Soğuk bir günde atölyede büst çalışıyordum. Model bulamamıştım, daha doğrusu hiç model aramadım. Çünkü Duygu hocamı yapmak istiyordum. Ondan hoşlanıyordum.
Duygu hocam otuzuna yeni basmış, orta boylu, kıvırcık, esmer balık etli bir kadın. Ben montumu çıkarmadan detay çalışıyordum. O atölyenin kapısını açık bırakıp küçük sehpasında resim çizerek kendini bulunduğu andan soyutlamaya çalışıyordu. Fakat titreyen bedeni buna izin vermiyordu. Yüzü solgundu. Kısa ve hızlı hızlı nefes alıp verişleri solunum yollarının tıkalı oluşundan değildi. Çünkü pencerenin önündeyken nefesinin camı nasıl buğulandırdığını görmüştüm. Daha çok belli belirsiz pis bir koku ya da yanık bir şeyi duyumsaması gibiydi. Bu kısa ve hızlı tereddütleri sona erince nefes alıp verişleri derinleşiverdi. Kolunu biraz yana açtığında çalışma masasına hafif çarpışı ve yüzündeki kasların ürkütücü bir hal alıvermesi. Huzursuzluğumu giderek artırdı. Havanın ağırlığı sesi yutmuş da ben yalnızca onun nefes alıp verişlerini duyuyordum. Nefesim nefesine kavuşmak istiyordu. Onun ritmine uydurma zorunluluğu hissediyordum. Zihnimde uğuldamaya başladı. Ben yokmuşum gibi davranıyordu. Kuşkularım giderek artıyordu. Duyduklarımsa kulaklarımda hiç çıkmıyordu. O Yalvarışı... Yine o olay tekrar mı etmişti? Acaba onu bu hale getiren o muydu? Yoksa! Ben onu bunaltıyor muydum? Endişelerim vicdan azabına dönüşüyordu. Sormaya ne cesaretim vardı ne de gerçeği duymaya.
Çalışamıyorum. En iyisi elimi lavaboda yıkayıp ketıla kahve koymaktı. Kaynayasıya kadar da bir sigara yakmaktı. Bu da rahatlatmadı. Zihnimi susturamıyorum. Ne soğuktan koşuşan çocukların neşeli seslerini ne de vidaları gevşeyip sallanan demir parçasının gıcırdayan sesi beni kurtarıyor. Korkuyorum. Bitirmekten. Yalnızca küçük dokunuşlarım kalmıştı. Bundan sonra ne yapacağımı bilmiyorum. Benim ilk defa çalıştığıma da inanmıyor. "Gerçekten ilk defa mı çalışıyorsun," dediğinde, ben de ellerimi kaldırıp, "Bu parmaklar harikalarla dolu," diye espri yapardım. Eğer gerçekten güzelse tek nedeni ona olan tutkumdu. Konuşurken onu yalnızca dinlerim. Yüz kaslarının tatlı biçimlerini, gözlerinin parlayışını, dudaklarının şaşkın kıvrılışını... Şimdi olduğu gibi. Karşısına oturup resmine gözattım. Ova çiçeklerle süslü, dağlarsa yanıktı. Duygunun ruh halinin yansıması olduğunu hemen anladım. Benimle ilgili olamazdı. Umudu tükenmiş olabilirdi? Umudu neydi? Ona dokunabilecek, onu çözüp sessizliği bozacak fırsatı bulmuştum.
"Dağlar neden yanık?"
Derin nefes çekti. "Bizim oranın dağları böyle?"
"Neden? "
Tekrar derin nefes aldı. "Dün annemle konuştum. Yine dağlar yanmış. Söylentiye göre köylülerden biri bir gün çatışmanın ortasında kalmış. Silah seslerinin susmasını ardından, Hainler, kardeşimi öldürdüler, diye acılı, ölgün bir ses duymuş. Hainlerin pusu kurmasını engellemek için onun sürekli ormanı ateşe verdiğini söyler. Yine yakmış."
Tekrar derin nefes alarak, "Annem tanyeriyle birlikte dışarıya çıktığında orman yanıp kül olmuş," dedi. "Simsiyah. ceylanları, ayıları, kurtları, domuzları görmüş her yanda. Yangından kaçabilenler öbek öbek ovaya sığınmış. Oturup ağlamış. Babam yatıştırmış zorla. Bir de bizim orada özgü küçük bir kuş vardır. Ben sıtran derdim. Ötüşü türkü gibi gelirdi bana. Bugün her evin damına konup, Kardeşini ben öldürmedim, diye ötüyormuş. Bütün köy şaşkına dönmüş. Yine bir çocuğun, Ben o kuşu biliyorum. Ormanda yuvası vardı. Çıkıp yuvasına baktım. Yavruları yumurtasından yeni çıkmıştı. Ormanda yavrularının da yandığını görünce delirmiştir zavallı kuş, dediğini anlattı."
Şaşkınlıkla, "Bir kuş delirir mi?" dedim.
"Nasıl delirmesin? Orada yanan yalnızca çocuklar değildi. Kendi canı da, yüreği de, aklı da... Sanki duyar gibi oluyorum yangından kaçamayan canlıların çığlıklarını, yanan etlerinin kokusunu. Nefes almak o kadar güç geliyor ki."
Ne diyebilirim ki. Duygularım yanık.