Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Eylül 2017

Öykü

Hakan Atacan • Beklenen

Hakan Atacan

Paylaş

45

0


Sen bize güzel bir masal anlatırsan, dedim ona, ben de senin sayende dünyaya belki yeni bir şeyler söylerim. – Oğuz Atay

1

Güneş kızıl harelerini denizin üstüne dikmiş, aydınlatıyordu mavilikleri. Onu bekliyorum. Sanki yüzyıllar ötesinden gelecek. İçimde garip bir umutsuzluk; kulağımda yarım bir ezgi kayıp sözcüklerden. Sahi ne demişti beş yıl önce? “Geçecek" miydi yoksa "gelecek" mi? Geçmedi. İşte tekrar başlıyoruz; bir kez zamana yenildikten sonra. İçimde zamana yenilmiş taşra kentleri. Burası da taşra kenti değil mi; insan yüreğinde taşırmış gidemediği kentleri. Deniz açıyor kirpiklerini yeni doğan güne. Sen kırmızılar giymiştin, Gündoğmuş Parkı’nda sabah vakti. Çocukların yüzlerinde açmıştı sanki baharın çiçekleri. Köşeden çıktığında kalbim duracak gibi olmuştu. Çaresiz sarıldım elimdeki kitaba. Gözlüğümü indirip ismini okudum. Elde Var Hüzün. Sırtında mavi çantasıyla merdivenleri tırmandı; saçlarının o umarsız omuzlarına akışı eşliğinde. Ürkek ve telaşlı adımlarından belliydi çok uzaktan geldiği; yoksa zamanın ötesinden mi? Çınarın yanından dönünce gülümsedi. O gülümseyince hava biraz daha aydınlandı. Koşarak boynuma sarıldı. Gerçekten bu kadar içten mi? Yanaklarımdan öpüp başını geriye yasladı. Tutmak için sol ayağımı ileri atıp bedenini kendime çektim. “Üff, ne çabuk unuttun, lisede hep yapardık ya bu hareketi. Ahmet sen bildiğin balık hafızalı olmuşsun.” Güldüm. “Çıkar şu gözlükleri de yüzünü doğru dürüst görelim.” Teklifsizce gözlüğümü çıkardı. Yüzü biraz daha aydınlanmıştı. Sağ yanağının altında küçük bir beni vardı; kaybolmamış. Gözlerim en gammaz tanığımdır. Bu yüzden o konuşmadan ben başladım söze. “Nasılsın?” “Gördüğün gibi hâlâ çok güzelim.” “Ondan hiç şüphem yok, yani yolculuk nasıl geçti?” “Sen önceden de mi böyle heyecanlı konuşurdun?” Yüzünde –kelimenin bozulmuş anlamıyla– ukala bir gülümseme vardı. “Hayır. Prens Mişkin yüzünden,” dedim. “Vay Prens arkadaş yapmışız. Şimdi dük, düşes, kontesten geçilmiyordur senin dükkân. Öyle değil mi?” Güldüm. Birden hırçınlaştı. “Tabii geç dalganı. Biz de okuduk oğlum Dostoyevski ama senin gibi ciddiye alıp bir sahaf dükkânının üst katında yaşamaya başlamadık. Roman yazacakmış; kaç yıldır aynı dükkânda yazıp çiziyorsun elinde ne var? Hiç. Okuman lazımmış daha. Oku bakalım sonun Andreas Tangen gibi olmasın da. Ne vardı sanki öğretmen olsan doğru dürüst bir yerde yaşasan? Sistemin adamı olmayacakmış. Herkes bir gün birinin adamı olur, budur hayatın düzeni.” Adamakıllı bozulmuştum. Yine para ve diğerleri yapışmıştı yakama. Oysa ben teker teker ayıklamamış mıydım hayatımdan bunları, böyle arkadaşları. Hepsi en sonunda açılmayan telefonlar, gidilmeyen davetler sonrasında sosyal medya kullanımını bırakınca aramaz olmuştu. Gel gör ki bir Özge’yle muhabbeti kesmemiştim, o geçmişin diri kalan belleğiydi. “Halimden memnunum ben. Hem bu gece sen de orda kalacaksın. Otele götürecek değildim ya seni.” “Ben damda da yatarım oğlum, şehir çocuğu mu sandın bizi.” “Hiç büyümedin mi sen?” “Yok, boyum liseden beri bir elli. Fark etmedin mi?” Bir kahkaha patlattım. Uzun süredir bu kadar güldüğümü hatırlamıyordum. Birden yürürken yerinde saymaya başladı. Ellerini arkaya bağlamış başını öne eğmiş sağ ayağıyla yerleri dövüyordu. Durdum. Biraz bekledim. Hiç istifini bozmadı. “Çocuklaşma Özge, hadi,” diye kolundan çekmeye başladım. Yerinden kıpırdamıyordu. “Çocuklaşma Özge, hadi herkes bize bakıyor.” “Bana güldün.” “Normal değil mi?” “Bana kimse gülemez.” “Emin misin?” … “Emin misin?” … “Hadi gidelim o zaman.” Gönülsüzce yürümeye başladı. Birden belinden kavradım. Başını omzuma yasladı. “Bak burası saat kulesi; altında çay bahçesi var. Manzarası güzeldir. Sevgililer burada buluşur; belki zamanın kıymetini birbirine hatırlatmak için. Şu gördüğün heykel ise Poseidon. Kendisi sağındaki denizin tanrısı olup yeğeni Athena ile Odysseus’un kaderi üstüne kavgalarıyla meşhurdur.” İlgisizce heykele yönünü çevirdi. Bir çocuk kadar sokulgandı. On-on beş dakika hiç konuşmadık. Artık kendini tamamen bana bırakmıştı. Işıklar caddesi uykusundan yeni uyanıyor korna sesleri ve kalabalığın telaşı üstümüze geliyordu. Hadrianus kapısından Kaleiçi’ne girdik. Şimdi sokaklar bir Akdeniz kasabası havasındaydı. Sandalyeler mavili beyazlı dizilmişti. Eski konakların yüzlerini sarmaşıklar kaplamıştı. Duvarlara saksılar yerleştirilmiş çiçeklenmişti. Baharda yeni açan çiçeklerin kokuları birbirine karışıp sokak aralarına gizlenmiş, tutkunlarını bekliyordu. Esnaf mağazalarını yeni açıyordu. Bir kepenk kalktı, bir köpek hızla bisikletlinin peşinden koştu, bir halıcı elinde çay bardağıyla dışarı çıktı. Denizden ılık bir meltem esiyordu. Sokağın ucundan deniz görününce esinti çoğaldı. Arnavut kaldırımlarında yalpalayarak yürüyordu. Bedenini biraz daha yasladı. O anda saçlarının kokusunu hissettim; içime saçlarından bir ferahlık yayılıyordu. Sanki sokağın ucundaki otele değil de cennete yürüyordum. Deniz saçlarına nispet yaparcasına rüzgârı daha da artırdı. Meltem, portakal çiçeği kokularıyla sokağı doldurmuş, şehre taşıyordu. “İşte geldik,” dedim. Gözlerini ovuşturup esnedi. “Rüya gördüm, bir yakışıklının kollarındayım.” “Hayır, benim kollarımdaydın.” “Diyorum ya bir yakışıklının kollarındaydım, elimdekiyle yetinmesini bilirim ben.” Gözlerine baktım. Samimiydi. Gözlerinin içi gülüyordu. Nerdeydin bunca zamandır; nerdeydin? O kadar bekledim ki seni… Hayır beklemedim, kaçtım senden. Bütün insanlardan kaçtım. Sonra da bu kimseyi tanımadığım şehre gelip eski bir tekel bayisini sahaf yaptım. Sokak önce reddetti beni. Daha sonra askeriyedeki Albay, emekli öğretmenler, Hanife teyze düzenli olarak uğramaya başladı. Hatta Albay emekli olup benimle bu dükkânı işletmeyi teklif etti. “Ortaklığa gelemem albayım,” dedim. Birkaç hafta dükkâna uğramadı ama sonradan daha sık gelmeye başladı. Sonra sen geldin Özge. Seni o kadar düşledim ki işte o düşlerimden bir sabah valizini bile toplamadan atladın geldin. Derken yanımdan bir kuş gibi parlayarak uzaklaştı. Şimdi falezlerin kenarında fotoğraf çekmeye başlamıştı. Hüseyin abi alışık olduğum gülümsemesini de yanına alarak karşıladı beni. “Ooo hoş geldin Şair, ne zamandır görünmüyordun, nerdeydin?” “İş güç bildiğin gibi.” “Şu deli kız seninle mi?” Özge kayanın üzerine çıkıp kollarını açmış bir cambaz gibi denizin üstünde yürüyordu. Birden içimde onu kaybetme telaşı duydum. “Evet,” dedim. “Siz oturun –ki oturtmam biraz zaman alacak gibiydi– ben geliyorum.” Gülümsedim. Özge şimdi surun kenarı geçmiş haylaz bir çocuk gibi aşağı sarkıyordu. “Burda bir kedi var, mahsur kalmış,” dedi. Çevik bir hareketle yanına çıktım. Surun ardında yeşil çayırlar, papatyalar bir renk cümbüşü halinde denize uzanıyordu. Azman beyaz renginin üzerine serpiştirilmiş siyah benekleriyle kuyruğunu sallıyor, patileriyle nemli toprağı eşeliyordu. “Bu otelin kedisi; hep sabahları burada yatar.” Kediyle ilgilenmeye devam etti. Ardından ekledi: “Ne kadar da güzel bir yer değil mi?” Evet onunla çok güzeldi. Ani bir hareketle yüzünü döndü; deniz sabah uykusunda önümde portakal kokuları eşliğinde uzanıyordu.

2

Hüseyin abi seslendi. “Şair sen de mi bizim kediye uydun, hadi kahvaltıyı getiriyorum.” Hep böyle yapardı. Sesinde hafif bir alay taşır iki insan arasındaki mesafeyi yerleştirdiği garson üslubuyla alaşağı ederdi. Kayadan atladım. Kucağıma almaya çekindim, Özge omzuma yaslanarak indi. Ellerimizi yıkamak için içeri girdik. Lobinin arkasında lavabo vardı. Otel Osmanlı tuğraları ve hat levhalarıyla döşenmişti. “Gel sen şimdi iyi yıkayamazsın,” diye elimi lavaboya tuttu. İtaat ettim. Ellerinin arasına ellerimi alıp ovuşturarak yıkadı. Elleri tüy kadar yumuşak ve narindi. Kurulamayı bile bana bırakmadı. Kahvaltıda hiç durmadan konuştu. İşini çok seviyormuş, mutlu kadın rolleri. Birkaç kez eski günlerden açtı, uymadım. Tekrar kendini anlatmaya döndü. Şimdi düşlerini masanın üzerine seriyor ve içinde benim de olduğum mutlu bir masalın motiflerini serpiyordu. Zaman sesinde düğümlendi. Sanki zamanı sesiyle doldurmuştu da başka hiçbir sese yer kalmamıştı. Sesi yavaşça tonunu kaybetti. Doğanın konuştuğu bu masada artık o da susmuştu. Şimdi dalgaların sesi otelin terasına kadar geliyor; ara ara teknelerden iğrenç pop şarkılar yükseliyordu. Güneş tepeye yaklaşmış sıcaktan kaçan emekli grupları terası boşaltmıştı. “Gidelim,” dedim. Uysal bir çocuk gibi peşime düştü. Hesabı öderken o duvardaki işlemeleri inceledi. Bir ara, “Ben de resim yapıyorum,” dedi. İlgilenmedim. Zaten bu yaşta ressam ya da yazar olmayan çok az kişi tanıyordum. Bir gençlik hevesiyle başlanır sonra ruhlar yaşlanır ve bırakırdı. Sokağa geldiğimizde her zamanki tayfa yerini almıştı. Kapitalizmin ellerinden yakasını sıyırmaya çalışan çevirmenler, emeklilik hayaliyle dükkân bakanlar, doğal hayat yaşayacağım diye köye yerleşip haftanın yarısını sahaflarda geçiren doğa tutkunları, asker eskileri, eski siyasi tutuklular sokakta yerini almıştı. Yıllardır süren hararetli tartışmaları devam ediyordu. Bu muydu Özge’nin istediği? Koskoca şehirde bir sokağa sığınmış bu mutsuz adamların arasında yerini almak mı? O hayat doluydu. Hâlâ dünyanın yaşanabilir bir yer olduğuna inanıyordu. Çok gençti. Oysa bu sokak –kendimden biliyorum– birkaç yılda yaşlandırırdı herkesi. Belin kamburlaşır, içine kapanırsın. Her an ağlayacak gibi bir duygu taşırsın içinde. Özellikle de hararetli kavgalarında yerini almaktan artık bıkmışsan. Saatlerce konuşabilir insan bu sokakta, saatlerce bir kitabı anlatabilir. Kuşkusuz anlayanlar da çıkar aralarında. Ancak herkes dükkânına çekildiğinde bir yalnızlık kaplar içimizi, bu ülkede yaşamanın yalnızlığı. Çoğu zaman bir asker eskisinin yarına umutla bakışı, bir ergenin aradığı saçma sapan bir kitap dağıtır bu hüzünlü havayı. Onlar her zaman gelmez. İşte onların gelmediği günlerde daha da çekilmez olur sokak. O zaman ben elime aldığım bir kitapla sandalyemi çınarın gölgesine çeker okumaya başlarım. Başka hayatlar başka insanlar. İsimleri bizimkilere benzemez, huyları da. Tutkuları genellikle aynıdır, hele bir klasik okuyorsam. Yine de o günlerde bir acının merhemidirler ve yüzyıllar öncesinden keşfetmişlerdir bu ilacı. Kitaplar, verdikleri unutmanın “yoksa hatırlamanın” şifası mı? Beklentilerimizden yapılmış bir düştür sundukları. Dükkânın kapısı gürültüyle açıldı. “Beğendim," dedi Özge. Hoş geldim demek istiyordu belli ki. “Hoş geldin,” dedim. Birkaç meraklı göz dükkâna yöneldi. Kapıyı kilitledim. Uyukluyordu, perdeyi çektim. Demir merdivenden üst kata çıktık. Buranın sokağı gören yazı masası, kendi özel kitaplığım, kenara iliştirilmiş bir yer yatağı ve duvarda asılı notlarla onu şaşırttığını itiraf etmeliyim. Ellerini kitapların üzerinde dolaştırdı. Duvardaki notları ilgiyle okudu. Birinin üzerinde biraz durdu. “Mutfak nerede,” diye sordu. Arkadaki bölümü gösterdim. Kahve ister misin demek istedim. Yorgun görünüyordu. Teklifsizce yatağa uzandı. Acaba ter kokumdan rahatsız olur muydu? Kapı çalınıyordu. Perdeyi aralayıp baktım. Okumaya henüz başlamış heyecanlı çocuklardı. Bir an onlarda kendi üniversite yıllarımı gördüm. Perdeyi tekrar çektim. Telaşlı yüzleri perdenin arkasından seçiliyor Özge soran gözlerle bakıyordu. “Şimdi giderler,” dedim. Şimdi giderler. Zaten hayatımızdan birer birer gitmemiş miydi heyecanlı üniversite çocukları. Ağızlarında hep bir sloganla dolaşır, durmadan konuşurlardı. Gergin bedenleri hep tetikteydi. Polis korkusu, tutuklanan arkadaşlar, fakir ailelerinin bekledikleri memur olma hayali onları hep diri tutardı. Kavgaya tüm benlikleriyle girerlerdi. Ne zaman oluşmuştu onlarla aramda bu mesafe? Yine de az önce perdeyi çekerken neden bir pişmanlık duymuştum içimde? Neydi benle onların arasındaki bu ince perde? Aşağı indim. Bir süre elim kapı ile kitaplar arasında gitti geldi. Hâlâ dışarıdaydılar. Kim koymuştu onlarla arama bu demir kapıyı? Parkasının cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Birkaç kez çektikten sonra arkadaşına uzattı. Mahir miydi adı bu çocuğun? Kıvırcık saçları siyahtı. Esmer bedeniyle inşaatta çalışan çocukları anımsatırdı. Kaç tanesi düştü düşlerinden ölüme? Sedat, ortaokul arkadaşım. Annesi cenazesinde kendini paralamıştı. Durmadan kocasının göğsünü yumrukluyordu. Babasının gözlerinden yoksulluk gözyaşı olup boşalıyordu. Lastik ayakkabısından bu kez utanmıyordu. Sadece yoksulluktan, eline tutuşturulan tazminat parasından utanıyordu. Kapı bir kez daha çalındı. Açmadım. Sandalyeye oturup bir süre sipariş listesini inceledim. Niteliksiz Adam, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört altı adet. Mahir ağzındaki sigarayı atıp gitti, giden tüm güzel çocuklar gibi. Birkaç kitap karıştırdım Yusuf Atılgan, Hasan Ali. Sarmadı. “Oysa, ortalıkta kimsecikler yoktu. Bu yüzden, ayakkabılarımı çıkarıp sessizliğin kenarına bıraktıktan sonra bir süre dikildim kapının ardında. Tıpkı Alyoşa gibi, belki de onun yerine, burnumu ileriye doğru uzatıp havayı kokladım” diyordu Toptaş kitabın bir yerinde. Kimdi bu Alyoşa, pörsümüş bir dünyada güzellik arayan gençlik ateşimiz mi? Okumayı bıraktım. Bir süre rafları düzeltmeyle oyalandım. Kitaplar tozlanmıştı. Arka bölüme geçtim. Burada rastgele atılmış Osmanlıca kitaplar, eski dergi sayıları vardı. Ben de eskidim bu dükkânda, ben de eskidim. Bir sigara yakayım dedim. Yoktu. Zaten içmeyi hiç becerememişimdir. Sigaranın bile arkasına saklayamadım düşlerimi. Kederimi onun dumanına bile yükleyemedim, gösteremedim kalabalığa; ısrarla düşüncelerime yapışan kalabalığa. Özge’yi uyandırma korkusuyla yavaşça çıktım merdivenleri. Bir süre onu seyrettim. Ne kadar da masum uyuyordu. Dolabı açtım. Üç dört adet domates, salatalık, roka, fesleğen, patlıcan vardı. İçilecek yarım şişe kırmızı şarap, bir şişe bira vardı. Birayı aldım. Dolabı kapatırken ayağımla iyice kapağına bastırdım. Altından çürümeye başladığı için zor kapanıyordu. Masaya oturdum. Sokak perdenin arasından valiliği görüyordu. Meyhaneci masaları açmaya başlamıştı. Bu kız mıydı hayatıma alacağım, bu kız mı? Bu eskimiş sokağa, bu umutsuzlar durağına mı girecekti bu gençlik heyecanı? Aşk mı? Çoktan unuttum. Belki bir zamanlar bana hatırlatmıştı. Biz burada hayatın dengesini tartıyoruz, zor iş bu. Burada mutluluğa değil hüzne yer var. Meyhaneciden başkası yıllarca giremedi aramıza, girmedi. Onun da müdavini olduk. Bazen yazı masamın yalnızlığından kadeh kaldırırım meyhanedekilere. Şimdi seninle mi kaldıracağız karşılıklı? Birkaç güne sıkılacaksın. Gitmek isteyeceksin bu sokaktan, oysa biz yıllarca ısrar etmiştik burada kalmak için, karışmamak için şehrin telaşına. O güzel yüzün yavaş yavaş solacak. Sokaklar yerine ıssız sahiller, kapalı odalar çekecek seni. Aynalara bakmaktan vazgeçeceksin; alış veriş merkezleri kabartmayacak iştahını. Kamp kuracaksın belki Olimpos’ta. Gecenin sesini dinleyip Yunan tanrılarıyla konuşacaksın, bizimkiler yetmiyormuş gibi. Harabelerde açan bir çiçek olacaksın, tarihin peşinde dağ taş antik kent gezen bir seyyah. Belki yabancı dil öğreneceksin; hiç gitmeyeceğin ülkelerin dilini. Şimdi kelimelerle örülü bir duvarın içindesin. Kuşkusuz korunaklı bir alan senin için. Ancak ya şimdi gideceksin ya da heykelini yontacaksın boyna. Yaşadığın hayatı, doğrularını, yıkıp yeniden öreceksin. Deli diyecekler belki sana. Her şeyin yalan olduğunu bilmek insanı delirtmez mi?
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda ara..Faruk Duman
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serhat Uyumaz

7 Mayıs 2025

Bu Kez Uzakta Değil

“Alo. Abi yeni uyandım. Gece ben mi seni aradım, sen mi aradın?”“Serhat dostum, ben aradım. Evde misin?”“Evet. Her zaman olduğu gibi.”“Sizin oralardayım müsaitsen çay içelim.”“Olur. Abi bana yirmi dakika ver.”“Tamam dostum.”Ağır nemli havada duş almak size artı bir şey katmaz. Kar..

Devamı..

Bir Karşı-Örgütlenme Biçimi Olarak 1 M..

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024