Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Aralık 2020

Öykü

Hangimiz Adam Oldu?

Erhan Tığlı

Paylaş

3

0


Bir akrabamız kahve açtı. Daha doğrusu devraldı. Kahveyi devraldığı kişi aynı zamanda kulüp işletiyormuş. Kulüp denince hemen aklınıza gece kulübü ya da spor kulübü gelmesin. Görünüşte tüzükleri, amaçları ve faaliyet alanları çok yararlıdır, güzeldir, tabelalarında “Yükseliş Kulübü”, “Düşkünlere Yardım Derneği”, “Turizmi Geliştirme Cemiyeti” gibi güzel sözlere rastlanır ama aslında kumar oynanır içlerinde...

Ne diyordum? Bakmış bizimki ikisini birden işletemeyecek, kahveyi akrabamıza devretmiş. Beni kahveye çağırır dururlardı. Pek kahveye giden biri değilim ama hatırlarını kıramadım, gittim. Garson gelip ne içeceğimi sormadı, beni adamdan saymadı herhalde, çaydan başka bir şey içmeyeceğimi anladı da aldırmadı. Yağlı müşteriler vardı, okey oynayan; onlara kolalar, biralar taşıyordu, yüzüme bakan, hoş geldin diyen de olmadı.

Kahvedekilerin çoğu oyun oynuyorlardı. Oyun arkadaşlarını bulmuşlar, gruplarını kurmuşlar, dikkatlerini oyuna vermişlerdi. Etrafı, gelip gideni görecek halleri yoktu. Yanlarına otursan bir merhaba derler, yarım ağızla hatır sorarlar ve konuşma biter. Oyunu kaybetmeye başlarlarsa kızarlar, senin kendisine uğursuz geldiğine inanırlardı. Bu yüzden yavaşça başka bir yere kaymalısın, yoksa başın belaya girer. Her gün bir gazete alınır, okumaya kalksan rahat bırakmazlar, “Buldun beleş gazeteyi değil mi? Para ver de bir gazete al evine. Hadi kalk da oyun oynayalım biraz. Okeye dördüncü aranıyor” diye kolundan tutup oyun masasına doğru sürüklerler, “Yürü bakalım, boş oturma, çalış biraz” derler, direnmeye çalışırsın, “Paran çok kıymetli galiba” diye alay derler, seni korkaklıkla itham ederler...

Çoktandır buralara gelmemiştim, onun için çevreme göz gezdirmeye başladım. “Çeşme Başı” derlerdi kahvenin bulunduğu yöreye, eskiden iyi su akan bir çeşmesi vardı, başı çok kalabalık olurdu. Şimdi ise o kalabalığın yeller esiyor yerinde. Çeşmenin musluğu çalınmış, su falan akmıyor. Çocukken babam beni su doldurmaya gönderirdi buraya. Yolda mezarlığın önünden geçmem gerekirdi, geçmeye korkar, dualar okur ya da korkumu bastırmak için şarkı söylerdim yüksek sesle. Gece vakti her taraf ıpıssız olur, beni ürkütürdü. Koşarak geçerdim oradan. Ama şimdi mezarlık kaldırılmış, yerine bir okul yaptırılmış. Birkaç mezar taşı kalmış sadece, yanında yöresinde çocuklar hiç korkmadan oyun oynuyorlar. Çevresi evlerle dolmuş. Sokak gelip giden ve sağa sola parkeden arabalardan yayalara geçit vermiyor. Yayalar oraya buraya sıçrayıp kendilerini korumaya çalışıyorlar...

Akrabam beni fark edip hemen yanıma koşuyor, saygıyla elimi sıkıyor:

“Hoş geldin! Geldiğini niye haber vermedin?” diyerek iki büklüm eğiliyor.

“İşin vardır diye seni rahatsız etmek istemedim” diyorum.

“O nasıl söz ağabeycim, şeref verdin bilakis” diye kibarlaşıyor.

Mürekkep yalamış adamız ya, az da olsa toplumda saygın bir yerimiz var. Okuduk, adam olduk, üç kuruşa talim etsek de... Kazancımız az olsun varsın, kültürümüz yeter!

“Bir şey içtin mi?”

“İçmedim. Soran olmadı. Yeni geldim daha.”

“Öyleyse birlikte içelim” diyerek garsona bir işaret çakıyor.

“Zahmet etme” diyorum.

“Ne zahmeti? Rica ederim. Kırk yılda bir kahveme gelmişsin, bir şey içirmeden yollar mıyım seni? Söyle ne içeceksen. Bundan sonra her zaman beklerim ha...”

Demin beni görmezlikten gelen garson hazır olda bekliyor. Akrabamın gözünün içine bakıyor. Ey para, sen nelere kadirsin...

Akrabam garsona bira getirmesini söylüyor. Garson hemen koşuyor, hayır, uçuyor!

“Kahvemi nasıl buldun, iyi mi?”

“İyi, fena değil.”

“Sen lüks kıraathanelere alışıksındır. İlerde tadilat yaptıracağım. O zaman gör burasını. Şimdilik idare ediyoruz işte.”

Cebinden yabancı marka sigara paketin çıkarıyor, sigaranın birini bana veriyor, öbürünü kendi yakıyor. “içmem” diyorum. “İç, hatırım için yak bir tane” diyor. Yakıverdiği sigaranın dumanını içime çekmemeye çalışıyorum. O ise- maşallah- dumanını burnundan çıkarıyor. Biraları devirince dili iyice açılıyor.

“Çok para var bu işte” diye başını sallıyor. Hele mülk kendininse paraya para demezsin. Alan biraz daha geniş olacak yalnız. İki bilardo, iki de okey masası atacaksın şuralara. Sadece o masalarla belini doğrultursun. İçiliveren kahvelerin, çayların, kolaların parasını saymıyorum. Onlar da eklendi miydi köşeyi dönersin çabucak.”

O konuşurken ben dalıp gidiyorum. Demek ki ben iki okey masası kadarım...

“Gel bir kahve kiralayayım birlikte. Para vardı sende.”

“Nerde bende para? Birikim yapamıyorum hiç. Para tren, biz istasyonuz ve o tren pek durmuyor istasyonumuzda. Geçip gidiveriyor hızla.”

“Nasıl olur ağabeycim? On beş yıllık memursun. O kadar okudun, dirsek çürüttün.”

“Eşeğin kuyruğu gibi ne uzuyor ne de kısalıyoruz.”

“Bırak öyleyse o mesleği yahu! Büyük bir kahve kiralayalım. Sen sadece kasaya bakıver yeter. Başka işe karışma. Maaşının iki katını kazanmazsan namussuzum!”

Susuyor, derin düşüncelere dalıyorum. Garson boşları almaya gelince iki bira daha söylüyor. Garsonu işaret ederek, “Günde elli lira veriyorum buna. Yarım gün çalışıyor” diyor.

“Öyle mi?” Diye hayretle gözlerimi açıyorum. “Yahu bu genç bile benden daha fazla kazanıyor be! Yaz tatillerinde yanında çalışayım bari.”

Gülüyor, şaka ettiğimi sanıyor. Oysa şimdiye dek bu kadar ciddi olmamıştım...

O sırada kahveyi bizimkine devreden kulüpçü geliyor yanımıza. Pek cılız bir şeydi çocukluğunda. Şimdi ense kulak yerinde ve de hindi gibi kuruluyor.

Bir bira da ona söylüyor akrabam. Kulüpçü birasını içerken yanına sokulan bir delikanlıya, eliyle son model arabasını işaret ediyor, “Şu arabayı yıkayıp siliver” diyor.

Genç mutlu bir gülüşle arabanın yanına koşuyor.

Şuradan buradan konuşuyoruz. Kulüpçü üzüntüyle içini çekiyor:

“Sizler okudunuz ama biz bir baltaya sap olamadık. Orda burada sürterken bu kahvenin sahibiyle tanıştım. Yaşlanmıştı, pek iş yapamıyordu. Ben tamir ettirdim, adama benzettim. İşi ilerletince kulüp işine bulaştım. İki iş birden fazla geldi. Baktım ki burası oraya zarar verecek, köstekleyecek, kahveyi arkadaşa devrettim. Biraz da o kazansın, dedim.”

“İyi etmişsin. Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” diyorum.

“Aslında iyi değil ama girdik bir kere. Sizin gibi okumayınca ne yapacağız başka?”

“İş adamı olmuşsun ya. Daha ne istiyorsun?”

Şık giysilerine, yepyeni arabasına bakıyorum, bir de benim döküntülerime, içimi çekiyorum. Toplumumuzda adam olmak çok para kazanmak sayılıyor. Benim kılık kıyafetim köpeklere ziyafet, onun forsu ise bin beş yüz!

Kulüpçü birasından bir yudum daha çekiyor, sigarasını keyifle tüttürüp kıvançla arabasına bakıyor. Kişiliğini, beyliğini, toplumdaki itibarını bana onaylatmak istercesine:

“Bazıları küçümsüyorlar yaptığımız şeyi” diye konuşuyor.

“Aldırma söylenenlere. Hasetlerinden öyle diyorlardır. Ona bakarsan bizim gibi o kadar okuduğu halde az para kazanan, kazancının çoğunu kitaba, kültüre yatıranlara da enayi gözüyle bakıyorlar. Elin ağzı torba değil ki büzesin” diyorum.

Arabayı yıkayıp silen genç kulüpçünün yanına geliyor “Tamam efendim” diyor.

“Artık okumakta da iş kalmadı” diyor akrabam, genci gösteriyor. “Bu çocuk liseyi bitirdi ama boşta geziyor.”

Kulüpçü gence bir yirmilik uzatıyor, genç parayı havada kapıyor, teşekkürün bini bir para... Kulüpçü bize bakıyor, “Arada sırada görüyoruz garibanları” diye keyifle gülüyor.

Tanrım, sen bizi ne zaman göreceksin? Ya bir terslik var bu işte ya da ben adam değilim. Bu kadar birayı içemem ne kadar istesem, para gidecek diye ödüm kopar. “İşim var” diyerek ayağa kalkıyorum. İşim falan yok ha! Ama biraz daha oturur onları dinlersem fena olacağım. Arabaya bakıyorum. Böyle bir arabayı dünyada alamam ben. Gözüm yok ama niye bu kadar emek sarfettiğim halde alamıyorum böylesini? Onlar övünerek gittikleri gece kulüplerinden, gazinolardan söz ediyorlar, ben öyle yerlerin kapısının önünden bile geçemeyeceğimi düşünüyorum.

Akrabam kapıya kadar geçiriyor beni.

“Gene gel. Bunu saymam. Her zaman beklerim. Şeref verirsin. Bir isteğin varsa söyle de yerine getireyim. Hiç çekinme” diye elimi sıkıyor.

“Sağ ol, eksik olma. Teşekkür ederim” diyorum.

“Çekinme sakın” diyor gene. “Başın sıkışırsa hemen gel, bende olmasa bile bulur buluştururuz. Yeter ki dile.”

“Dile benden ne dilersen” diyen bir masal devi gibi görüyorum onu. Ezilip büzülüyorum karşısında. Yavaşça, “Özür dilerim” diyerek orada hızla uzaklaşıyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Walker Evans’ın Fotoğrafları ÜzerineErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nihat Dağlı

24 Aralık 2025

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

“Yola çıkarken şunu unutmamak gerekir: Hazırlanmış güzergâhlara, haritalara, önceden ayarlanmış konaklamalara, tesadüflere ve beklenmedik olaylara rağmen yolları önümüze açan Tanrı’dır. Issızlıkları o yaratır ki biz içlerinden yollar geçirebilelim. Dağlar arasında, sanki d..

Devamı..

Şaka

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024