Romanı: Biz

S. Fitzpatrick

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024