Cemil Meriç’in körlüğü biz okurları etkiler. Ona karşı daha şefkatli oluruz, öbür yandan bütün mutsuzluğunu körlüğe bağlamaya da eğilimliyizdir. Oysa kendisi şöyle der, “Kökleri çok eski bir dert bu, yalnız gözlerimle izahı imkânsız.”
Ufuk Karakurt
Mutsuzluk
Yaşlılık gelip çattığında bizi huzurevine kapatacaklar. Bayramda seyranda, şekerimizi zıplatmaktan başka bir şeye yaramayan baklava kutularıyla sıkıla sıkıla el öpmeye gelen ilkokul çocuklarından başka pek gelen gidenimiz olmayacak. Ayda yılda bir torunlar ziyarete geldiğinde onları emekli üç aylıkları çekmeye banka kuyruğuna yollamak için bastonlarımızla tehdit etmek zorunda kalacağız. Bomboş geçen zamanlarımızda öteki ihtiyarlarla karşılıklı oturup yeni nesilden şikâyet edeceğiz. Birbirimize eski fotoğraflarımızı göstererek anılarımızı anlatacağız. Yeterince kafamız şiştiğinde odalarımıza çekilip antikalaşmış tablet bilgisayarlarımızdan artık zevkimize göre Alacakaranlık Kuşağı mı olur, Kirli Harry serisi mi olur,
Battlestar Galactica mı olur birinin, bilmem kaç saatlik “Ultra-Extented 3D Reproduction” bölümlerine gömüleceğiz. Ya da büyüteçle çözdüğümüz çengel bulmacalara, 90’lar, 2000’lerden çalan radyo istasyonlarına. Zaten fazla seçenek yok. En fazla pencere önünde gizli gizli sigara içebiliriz. Eh, sonuçta fazla bir şey beklemiyorduk, öyle değil mi? Ben sırf o rezil günlerimde işime yarar diye, ikinci, üçüncü sınıf polisiyeleri bir kenarda biriktirmeye başladım bile.
Cemil Meriç yalnızca böyle berbat bir yaşlılık geçirmediği için bile insanda saygı uyandırır. Ona istediği kitapları okuyan, onu Caddebostan sahiline indiren, kütüphanesini düzenleyen, koltuğunun arkasına yastık koyan, çalışmalarını not alan birileri oldu hep etrafında. Altmış yılı bulan yazarlık uğraşının böyle bir hediyesi olmuştu. Peki, mutlu muydu?
Mezarötesi
Cemil Meriç’in körlüğü biz okurları etkiler. Ona karşı daha şefkatli oluruz, öbür yandan bütün mutsuzluğunu körlüğe bağlamaya da eğilimliyizdir. Oysa kendisi şöyle der, “Kökleri çok eski bir dert bu, yalnız gözlerimle izahı imkânsız.”
Cemil Meriç son derece bilgiliydi. Eskilerin tabiriyle “cerbezeli” üslubunu çıkarırsak geriye yalnızca hayli detaycı bir allame kalırdı. Yıllarca sürmüş ayrıntılı fihristleme, metinleri yan yana getirme, karşılaştırma, biyografi incelemeleri, köken araştırmalarıyla ortaya geniş bir cehalet kataloğu çıkarmıştı. Bu katalogda ne yoktu ki: eski bir Fransızca kitabı tercüme ederek kendi eseri gibi yutturmaya çalışan sahtekâr akademisyenler, resmi bir sosyolojiyi haklı çıkarmak için, saçma sapan bir kitabın yalnızca önsözündeki bir cümleyi kırk yıl boyunca tekrar eden milli yazarlar, Batılı bir egoyla felsefe tarihini saptıran uluslararası entelektüeller, köken araştırmaları yapılmadığı için yüzlerce yıl boyunca hemen bütün Batı dillerine İbranceden yanlış çevrilmiş
Tevrat cümlelerine kadar yüzlerce şey. Bunlar kimi okurlar için büyüleyici olabilir, ama Cemil Meriç için yetersizdi, asıl yöntemini “nesri şiir haline getirmek” olarak özetleyecekti. Kitaplarında bol bol, uçurum gibi ejderha dişleri, mızraklardan sarkan kopuk kelleler, ıssız saraylarda oda oda gezen Mavi Sakal, donuk bakışlı iskeletler, mağaralarda zincirli kölelerin kanını kadehlere dolduran hükümranlar, Olemp’e tırmanan iblislerle dolu dağ yolları, kanın ateşinde eriyen kılıçlar, gölgelerin bile gül rengi olduğu hayali ülkeler okuruz. Fantastik… Kendisi buna, “mezarların ötesinden sesleniş” diyordu. Bu mezar ötesi şiirleri yazarken mutlu hissetmiş olmalı. Aksi halde hiçbir yayınevi yayımlamadığı için, eş dost kendi arasında para toplayıp kitabını bastırdığında da, kitaplarını kimse okumadığında da, sonuna açık adresini ekleyip, “Diyaloğa ihtiyacım var,” diyerek mektuplar gönderdiği yazarlar onu umursamadığında da önüne bakıp işine devam edemezdi.
Roman
Yazarımız, Peyami Safa, Sartre, Balzac vb. romanları hakkında bolca yazsa da genel olarak romanlardan hoşlanmazdı. Romanın “yalnızca zaman öldürmeye yarayan parazit bir tür” haline geleceğini ve 21. yüzyılda ortadan kalkacağını düşünüyordu. Yine de
Jurnal’deki çalışma notları, bazı kitaplar, çağdaşları ve kendi hakkındaki amansız yorumlar, “şehvet ve ibadetle” diye bitirdiği aşk mektupları arasına kısa bir romanın bölümlerine çok benzeyen ve çoğu kitaba nal toplatacak güzellikte bazı parçalar yazmaktan kendini alamamıştı.
Mesela 1963’te yazdıklarına göre, sıfır lira sıfır kuruş sermayeyle, taşradan, Birinci Dünya Savaşı sonrası şartlarında başlayan azimli bir entelektüel olma serüveninin önemli bir kısmı parasızlığı yüzünden aşağılanmakla geçer; hikâyeye çatısından yıldızlar görünen yıkık bir ev, hasta bir eş, yarı yarıya doğa koşullarında büyüyen çocuklar, kötü niyetli akrabalar da maharetle eklenirken gerçeklik ve gerçekdışılık dozu afallatıcı bir şekilde aynı anda artar. Peki ya 1984’te felç geçirdikten sonra çalışmayı kesmeyen Cemil Meriç. Yanında Lamia Hanım. Belki beraber bir çeviri yapıyorlar. 1960’larda karısı Fevziye Hanım’ın huzurunda dikte ettirilmiş pek samimi mektuplar düşünülürse bu diz dize iki ihtiyar âşığın kavuşma hikâyesine benzer bir şeye rastladınız mı? Bir karabasan korkutuculuğunda ve şahaneliğinde yazılmış taşra-İstanbul yolculuklarını saymıyorum bile. Issız bir köy genelevinde tanıştığı Suriyeli Linda ortadan kaybolunca, evdeki eşyaları satarak onu şehir şehir aramaya çıkmış genç Cemil’in hali ve genç Cemil’in halini hatırlayan yaşlı üniversite hocası Cemil Meriç’in hali... Asıl fenası bunların hiçbiri masal değildi. Cemil Meriç’in mutsuzluğunun altında yatan bunlar mıydı? Ne bileyim, psikolog muyum? Bildiğim tek şey, bunların bu ülkenin geniş plan mutsuzluk fotoğrafının da parçaları oldukları.
Hayalet
Nüfus müdürlüklerine kayıtlı en az yirmi Cemil Meriç var. Bu yazıyı yazarken onların bir kısmıyla internetten iletişime geçtim, bakalım adaşlarının yazarla arası nasıl? Kareli gömlek, göğüs cebinde Casio FX hesap makinesi, Rotring kalem şeklinde standart mühendis üniforması içindeki bir numaralı adaş, Cemil Meriç’i tabii ki duymuştu, kitaplarının bazılarını almış, ama malum hayat gailesinden okumaya bir türlü zaman ayıramamıştı. “Tabii tabii,” dedim. İki numaralı adaş gençten bir arkadaştı. Yalnızca ekşisözlük’teki entry’leri okumuş ve TRT’deki belgeseli izlemişti. “Arkadaşım hiç mi merak etmedin adaşın ne yazmış?” diye çıkışınca, “JJajftrkrlmlkkJ” gibi bir şeyler yazdı. Üç numaralı adaş Cemil Meriç’in çok büyük bir yazar olduğunu söyledi. Juvenalis, Abdullah Cevdet, Koestler, Fevzi-i Hind, Yakup Kadri, Hayyam vb. doğudan batıdan pek çok yazarı incelemesini nasıl yorumladığını sordum. Hepsinin çok önemli yazarlar olduğunu söyledi. Alicundi Rotrot gibi adlar sallayarak başka bir şey sorduğumda, yine çok büyük, çok önemli vb. diye yanıtlayınca, “Sen de her şeye kurban olam kalem tutan ellere diyorsun,” deyip bağlantıyı kestim.
Cemil Meriç adaşlarıyla geçen bu tatsız sohbetleri görseydi, bir yerlerde yazdığı gibi bana, “Adımı taşıyanlara gösterdiğiniz iltifata teşekkür ederim,” demeyeceği kesin. Peki adaşları için ne derdi? Kütüphanesini benzettiği, “Zindanda söylenen şarkıyı kim dinler?” diyerek onlara hak mı verirdi yoksa, “Sokaktaki adam alışkanlıkları” gibi şüpheli bir şey mi söylerdi?
Sorulacak daha pek çok şey var. Günlüğüne yazdığı şu şey doğru olsaydı, aslında hiç de fena olmazdı: “Cemil Meriç bir fantom mu?” Eğer Cemil Meriç öldükten sonraki hayatını bir hayalet olarak sürdürseydi Beyazıt Kütüphanesi onun için uygun bir yer olurdu, hem karıştırabileceği geniş bir arşiv var, hem de yazılarını düzenleyebilmesi için epey sessiz. O zaman altını çizmekten leş gibi ettiğim kitaplarındaki bazı çelişkili şeyleri sorma fırsatım da olabilirdi. Acaba nasıl yanıt verirdi? “Hakikat binbir görünüşlüdür,” diyerek ağır laflar edip kafamı mı karıştırırdı, yoksa şöyle kalender meşrep bir şeyler mi söylerdi: “Evladım, kelimeler hiçbir şey ifade etmiyor, görüyorsunuz, hem yalan hem doğru bunlar.”