Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Eylül 2020

Edebiyat

Hannah Arendt: Sevgi ve Kaybetme Korkusuyla Yaşamak

Maria Popova

Paylaş

2

0


Sevmek için korkmamak gerekir. Böyle bir korkusuzluğa ancak gelecek kaygısından uzakta ulaşılabilir. Bu nedenle tek geçerli zaman kipi var, Şimdi.

Romalı Afrikalı filozof Aziz Augustine “Sev, ama neyi sevdiğine dikkat et,” yazıyor 4. yüzyıl sona ererken. Gerçekten de bizi bir anlamda neleri sevdiğimiz belirliyor. Bilinçsiz özlemler, kıvranmalar ve bilinçli arzular arasında sevdiğimiz şeyi dönüştürürken biz de sevdiğimiz şeye dönüşüyoruz. Ancak Augustine’in uyarısının aksine aklın bu kadar az rol oynadığı sevme eylemimiz üzerinde ne kadar söz hakkına sahibiz ki?

Aziz Augustine ve Sevmek isimli kitap uzunluğundaki yazısında Hannah Arendt de buna benzer bir sorunun cevaplarını arıyor. 1929’de doktora tezi olarak hazırlamaya başladığı, Augustine ile içli dışlı olmasına sebebiyet veren yazısı sonunda Arendt totaliter rejimlerin yükselişine tanık olurken felsefe ve politikanın arasındaki bağın gitgide zayıfladığı sonucuna varıyor. Augustine’den amor mundi—dünya sevgisi—kavramını ödünç alan ve felsefesinin temel taşı haline getiren Arendt, kötünün normalleştirilmesini ve tüm baskıcı rejimlerin kaynağını diğer insanların alakasızlaştırılmasına bağlıyor. Bunun ilacı ise Arendt’e göre tekrar tekrar yinelediği “sevgi.”

Martin Luther King’e de ilham vermiş komşu sevgisi Arendt’in felsefesinde önemli bir yere sahip olsa da bireysel sevginin yeri ayrı bir önem taşıyor. Augustine’in İtiraflar’ını bireysel sevgi nezdinde yorumlayan Arendt’e göre sevmek “bir başka şeyi sadece onun için arzulamak” anlamına geliyor.

“Her arzunun belli bir nesenesi vardır ve bu nesne arzusunu yaratırken arzulamanın amacını belirler. Augustine 'sevgi bir harekettir ve her hareketin bir yönü vardır,' derken bunu anlatıyordu. Arzunun hareketini belirleyen şey bize önceden verilmiştir. Arzumuz bildiğimiz dünyanın sınırları içindedir, yeni bir şey keşfetmez. Arzuladığımız şey “iyidir,” yoksa onu onun için arzulamazdık. Arzuladığımız tüm iyi şeyler birbirlerinden bağımsız, kendi başlarına kendi iyiliklerini izole bir şekilde yansıtan şeylerdir. Bu tarz “iyi”nin ayırt edici özelliği ise arzunun ona sahip olmak için kıvranmasıdır. Bir kere sahip olduk mu, eğer kaybetme tehditiyle karşı karşıya değilsek, arzumuz son bulur. Arzu kör bir şekilde ilerlemez, okun bir ucu nesneye işaret ederken diğeri dünyada iyi ve kötü ayrımı yapan ve mutlu bir şekilde yaşamaya çalışan özneyi gösterir. Mutluluğu bilen özne, mutluluğun ne olduğunu bilmesinden kaynaklı daha fazla mutluluk arayışına girişir. Onun için belki de en temel ve kesin olan şey mutlu olma istencidir. Mutluluk kavramımız ise bize iyi gelen şeyleri belirlerken, bu şeyleri arzu nesnelerimiz haline getirir. Arzu, kıvranma, sevgi insanın ona mutluluk katacak, benliğinin bir parçası olacak iyilere sahip olma ihtimalinden başka bir şey değildir.”

Bu sebeple belki de cömert ve sahiplenici olmayan sevgi insanı aşan bir sevgi türüdür. Ancak sahiplenici sevginin korkuya, özellikle kaybetme korkusuna, dönüşme ihtimali konusunda Arendt bizi uyarır. Ondan 2000 yıl önce, her şeyin geçici oluşunu kabullenmenin kalıcı mutluluk için en önemli koşul olduğunu hatırlatan Epiktetus, elimizde olanın etrafındaki parmaklarımızı her zaman gevşek bırakmamız gerektiğini söylüyor.

Epiktetus ve stoiklere çok şey borçlu olan Augustine’den Arendt şu önemli ayrımı not ediyor:

“Sevdiğimiz şeyi kaybettiğimiz için acı doğar. Ancak sahip olma mutluluğuyla kaybetme acısı birbirine tam karşıt şeyler değildir. Sahip olma mutluluğunun karşısında kaybetme korkusu yer alır. Kaybetme korkusu mutluluğu güven çemberine alarak yavaş yavaş gölgeler. Artık önemli olan şey mutlu eden şeye sahip olmaktan çıkar ve sahip olma güvencesinin sağlamlaştırılmasına dönüşür.”

Kaybetmenin en kesin hali ölümdür. Gelecek korkusunun nihai nesnesidir ölüm. Bizi şimdiden koparıp geleceğe taşıyan endişenin gölgesinde yaşayan ölülere dönüşürüz.

“Ölüm korkusu, yaşayanı biteceği kesin olan hayatta yaşayamaz hale getirir. Korkuya sahip olanın hayatı yorumladığı ve algıladığı pencere endişedir. Ölüm korkusunda korkunun nesnesi korkunun kendisi haline gelir. Korkacak hiç bir şey olmadığı kanısına varsak da, ölümün kötü bir şey olmadığına inansak da her canlı ölümü tadacak gerçeği içimizde bir yerlerdedir.”

Tüm bu karamsar tabloya karşı, Arendt sevginin nihai nesnesini, yine Augustine’den alıntılayarak, şöyle açıklar:

“Sevgi korkusuzluk arar. Arzu olarak sevgi, amacı tarafından belirlenir ve amaç korkudan özgürleşmektir.”

Kısaltarak çeviren: Alper Güngör
Brain Pickings

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir ‘Tasavvuf’ Yolculuğu...Uğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Harsh Trivedi

16 Mayıs 2026

Balzac’ın İnsanlık Komedyası ve Hinduizm

19. yüzyıl romancılarından Honoré de Balzac kelimenin tam manasıyla gerçek bir Fransız, gerçek bir Katolik ve eşi benzeri olmayan bir gözlemciydi. Her ne kadar gözüne çarpanlar genellikle toplumun materyalist yönleri olsa da, dünyaya olan bakışı ve etrafında o..

Devamı..

Günümüz Toksik İlişkilerini Sorgulayan..

Özge Kara

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024