Doksan beşin kahvesinde masaya yaslanmış dışarı seyrediyordum. Camdan vuran iç karartıcı güz ışığına yan masada nargilesini fokurdatan adamın gürültülü öksürüğü eklendi, kendimi sokağa attım.
Yokuş başında durdum, çoraba zulalandığım paketten tek dal sigara çektim. Baktım Meryem –ben ona Nenemin adı diye seslerim, sinirden yüzü kızarır ama gıkı çıkmaz– hızla yanımdan geçti.
Saçları iki belik. Okul formasının kırmızı ceketiyle buradayım der gibi. Tanımasam sanki o değil. Bu kızda da oldum olası var bir tuhaflık. Mesela gözlerini kısar öyle bakar, sonra aklından ne geçerse artık, kendi kendine güler.
E, kendi kendine gülene de ne derler bilirsiniz.
Neyse, takıldım peşine. O, önde ben arkada. Bu arada köşedeki manavdan ateş sordum. Adam ikiletmedi. Önlük cebinden çıkardığı gümüş çakmağı çakıverdi. Etrafımı saran dumanla yokuş aşağı sallandım.
Nenemin adı, okul önüne varmış bile. “Hişt,” dedim, döndü, gözlerini kıstı. Elimdeki izmariti kaldırıma fırlattım, “Naber kız,” dedim. Omzunu kaldırdı. Yüzünde çarpık bir gülümseme. “Buralarda çok dolaşma hadi,” diyemeden, kafasını öte yana çevirdi. Kime konuşuyorsam.
Böyle garip huyları olmasa, Necla’ya yazdığım mektupları ona verirdim. Teyze kızı değil mi. Abisiyim sonuçta. Ama nerde... Aklı bir karış havada.
Necla, bunun okulunda yatılı. Hafta sonu çarşı iznine çıktığında tanıştık. İri badem gözlerini, yanağındaki gamzeyi bir görseniz. Onunla, gündüzcülerden yakın arkadaşı Handan sayesinde haberleşiriz. Salı günü bana pusula göndermiş, cuma okul çıkışı bekliyorum demiş.
Cumayı zor ettim. Necla’yı görüverince elinden tuttuğum gibi iskeleye. Vapura bindik. İçerde oturduk. Usulca yanıma sokuldu. Elimi omzuna attım. Burnum mis kokan saçlarında. Karşıyaka’da inmek yerine, yeni binen yolcularla geri döndük.
Hava kararmış. Vapurla iskele arasına çekilen tahtaların üzerinden kıyıya atlarken. “Bu saatte okula dönemem,” dedi. Yüzüne baktım. Nasıl yani.
Bizim eve götürmek düştü aklıma. Babam uzun yol şoförü, kaç gündür evde yok nasılsa. Annem sevinir ama, teyzemlerle aynı apartmanda ve şu Nenemin adıyla Necla’nın da aynı okulda olması... Yok, gidemeyiz, olmaz dedim kendime. Ya, ne yapmalı.
Saat kulesinin önünden geçerken; iki kez girdiğim ve kazanamadığım üniversite sınavını, askerlik için bu gün yarın çağıracaklarını, üstelik hiç bir işimin olmadığını düşündüm.
İçim sıkıldı.
Cebimdeki son meteliği, gevrek simit diye bağıran çocuğa uzattım. Bir gevreği paylaştık. Akşam ayazı iliklerimize işledi. Üşüdük. “Yürüyelim mi,” dedim.
Tren istasyonuna dek konuşmadan yürüdük. Bekleme salonunda sabahlar, onu erkenden okula bırakırdım.
Etraf tenha, salon sıcaktı, banklardan birine oturduk. Vakit gece yarısını geçtiğinde başı omzuma düştü. Sabaha karşı, kalın bıyıkları ağzının kenarına inen bir adam omzumdan dürttü. “Hişt, uyan hemşerim.”
Kimlik sordu. Okul yönetiminin yatılı öğrencisi için polise kayıp haberi verdiğini ondan öğrendik.
Karakoldaki ifadesinde Necla, ne dediyse artık... Olanlar oldu.
Telefonda, “Bir kız meselesi var,” diye, aileleri çağırdılar.
Annem tamam, dedi, sevmişler, kaçmışlar, abartacak bir şey yok. Yaparız bir nikâh. Babam delirdi; ya, ne nikâhı...bunların yaşı ne başı ne.
Necla’nın ailesi kızlarının reşit olmadığını, kandırıldığını gerekirse, Ankara’ya kadar gidip şikayetçi olacaklarını söyledi.
Beni kodese tıktılar. Başımı dizlerime dayadığım kollarımın arasına aldım. Gündüz geceye sığdı. İçimdeki sıkıntı çoğaldıkça çoğaldı.
Bizimkiler, okul, karakol, Necla’nın ailesi üçgeninde mekik dokurken sonunda beni saldılar. Babam kapıda karşıladı. Sarı taksiye atladığımız gibi doğru mahalleye. Apartman önü kalabalık, gözü bağlı bir kurbanlık.. Adak dediler.
Nenemin adının kısık gözleri üstümde.
Okuduğu duayı yüzüme üfleyen annem, kurban kanını alnıma sürdü. Sıkıca sarıldı. Gözlerim doldu. Derin bir nefes aldım. Sonra, sonra bir baktım kendi kendime gülüyorum.






