Hasan Cüneyt Bozkurt • Namus Parası
14 Mayıs 2018 Öykü

Hasan Cüneyt Bozkurt • Namus Parası


Twitter'da Paylaş
0

Osman Şahin’e…

İbrahim, babasının elinden tutmuştu. Çatısız bir evin koridorunu andıran dar sokaklarda yürüyordu nereye gittiğini bilmeden. Kesintisiz uzanan yüksek duvarlarda uzak aralıklarla demir kapılar vardı. Bazen üç tekerlekli motosikletler geçiyordu yoldan. Böyle anlarda en yakın kapı arkalarında kalmışsa geri dönüp hızlı hızlı yürüyerek kapı eşiğine sığınıyorlardı. Nakışlarla süslenmiş kemerli bir kapıda durdular. Gıcırtılarla içeri girdiler: Bir tünel, hemen ardında geniş bir avlu, avlunun üç yanında büyük odalar. Dik bir merdivenle çıkılan (terasta köşeye çömelmiş, güneş altında parça yapıştırıyor İbrahim. Dingin yüzündeki bakışları baygın, yarı açık gözlerinin ürkütücü derecede sararmış akı hastalıklı. Ayakkabının üzerine eğilip kalkarken taş yarıklarıyla dolu kocaman sivri kafasının altında dal gibi boynu kırılacakmış gibi duruyor. Tabansız ayakkabı kalıbını bacağına oturtup üstüne deri parçalar yapıştırıyor. İncecik ellerindeki kalın fırça tutkal kutusuyla ayakkabı arasında makine gibi çalışırken bacağına da kayıyor. Kendisine bol gelen kumaş pantolonu bu tutkal darbeleriyle sertleşip beyazlaşmış. Bazı parçalar için yapıştırıcıyı değiştirmesi gerekiyor. Böyle anlarda fırçayı önce tinere, sonra terasın taş parmaklıklarına sürüyor. Aylardır temizlenmeyen parmaklık yapıştırıcı artıklarından köpük köpük olmuş, kalın bir tabakayla kaplanmış, soludukça baş döndürüyor) teras. Avludaki odaların kapılarına asılan levhaları fark etti İbrahim. Heceleyerek okudu, okulda öğrenmişti: Kan-tin, kü-tüp-ha-ne, mes-cit, ya-tak-ha-ne, mi-sa-fir-o-da-sı. Misafir odasına girdiler: Büyük bir halı, çay ocağı, buzdolabı, yer minderleri, dini kitaplar. Sıvasız duvarların sararmış taşlarında ceylan boynuzları - eskiden koyun yerine evlerde beslenirmiş - yeşil sarıklı, beyaz sakallı adamların boy boy fotoğrafları. Avluya bakan pencerelerde demir parmaklık, üzerlerine kaynakla tutturulmuş birbirine bakan iki hilal, ortalarında bir yıldız. Beş altı çocuk minderlere diz çökmüş, köşede Yasin okuyan adamı dinliyordu: Diken diken olmuş kısacık bıyıkları, boğazına kadar iliklediği yeşil gömleği, yaka düğmesinin üzerine sarkan gerdanı, elini hapşıracakmış gibi ağzına götürüp kirli beyaz sakalını sıvazlayışı. Yukarıya kıvırdığı kalın beyaz kaşlarının altından kara gözleriyle (dik dik etrafı süzüyor. Kararmış göz çukurlarından fışkıran bu dik bakışlar cemaatte saygı uyandırıyor. Herkes secdeye varır gibi yapıp uyuşan ayaklarının tabanlarını birbirine vurarak oturuşunu düzeltti. Kubbeye bakıyor İbrahim. Bir canavarın damağı gibi. “Ne kadar da yüksek.” Atölyede çalışmaya başladığından beri katıldığı ilk zikir bu. Dua eden cemaati seyrediyor: Dalga dalga duvarlara çarpıp hüzünle yankılanan ilahiler, ilahilerin kutsal rüzgârıyla uzun kavak ağaçları gibi usul usul sallanan, koca bir devin ağzında diz çöküp el açarak “Beni bağışla.” diye yalvaran cemaat. Tekkeden umutlu bir ağıt yükseliyor. Hemen herkesin ağzı burnu birbirine karışmış. Türkülü şiirin ağlamaklı çalgısı, bu dokunaklı insan sesi insanlık için iyi dileklerde bulunuyor: Hastaya şifa, borçluya para, dertliye deva, işsize iş. “Âmin!” Sonra yine sürüp giden ilahiler. Kimileri ninni dinliyormuş gibi düpedüz uyukluyor. Birinin başı göğsüne düşmüş, biri ellerini iki yana salmış, ipi bırakılmış kukla gibi dizlerinin üzerine yığılmış. Bazıları uyuyanlara bakıp ellerini göğe açıyor. “Allah’ım bizi de kavuştur.” diyerek ağlıyorlar. Zikrin tekdüzeliği bozulmaya başladı, ses oldukça yükseldi, cemaat titreyip sallanıyor. Az önce uyuyanlar “Allah!” seslerinin ritmik haykırışlarıyla uyandılar. Herkesten daha fazla titriyor, cemaatin ritmini bozuyorlar. Ses ağızlarından çıkmadan önce magma gibi bütün vücutlarını dolaşıyor. Kavrulan bedenlerinden “İllallah!” diye güçlü bir patlama duyuluyor. Duvar dibindekiler cemaatin “Allah!” ritmine “Bumm bumm huuu!” diyerek eşlik ediyorlar. İşte biri ayağa kalktı: Altındaki siyah şalvar, sırtındaki yamalı ceket, göğsünde çapraz kavuşturduğu kolları, kafasını sallarken başından düşen beyaz takkesi, ona buna çarparak dolaşık adımlarla yürüyüşü. Boğazlanıyormuş gibi hırıltılı sesler çıkarıyor, İbrahim’in önünden geçti. Çocuk kedi gibi duvar dibine sokuldu. Neyse ki biri kolundan tutup adamı oturttu. Adam oturduğu yere yığıldı. Zikir bittiğinde cehennemden gelen ölümün sesi sustu. İbrahim telaşla kapıdan dışarıya, alevlerin içinden yeryüzündeki cennete ilk adımını attı. Tekkenin bahçesinde kuşlar ötüyor. Sabahın seherinde bir diriliş, ağaçların ıslak yapraklarında yaşama sevinci var. Gün, mavi karanlıktan sıyrılıp doğmak üzere. İbrahim’in yüzünden, sırtından soğuk soğuk ter akıyor. Ateşli bir hastalık sonrası rüyadan uyanmış gibi. Çeşmeye gidip yüzünü yıkıyor. Kulaklarındaki ilahilerin yerini güvercin guruldamaları aldı. Tekkenin sırtını verdiği dağdan havalanıp sürüler halinde avluya konan güvercinler… Zikirden çıkanlar kuşlara mısır atıyor. Şeyh onlarla tek tek selamlaşıp çeşmeye yaklaştı.) İbrahim’e baktı. Sonra başıyla babasına selam verdi. Yerde uzun bir örtü vardı: Peynir, zeytin, tandır ekmeği, çay, közlenmiş acı biber ve patlıcan. Yasin bitti. “Buyurun sofraya.” Yemek duasına başladı. Açlara, yoksullara, hastalara, borcu olanlara, yetimlere Allah’tan yardım diledi. “Âmin,” deyip yemeğe oturdular. “Şeyhim, başımıza çok işler gelmiştir. Abisi mahpusta, jandarma beni götürürse çocuk sahipsiz kalacak.” “Hiç meraklanma, kimse kılına dokunamaz İbrahim’in, çocuk artık bizimdir. Hem meslek öğrenir, karnını doyurur, karşıdaki odada yatar. İcabında cemiyetten evlendiririz, eşyasını alırız.” “Allah razı olsun, eti sizin kemiği benim.”

***

İbrahim’in öğretmeni

25 Mart Perşembe Dolmuş yol aldıkça köyleri, tarlaları, su kanallarını arkamıza fırlattı. Bazen yumak yumak olmuş bir koyun sürüsü akşamki yağmurun yumuşattığı, ağır tekerleklerin ezip şeklini bozduğu toprak yolu kapatıyordu. Onlar yolun kenarını kemirirken çobanın daha çevik olmasını umut ederek buğulanmış pencerelerden etrafı izliyordum. Güneşin üstüne kat kat bulutlar gömülmüştü. Tek tük evler gördüm. Çim adam gibiydiler. Yağmurun bereketi damlarda uzun yeşil otlar çıkarmış, fırsattan yararlanan tavuklar damda eşelenmeye başlamışlardı. Evlerin etrafını saran tarlalarda fistanlı, pullu kadınlar çalışıyordu. Ekinin içinde açmış rengârenk çiçekler gibi kıpırdıyorlardı. Kerpiç yığınlarının kenarında oynaşan çıplak çocukların bana el salladıklarını fark ettim. Toprak ananın çocuklarıydı onlar. Sokaklar, ahırlar, duvarlar, her şey toprak anadan doğma bir çıplaklık taşıyordu bu memlekette. Dolmuş, eğri büğrü sokaklardan geçip son evi de geride bıraktı. Lastik tekerlekli bu demir kutuda hoplaya zıplaya bir saat bekledikten sonra nihayet köye ulaştım. Dolmuştan iner inmez biraz ileride jandarmalar gördüm. Bir haftadan beri yüreğimi hoplatan silah seslerini hatırladım. İbrahim’in ablası evleniyordu. Hazırlıkları günler süren bir düğündü bu. Neyse ki bugün havayı delik deşik eden kurşunlar karanlık, yağlı deliklerine çekilmişlerdi. “Herhalde jandarma silah seslerinden rahatsız oldu, köylüye görünmek istedi,” diye düşündüm. Sınıfa girer girmez soğuk vücudumu iğneledi. Hemen paslı sobanın ateşini odunla kabarttım. Bu arada çocuklar fıkır fıkır gülüşüyordu. Arkamı döndüm. Sıraların arasında tuhaf hareketler yapan İbrahim’i gördüm. Cıvık çamurlara bata çıka terlikle gelmişti okula. Çamur, çıplak ayaklarında kurumuştu. Ayakkabı gibi duruyordu. Önünde sallanan yakası ensesindeki kiri daha da belirginleştirmişti. İnce dal gibi boynunu sıvazlasam ellerim kararacaktı. Rengi atmış önlüğünü pantolonunun içine sokmuştu. Kemerine palaska gibi iki-üç tane boş av fişeği sıkıştırmıştı. Elinde uzunca bir sopa vardı. Tüfek gibi doğrultup gururla ateş ederek kızları güldürüyordu. Omuzlarına gelişigüzel bırakılmış mavi birer örtü gibi duran bozuk fermuarlı önlükleri, önlüklerinin üzerine at kılı gibi dökülen taranmamış sert, cansız saçlarıyla kızlar… Sinirlenip fişekleri topladım. Onları nereden bulduğunu sordum. Kemiklerine gerilmiş teni titredi. Gülen yüzü kırıştı. Dudakları “Sokaktan topladım öğretmenim.” diyerek korkuyla kıvrıldı. Bunları duydukça gece-gündüz gökyüzüne kurşun salanlara daha da öfkelendim. Fişeklerin hepsini sobaya attım. Şimdi sınıf sessizdi. Ders devam ediyordu. Babalarından öğrenmiş olacaklar yazı yazmadan önce kalemlerini dillerine sürüp tükürüklüyorlardı. Her zamanki gibi uyardım. Kaşlarımı çatmaktan başıma ağrılar giriyordu. Sıraların arasında dolaştım. Ayakkabılarla taşınan çamurlar yerde tepecikler oluşturmuştu. Taşlı çakıllı bir yolda yürür gibiydim. Defterleri kontrol ediyordum. Sıra İbrahim’e geldi. Silgi yerine tükürüklü parmak kullanmaktan delinmiş sayfalarda kurumuş sümük artıkları vardı. “Bu ne hal?” der gibi yüzüne baktım. Burnundan süzülen sümüğünü üst dudağından ağzına girecekken yalayıp yutuyordu. Kınalı tırnaklarına dışkı artıkları yapışmıştı. Midem bulandı. Hemen eve gidip temizlenmesi gerektiğini söyledim. “Anneni okula çağırmayı da unutma.” diye tembihledim. Sevinçle çantasını toplayıp sınıftan çıktı. Bunaldım, pencereyi açtım. Rüzgâr bir anda suratımı tokatladı. Memleketimi düşündüm. Kurtulamayacağımı bile bile uçup gitmek istedim buralardan. ***

Cinayeti soruşturan astsubay

25 Mart Perşembe Ben severim kalın kitaplardan bilgi süzmeyi, kitap ayracının günden güne aşağıya inmesini seyretmeyi, çay bahçelerinde ağaçların altında oturup çimen kokulu rüzgârlarda kafamı toplamayı, cümle kurup bozmayı, kelime dizmeyi. Üst üste yakılan sigaraları, birayı ve bir de baharı. Delik deşik bir köy yolunda olduğumu fark edince çay bahçesi, kitaplar, bahar esintisi hepsi yok oldu. Güneşin yorgun ışıkları topaklanan kara bulutlardan ince ince sızıyordu. Bugün ne kadar da özledim baharı. Üniformamı sıyırıp atmak geldi içimden. Ama görev işte. Bir cinayet ihbarı üzerine köye gittik. Araç az sonra son nefesini verecekmiş gibi zorluyordu kendini. Düşmemek için koltuğa sıkı sıkı tutunarak köyü izledim. Tarlada fare kovalayan geniş kanatlı bir şahin, ekinin arasına gizlenip ürkek ürkek etrafı kolaçan eden oğlaklar, boynuna urgan geçirmiş bir sıpa, zayıf bacaklarına aldırmadan hayvanı koşturan çocuklar, atlarla yanımızdan geçip bize asker selamı veren gençler gördüm. Kanallara su yürümüştü. Her yerde gürül gürül bir su sesi vardı. Ovanın damarları gibi duran ince arklar çorak arazilerin etrafını dolanıyordu. Bütün bu manzarada cinayet olağan bir durumdu, her şey kendi halinde yaşamaya devam ediyordu. Bir süre olay yerinde keşif yaptık. Öğrendiğime göre on beş yaşında bir kız öğrenci evlendirilmek istenmiş. Şıhın yirmi yaşındaki oğlu kırk beş bin lira başlık parası vermiş. Şıhlar eskisi kadar zengin değil. Bir tane, iki tane değil ki! Şıhın oğlu da şıh, torunu da şıh. Bazı köyler toptan şıh. Ama köy tıbbı para etmiyor artık. Köylü imkânı varsa ilk fırsatta hastaneye atıyor kendini. Çiftçilikte de para yok, şıhlar battı. Başlık parası bile denkleştiremiyorlar. Eskiden “Şıh,” dedin mi kızı bedava verirlerdi. Yine de her yerde sözleri geçer. Şıhın oğlu da buna güvenmiş. Sanmış ki bu iş kesin olacak, umutlanmış. Ama kızın babası açıkgöz. “Düşünelim,” demiş, fiyat yükseltecek. Bir ay geçmiş aradan. Kızın babası şıha demiş ki: “Kızı ağanın oğluna elli bin liraya verdik. Sen bizim başımızın tacısan, kusura bakmayasan; ama gel aramız bozulmasın. Kızın bacısını kırk beş bin liraya verelim siye.” Şıh da açıkgöz. İşin ucunda ağayla akraba olmak var. “Tamam” demiş bu işe; ama oğlu reddedilmeyi gururuna yedirememiş. Sanıyor ki kızın gönlü onda. Dün gece kimseye görünmeden kızı tarlaya çağırmış. “Ben daha fazla verecam, gel de anlatam siye” demiş. Kız koşmuş gelmiş. Adam kızın ağzını kapatmış, ekinin içinde çökmüş üstüne. Anası kızı bulduğunda kız baygınmış, ailesi durumu öğrenmiş, töre yakalarına yapışmış. Oturup karar vermişler, öldürecekler kızı, başka yolu yok. Yoksa köyde kimse yüzüne bakmaz bunların. Bu sabah erkenden abisi kızı av tüfeğiyle vurdu. Köşe bucak fişekleri aradık, bulamadık. Gerçi hepsi suçlarını itiraf ettiler; ama en önemli suç delilleri yok ortada. Buna rağmen ifadelerden yola çıkıp kızın abisini cinayetten, şıhın oğlunu ırza geçmeden tutukladık. Ama kızın babası yok ortalıkta. Küçük oğlunu da alıp kayıplara karışmış. Yakalanırsa azmettiricilikten yatacak. Bu arada şıh boş durur mu? Kan davasından korkmuş. Ağayla kızın ailesi birlik olup bunları öldürecekler, diye endişeleniyor. Öğrendiğime göre biz gidince her iki tarafı da evinde toplamış. Şıh, kızın dedesine demiş ki: “Elli bin lira namus parası vereyim, kapansın bu mesele.” Namus meselesi bu. Öyle çabucak kapanır mı? Kızın ailesi de kabul etmemiş, ağa da. Kana kan istemişler. Şıh bakmış ki durum kötü “Yüz,” demiş, “Yüz elli,” demiş, “İki yüz,” demiş. Yine olmamış. Düşmanları çetin, iş zor. Sonra sıvazlamış sakalını, düşünüp taşınmış. Ağaya demiş ki: “Gerdeğe girmeyen avrat senin namusun sayılmaz. Namus temizleme görevi kızın ailesinindir. Hem de gerdeğe girmeden ölmüş avratın parası geri verilir. Töremiz böyledir.” Ağa duralamış, kan davası bela. Durduk yerde kan yürüyecek, hapse girecekler. Şıhın sözleri aklına yatmış. “Varsın namuslarını kendileri temizlesinler. Benim paramı da versinler.” demiş. Bu sefer de kızın ailesi telaşlanmış. Hem evin en büyük oğlu tutuklu hem baba, küçük oğlunu da alıp kayıplara karışmış hem de elli bin lirayı geri ödemeleri gerekiyor. Üstelik ağa parayı alıp çekilince namus temizleme işi üstlerine kalacak. Al başına belayı, biri daha hapse girecek. Tarladaki işler temelli alt üst olacak. Bir tarafta da cepten beş kuruş çıkarmadan, hapse girmeden iki yüz bin lira kazanmak var. Düşünüp taşınmışlar. “Madem öyle, düşmanlık olmasın. İki yüz bin liraya kabul. Ağayla da akrabalığımız bozulmasın. Ona kızın bacısını verelim. Şıhımızın oğluna verecektik, kısmeti ağamızın oğluymuş. Ağamızın parası da bizde kalsın.” demişler. Şıh buna sevinmez mi hiç? Sıvazlamış sakalını. “Caizdir,” demiş. “Aklınla bin yaşayasan,” demiş.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR