Pablo Neruda ile...
12 Mart 2018 Edebiyat Kültür Sanat

Pablo Neruda ile...


Twitter'da Paylaş
0

Gökhan Güvener
Şili seyahati sonrasında, bir de üstüne Başkasinema'da vizyon şansı bulan Neruda filmini izleyince üstadın şiirleri, yazıları ve hayatıyla ilgili şeyler okuyorum sürekli. Aklıma düşen bazı detayları sizlerle paylaşmak istedim. Neruda'yı okurları dışındaki kitleye tanıtan eser, 1994 yapımı harika film, Postacı (Il Postino). En iyi film dahil birçok dalda Oscar'a aday gösterilmişti. Fransız oyuncu Philippe Noiret, şair Pablo Neruda'yı âdeta gerçekten canlandırmıştı. Senaryo yazarlarından da olan postacı rolündeki diğer başrol oyuncusu Massimo Troisi'nin çekimlerden hemen sonra kalp krizi geçirerek ölmesi de filmin iyice hafızalarımıza kazınmasına neden olmuştu. Bu aslında önce tiyatro oyunu sonra roman olarak Şilili yazar Antonio Skarmeta tarafından yazılmış kurmaca bir eser. Oyun Şili'nin Isla Negra bölgesinde bir balıkçı kasabasında geçer. İtalya'yı mekân edinen film ise kurmacanın da kurmacası durumundadır. Ama elbette tamamı gerçeklerden esinlenmiştir. Bütün hayatı sürgünlerde geçen Neruda, bir süre İtalya Capri adasında yaşamıştı. Neruda demiryolu işçisi bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu. Yazdıklarından da anlaşılacağı üzere, bulunduğu her ülkede çevresindekilerle Postacı filmindeki gibi dostluklar kurmuştur. Yaşadığımı İtiraf Ediyorum kitabında, Santiago'dan okyanus kenarındaki tepeler şehri Valparaiso'ya yaptıkları yolculukları şöyle anlatmaya başlar üstad: "Gençliğimizin en ateşli zamanlarında daima sabaha karşı uykusuz, cebimizde birkaç kuruş, üçüncü mevki trenle Valparaiso’ya gitmeye karar verdiğimiz çok olmuştu. Şairdik, ressamdık, yirmi yaşında ya da daha gençtik, yanımıza aldığımız en değerli şey düşüncesiz bir çılgınlıktan başka bir şey değildi: Valparaiso’nun yıldızı çekiyordu, çağırıyordu bizi." Kendi gençliğimizin kişisel yolculuklarını da (gerçek ya da hayali) hatırlatmıyor mu biraz? "O varken bizlere şair denebilir mi hiç" diye söz ettiği Nâzım Hikmet için yazdığı güzelim şiirle bitirelim yazıyı. Ataol Behramoğlu'nun şahane çevirisiyle: NAZIM'A BİR GÜZ ÇELENGİ Neden öldün Nazım? Senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi? Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar bulabilecek miyiz bir daha? Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız? Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözü pek bir sevinçle dolu? Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın bana Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları Bulutlar gibi yaprak gibi uçarlar Düşerlerdi orada, uzakta, Yaşarken kendine seçtiğin Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üstünde parıldayan Halkların kavgasını ve kavgamı benim Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan ... Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım sensiz Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden yoksun Dostluğumuzdan, bana ekmek olan, Rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan. Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle Kuyu gibi kapkara zindanlardan Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları Ellerinde izi vardı eziyetlerin Hınç oklarını aradım gözlerinde Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin Yaralar ve ışıklar içinde Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya. Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın. Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun? Teşekkürler, böyle olduğun için! Teşekkürler o ateş için Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca. [caption id="attachment_59653" align="aligncenter" width="800"] Pablo Neruda'nın Santiago'daki evi.[/caption]  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR