"Haney" Yaşıyor
30 Nisan 2019 Öykü

"Haney" Yaşıyor


Twitter'da Paylaş
0

Gözlerimi sıkı sıkıya kapatıp nerde olduğumu düşündüm. Aklımın beyazındaki düşünceler, Kaç buradan, dedi.

Gözlerimi açtım. Kirli beyaz perdelerden ortalığa yayılan ışık huzmesinde oynaşan tozlara baktım.

Kafamı mutfağa doğru çevirince salonla mutfağı bağlayan ince koridorun duvarındaki geniş aynayı gördüm. Aynadan bir odanın yansısı göründü. Mihrap Abla’nın yatak odası olmalı. Çift kişilik yatağın çarşafı darmadağınık. Odadaki kırmızı fon perdeler sonuna kadar çekili. Perdelerden yayılan kızıllıkla yerde sürünen yatak örtüsünün kırmızılığı birbirine geçmiş odayı farklı bir kızıllığa boyamış. Hemen her gece işittiğim demirden somyanın paslı gıcırtılarını duyar gibi oldum. Bu sesi her duyduğumda annem abanoz elleriyle kulaklarımı tıkar, “Edepsiz,” der. “Z” sesinin bitimiyle dudağından çıkan tükürük gözüme çarpar. Ben gözümü kapatırım.

Kafamın içindeki ses yineledi: “Kaç buradan.”

Soluğumu tuttum. Tedirginim. Mutfaktan sesler geliyor. Bu evde bir mutfak olacağı hiç aklıma gelmezdi. Bekliyorum. Neyi beklediğimi bilmiyorum. Sadece seslerden oluşan bir imge var kafamda. Ne kadar süreceğini bilemediğim bu bekleyişten en az hasarla çıkmayı umut ediyorum. Bu evden kesik ve salınımlı bir ses demeti halinde bizim evin duvarlarına düşen o meşum sesler, annemin tıktığı kulaklarımdan içeriye sızdığında gövdemin içinde kımıldayan yabanıl hayvan sus pus şimdi. Niçin susuyor, sesin kaynağındayım oysa.

Okuldan her zamanınkinden erken çıkınca okulun yanındaki parkta rastladım Mihrap Abla’ya. “Böyle bu soğukta olmaz,” dedi. ”Hadi bize gidelim.” Duraladım bir an, kollarımı ne yana götüreceğime karar veremediğimden birkaç kez burnumu sildim. Elini omzumun üzerine koyacak mıyım, kollarına mı gireceğim diye biraz bekledim. Girmedi. “Haydi, hasta olursun burada,” dedi. Yan yana bizim apartmana kadar yürüdük. Konu komşu tanımasın diye montumu kafama çekebildiğim kadar çektim. Annemin her sabah evden çıkar çıkmaz yaptığı gibi atkımla yüzümü nefes alamayacak kadar sardım. Şöyle filmlerdeki gibi bir gözlüğüm de olsa fena olmazdı ya, yoktu. Ne olacak ki canım, iki adımlık yol nefesini tutuver dedim kendime. Apartmanın merdiveninden çıkarken kendimi suçlu hissettim de bozuntuya vermedim. Mihrap Abla anahtarı yuvaya geçirince bir an oradan tüymek istedim. Kapanan kapının son kilit sesi de yerdeki tozlara karışınca derin bir oh çektim.

Bakışlarım yine salonda. Yerlere saçılmış fındık fıstığa, naylon torbalara, meyve kabuklarına, sigara küllerine, paketlerine, ekmek kırıntılarına, tıngırdamaya hazır şişelere, simetrisi bozulmuş halıya baktım. Annem şimdi burada olsa, “Bak oğlum bak,” deyip ekler, “adam mı olur bunlardan.”

Gri perdelerden salona düşen ışık gittikçe cılızlaştı. Sadece akşamüstleri beliren bir sessizlik kapladı boşluğu. Bu sessizliği bozmaktan çekiniyorum. Ya annem eve geldiyse… Ya yine kabarık kulaklarını bu tarafa diktiyse… Belki de bir bardak almış, bardağın kalın tarafına kulağını dayamıştır. “Aman oğlum aman diyeyim sana,” diyordur. Benim yanında olmadığımı bile bile söylüyordur üstelik. Tam kalkıp buradan tüymek istedim ki Mihrap Abla salona girdi.

“Bak sana ne getirdim.”

Bardağın boyu neredeyse benim kolum kadar. Alttan üste doğru genişleyen bardağın üzerinde mavi zemin üstüne sarı yaldızlarla bir marka ismi yazılı. Titreyen elimle bardağı alttan kavrayınca titreşim üst tarafa yayıldı.

“Soğumadan iç hemencecik.”

Ilık sütü içebildiğim kadar içtim. Neredeyse yarıladığım bardağı zar zor önümdeki masaya bıraktım. Dudaklarımın etrafı bembeyaz olmuş mudur acaba? Ayva tüyü bıyıklarım bu beyazlıkla silinmiş midir bilmiyorum. Gözüm bir peçeteyi taradı. Yok. Dilimi ortadan kırıp peçete gibi yaptım. Gri formama bir damla düşmüş müdür diye tedirginim. Kontrol ediyorum oh çok şükür temiz. Hiçbir ipucu kalmasın istiyorum.

“Hay salak kafam,” dedi, “peçete getirmeyi unutmuşum.” Kalktı. Peçeteyi getirip masanın üzerine koydu. Televizyonun karşısındaki tekli koltuğa geçti. Ben hemen koltuğun yanındaki ikili kanepede huzursuz oturuyorum. Kanepenin önünde, siyah camdan bir orta sehpa, sehpanın üstünde ise içi sigara izmaritleriyle dolu bir kül tablası var. İzmaritleri saydım on iki tane.

Titreşime aldığı telefonun zırıltıları geldi. Bu zırıltılar kül tablasındaki külleri şahlandırdı. Zar zor seçiyorum numaraları, isim yazmıyor. Mihrap Abla eteğinin ucunu toplayarak yarım adımla masaya gelip numarayı meşgule verdi. Saçlarının ucuyla oynadı.

“Kaça geçtin şimdi sen?”

Yedi yaptığım parmaklarımı onun gözlerinin görebileceği bir yüksekliğe kaldırdım.

“Kış da geldi. Ayaz adamın ciğerini yakıyor. Dışarıda çok üşüdün mü?”

Kafamı hayır anlamında sallayıp sehpadaki tozlara sabitledim bakışlarımı, Mihrap Abla’dan yana bakmaya çekindim.

Afalladım. Aklımın beyazındaki düşünceler de şaşırdı. Bu işte bir terslik olduğunu hissettim. Beynim içinde çoğu annem tarafından örülmüş duvarlar titremeye başladı.

Yeniden bir şey sormak üzereydi ki penceredeki huzmede oynaşan tozlara gözü takıldı. Kaşlarını kaldırdı. Bir düşünce avladı onu belli ki. Atkuyruğu yaptığı saçlarını düzeltti. Dudaklarının iki ucunu bir birbirinden ayırdı. Mırıltılı bir şeyler söyledi. Boş gözlerle gri badanalı duvarlara baktı. Taş baskılı levhada bakışlarını sabitledi. Neden sonra elindeki telefonu tekrar eteğini toplayarak yarım adımda sehpaya bıraktı. Ben o sırada formamın üzerinde gözden kaçmış olabilecek bir süt damlası aradım yine. Koltuğa otururken iyice topladı eteğini. Ben siyah camlı sehpanın yansımasından gördüğüm yüzüne kaçamak bir bakış attım. İçimden konuşmam gerekirken kendimi kontrol edemeyip kelimelerimin dışarıya çıkmasından korktum.

Telefondan yine zırıltılar geldi. Mihrap Abla sessizce söylendi. Sehpadan telefonu alınca kokusunu duydum. Sobanın üzerine konmuş mandalina kabuğu kokusu gibiydi. Telefonu hırsla meşgule verdi. Bu sefer yanıma oturdu. Yanıma oturmasıyla annem beynimin en korunmasız yerlerini işgal etmiş bir düşman gibi bağırdı .“Edepsiz.”

Mihrap Abla elini başıma dayadı. Seslerden örülmüş duvarlarım büyük bir depremden sağ çıkmak için çırpındı. Annemin, babamın, mahalle arkadaşlarımın sözleri Mihrap Ablayı benden itmeye çabaladı. Saçlarımı taradığım yöne doğru okşayınca içimdeki ılık süt etkisini gösterdi. Bendeki tüm düşünceler ılık sütün etkisiyle beyaz bayrağını kaldırdı.

“Uyumak ister misin?”

Kesinlikle olmaz anlamına gelecek bir baş hareketiyle reddettim. Göz göze geldik, gülümsedi. Tam o sırada kapının sevimsiz zil sesini duyduk. Mihrap Abla kapıyı açınca kapının yanındaki aynada, tanıdığım bir yansı belirdi. Dört numaradaki Şevket Abi. Elindeki aşure kâsesini uzatırken ablak yüzü sırıttı. Bir şeyler görmek istercesine başını eğip evin içine baktı. Mihrap Abla birkaç kez teşekkür edip kâseyi aldı. Kapının aralığını iyice daralttı. Şevket Abi’nin son sözlerini kapanan kapının sesine karıştığı için duyamadım. Kâseyi sehpaya bıraktı. İkimiz de bir süre kâseye anlamsız gözlerle baktık. Ardından Mihrap Abla sinirli bir şekilde sordu: “Yer misin?” Uzun saçlarını ensesinde şöyle bir topladıktan sonra saç bağını sıkıladı. Tekrar yanıma oturdu. “Sen de mi sevmiyorsun,” deyince, “Neyi,” dedim. “O, küçük bey konuştu,” deyince güldüm. O da güldü. Gülünce annemin içimde yankılanan sesini bir bilek hareketiyle kavrayıp susturdum.

 “Hangi kitapları okuyorsun,” diye sorunca, “Şey,” dedim. ”Hikâye kitapları.” Bir an Muzaffer İzgü’nün ismini hatırlayamadım.

Telefon yine çaldı. Bu sefer isim yazılı. Mihrap Abla telefonu tek seferde açtı. Salondan çıkıp koridora gitti. Ben sesleri duyuyorum:

“Misafir... Öyle misafir değil... Çocuk daha.”

Mihrap Abla salon kapısının önünde şimdi, eteğinin ucu özgürlüğüne kavuşmuş, ahşabın tabanını yalıyor. Ben kalkmaya yekinince, ”Otur,” dedi, “daha gelmemiştir annen.”

Yine yanıma oturdu. Beni yarım kafa kola aldı. Eteğini topladı. Bacaklarını göğsüne kadar çekti, masadaki paketten bir sigara çıkarttı. Yutkunmaya bile korktum. Sigaradan tek nefes çekti, kül tablasının bölmeli yerine bıraktı. Dumanı üst dudağından iman tahtasına doğru üfledi. Pembe bluzunun içindeki tümseğin çatallarından bir yol buldu duman kendine. Dumanın kokusunu duyumsadıkça beynim bir yerinde dumanlar içinde höyküren annemin sesi dalgalandı.

“Kimin girip çıktığı… Aman neme lazım itin hırlısı, komşunun edeplisi… İşte böyle böyle katil oluyor insanlar.”

Evin güvensiz duvarlarına odaklandım. Bu duvarların bitimiyle başlayan bizim evin duvarlarını düşündüm. Kaşınan zihnimin, sendeleyen bilincimin bana ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Yıldırım gibi kalkıp kapıdan dışarı çıkmakla Mihrap Abla’nın güzel kokusuna karışan kapsayıcı merhameti arasında gidip geldim bir süre. Kanepenin üzerinde attığım montum ve atkıma göz gezdirdim. Atkımı annem örmüştü. Bu evin duvarlarından gelebilecek en küçük sesle örgüsünden gelen sesler birbirine karışırken izlemiştim onu. ”Geberip gitmiyor bu insanlar,” demişti. O zaman bunu umursamıştım. Şimdi öyle değil. Niye ölsün ki. Mihrap Abla Yaşamalı. Hatta herkese anlatmalıyım bu iyiliği. Hiç de sizin bahsettiğiniz gibi biri değil demeliyim. Övmeliyim hatta. Kimde varmış bu güzel saç, bu güzel göz, koku… Ne olmuş yani telefonu ha bire çalıp duruyorsa, gördüm işte çoğunu açmıyor. Hem açsa ne, kime ne. Aslında hepimiz biliyoruz bu iyiliği. İşimize gelmiyor. O, öyle çünkü, biz öyle değiliz.

Uzun bir süre ne o ne de ben konuştum. Bu kez bizim evin duvarlarından gelen sesi işitince kalkmak için yekindim. Ayağa kalkınca tere battığımı hissettim. Montumun fermuarı çeker çekmez yarıda takılı kaldı. Onu yukarı çekmeye çalışırken kitaplıktaki kitapların ismini okumaya çalıştım. Yanıma gelip montumun takılı fermuarını çekti. Atkımı omzuma şöyle bir doladı. Kirli perdelere selam verdim. “Görüşürüz,” dedim, ışık huzmesinde oynaşan tozlara. Televizyon önüne gelince duraladım. Zar zor okuyabildim diğerlerinden ayrı duran kitabın ismini.

“Haney Yaşamalı.”

Yavaşça açtı evinin kapısını. Ellerini yanaklarıma değdirip alnıma yumuşak bir dokunuş bıraktı. “Hadi,” dedi sessizce, “anlaştığımız gibi.” Tamam, anlamında kafamı salladım. “Etüt vardı okulda.” Güldüm. “Tamam,” dedim, “etüt vardı.” Ayakuçlarımda karşı kapıya doğru ilerledim. “Yine gel,” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. Olur, anlamında başımı salladım. Mihrap Abla yavaşça kapadı kapısını. Ben bizim evin zilini çaldım. Üzerime sinmiş sigara dumanını umursamadım. Pantolonumun paçasına düşmüş süt damlasının bıraktığı leke ne güzel.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR