Ablam sabahın erkeninde kapıyı hızla açıp içeri girdiğinde içime bir korku düştü. Bir şeylerin, kötü bir şeylerin olduğunu sanki biri bana söyledi.
“Ne oldu abla,” diye sorunca, ablam öyle donup kaldı. “Bir haber mi var Behlül’den?”
Ablam öyle suskun yüzüme bakıp kaldı. Böyle zamanlarda insanın aklına ilk gelen ölüm olur ve o korku yakıp geçer bütün varlığınızı. Ben de öyle oldum, dizlerimin dermanı kesildi. Ölümü konduramıyordum Behlül’e ama kötü bir şey olduğu da belliydi.
“Ne oldu abla söylesene! Neden sustun,” diye üsteleyince, ablam,
“Oldu,” dedi, gözlerini yere indirdi. “Bulmuşlar... Behlül’ü bulmuşlar.”
“Nerede?.. Getirmişler mi?”
Yine öyle suskun, gözlerini benden kaçırdı, cevap vermek istemiyordu ablam, ama niye?
“Kötü bir şeyler oldu değil mi abla? Ha?.. Kötü?”
Ben de sustum. Aslında iki dudağının arasından çıkacak o sözden korkuyordum, hem de çok, onun için sustum. İçimden, “Sus abla! Söyleme!” dedim. Buna nasıl dayanırım? Ah Behlül ah! Ben ne yaptım sana...
Amcamın bahsi çok geçmezdi evimizde. Ben onu çok severdim. Güzel adamdı amcam. Söylediklerine göre mahallenin bütün kadınları ona bakıp bakıp iç geçirirmiş. Ben onu avluya o büyük girişiyle anımsarım. Koşardım ona doğru, alır kucağına okşardı beni. Böyle güzel güzel yaşayıp giderken bir gün, evimizin havası birden değişti. Babamla annem her gün kavga etmeye başladı. Amcam benden uzaklaştı. Artık hep bir yerlerde kalıyor, arada bir evimize geliyordu. Babamla hiç konuşmuyordu. Ben hep ablama soruyordum, amcam niye eve gelmiyor, diye, ablam her zamanki suskunluğuna bürünüyordu; öyle bakıp kalıyordu yüzüme. Bayburt’tan bende kalan, o evle, mahalleyle, amcamla yüklü ince bir sızıdır. Amcam, güzel adam! Bir daha hiç görmedim. Bir gün aniden toparlandık. Sabah erkenden kapıya bir kamyon yanaştı, herkes suskundu, sorduğum sorular yanıtsız kalıyordu. Komşular da suskundu. Annemin kadınlara sarılıp ağladığını gördüm. Amcamı aradı gözlerim ama o yoktu. Sanki fazla eşyamız da yoktu o zaman, uzun sürmedi yükleme işi, yola koyulduk, ardımızdan üzgün, suskun bakan insanlar geride kaldı.
Bu kent, bu binalar bu kadar büyüyüp gelişmemişti o zamanlar. Ben küçüktüm, ablamla okula burada, bu kasabada birlikte başladık. Buranın adı Başköy’dü, sonradan değişti bilmem neden, adı Aralık oldu. O zamanlar bir köy gibiydi. İşte bu Başköy’e gelip yerleştik, annemle babamın günlerce konuşmadığını anımsıyorum, mecbur kaldıklarında seslerini duydum, birbirlerine bakmadan konuşuyorlardı. Annem bazı sözleri bana bakıp söylüyordu, ben çoğunu anlamıyordum, nedense o sorulara yanıtı da babam bana söylüyormuş gibi veriyordu. Ortada şaşkın öyle kalıyordum. Kimi zaman annemle babamın oyun oynadıklarını sanırdım.
Babam kalaycıydı. Katırına malzemesini yükler gider, günlerce eve gelmezdi. Annemin, saçlarımı tararken gözyaşlarını tutamadığını, ağladığını görürdüm. Böylesine suskun günlerin birinde annem aniden hastalandı. Babam dışarı işini bıraktı, çarşıda bir dükkân tuttu, kalaycılığı bu dükkânda sürdürdü. Annemi sık sık doktora götürüyordu. Biz bugün yarın iyileşir diye beklerken annem gün günden kötüledi, bir sabah babamın hıçkırıklarına uyandım, o gün annemin öldüğünü evimizin birden kalabalık olmasından anladım. Ablamla beni komşumuzun evine götürdüler, ablam hep ağlıyordu. Ben o güne kadar bilmediğim bir duyguyu yaşadım ilk kez, eksilmiştim, bir yanım yok gibiydi. Evde gözlerim hep annemi arıyordu. Sanki uzak bir yere gitmişti, çıkıp gelecekti. Eksiktim, gözüm kapıdaydı. Ama gelmedi, annemin yüzü yavaş yavaş silindi, bir başka hal aldı hafızamda; üzgün, solgun bir yüz. Annem sanki ben bildim bileli hiç gülmemişti. Çok güzeldi. Dünyanın güzeli, derlerdi onun için. Onun güzelliğini düşündüğümde aklıma hep amcam gelirdi. Bayburt’tan kaçışımız bu yüzden miydi? Amcam anneme âşık mı olmuştu? Böyle bir şey vardı aklımın bir yanında. Sanki bu, o günlerden birinde duyduğum bir sözdü. Ablama kaç kez sordumsa beni azarladı. Öyle şey olur mu, dedi. Ama söylerken yüzünden, bakışlarını kaçırmasından yalan söylediğini çıkarıyordum.
Annem öldü, o günden sonra babam bize hem anne hem de baba oldu. Babamın da gözlerinde hep gizli gizli ağlamış adam gözleri görüyordum. Bizden gizli, odalarda hep ağlıyordu. Annemin ölümü nedeniyle ara verdiği işine başladı, gece gündüz çalıştı. Ablamla ben okulda hep korunduk, hem öğretmenlerimiz hem de öğrenci arkadaşlarımız tarafından. Hayatımız birden değişmişti. Babama “evlen” diyordu komşularımız, kadını, erkeği. Duyuyorduk. Ama babam dinlemedi onları. Ben bakarım çocuklarıma, onlara üvey anne getirmem, diyordu. Dediğini yaptı, evlenmedi bir daha. Zamanla mutlu bir yuva oldu evimiz. Ablamın değiştiğini, kendine farklı baktığını, süslendiğini gördüğümde büyüdüğümüzü anladım. Bir sabah evimize bir oğlan geldi, babam göndermişti, kahvaltılık bir şeyler getirmişti, o günden sonra ablam yere yurda sığmaz oldu. Sonradan öğrendim, bu çocuk epey zamandır babamın yanında çalışıyormuş, ablam da onu tanıyormuş. Sordum, sen bu oğlanı nerden tanıyorsun, diye. Güldü, söylemem, dedi. Kıskanmıştım ablamı o gün, anımsıyorum. Adı Cenap’tı. İşte o günden sonra ailemize bir nüfus daha eklendi. Cenap akşam yemeklerinde çoğunluk bizde olurdu, gün geçtikçe daha güleç yüzlü, neşeli olan ablam bir gün Cenap’la evlendi. Bizim hayatımızda her şey sessiz sedasız sanki bir anda oluyordu. Babam bir başka eve taşınmalarına izin vermedi. Birlikte yaşamaya devam ettik, ablam mutluydu, yıllardır yüzü gülmeyen ablamın güldüğünü, mutlu olduğunu görmek yüreğimi kabartıyordu.
“Abla ne oldu, söylesene?”
“Behlül’ü bulmuşlar.”
“Nerde?”
“Bir köyde... kötü.”
Ablam yine sustu.
“Nasıl?.. Getirmişler mi,” diye sordum, konuşmadı. Gözleri doldu, döndü, çıkıyordu, yakaladım kolundan.
“Abla ne oldu? Söyle!”
Durdu. Sırtı bana dönük, gözyaşlarını kolunun tersiyle sildi.
“Bulmuşlar... ama kötü... kötü bulmuşlar.”
“Nasıl kötü?”
“İşte öyle... Kötü!”
Ağzından bir türlü nasıl bulunduğunu anlayacağım laf çıkmıyordu.
“Söyle!.. N’olursun abla doğruyu söyle!” diye kollarından sarsınca,
“Ölmüş Behlül,” dedi.
Kalaycı Meşedi Kişi’nin kızıyım ben. Adım Şerebanı. Behlül’ün sevgilisi. Behlül eniştemin kardeşi. Üzgün Behlül... Yüzü hiç gülmemiş, derler. Benimle tanışıncaya kadar. Yani benim sevgilim oluncaya kadar.
Ablamın düğününde gördüm Behlül’ü. Bütün yaşıtlarından farklıydı. Çini yeşili gözleri vardı. Benimle ilgilenmedi. Bütün yaşıtlarımın gözü ondaydı. Benden önce görenler, deli divane âşık olanlar vardı Behlül’e, sonradan öğrendim. O da kalaycıydı. Babaları da kalaycıymış. Baba mesleğini tutmuşlar. Babamdan öğrendim, buraya geldiğimizde babamın elinden tutan, omuz veren iyi bir kalaycıymış babaları. Babam bu yüzden ablamın, büyük oğluyla evlenmesini istemiş.
Behlül’ü gördüğümde içimde bir eziklik hissettim. Bana uzak kalacağını, beni hiçbir zaman sevmeyeceğini düşündüm. Bir düş gibiydi. Gördüm, unutmadım. Âşık kızlar kervanına ben de katıldım. Ben onlardan şanslıydım, Behlül arada sırada ağabeyiyle bize geliyordu. Ablamın çocuğu olduğunda daha çok gelip gitmeye başladı. Okulu bitirdim, bütün kızlar gibi ben de ileri gidemedim. Behlül, sevdiğim oğlan... Bir zaman sonra bana alttan alta utangaç bakışını yakaladım. Öyle bir zaman baktı, hiçbir şey söylemedi. Ben baktığımda kaçırdı bakışlarını. Yaklaştım. Yemeklerde yanına oturdum. Önce ablam fark etti. “Kız!.. N’oluyor,” dedi. “Ne olmuş,” dedim. Gözlerime dikti bakışlarını, “Ne olduğunu sen iyi bilirsin, saklama!.. Behlül’le bir şeyler var aranızda ha?” Kaçtım yanından. Ondan sonra gözü hep üzerimde oldu. Babama da söyledi mi bilmiyorum. Bir pazar günü utangaç Behlül’ün babama söylediği söz beni de, ablamı da şaşırttı. Dedi ki, “Meşedi Amca, Araz’ın başında toplanacak arkadaşlar bugün. Kızlar, oğlanlar. Şerebanı’yla biz de gidebilir miyiz?.. İzin verir misin?” Başımı indirdim önüme, kızardığımı düşündüğümde babam bana bakıyordu, bakmadan hissettim. Şimdi kızacak, Behlül’ü tersleyecek diye beklerken, babam, “Gidin,” dedi. “Ama çok geç kalmayın.” Kulaklarıma inanamadım. Nasıl hazırlandım, nasıl çıktım, bilmiyorum. Giyinirken sıtmaya tutulmuş gibi her yanımın zangır zangır titrediğini hatırlıyorum.
Çıktık. Behlül’le evden birlikte çıktık. Başköy’ün ortasındaki parkta kızlar, oğlanlar toplanmış bekliyordu. Bizi yan yana gelirken gören kızların şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu.
“Aa!.. Behlül’le Şerebanı da geldi,” dedi ablamın arkadaşlarından biri, el çırptı. Bu davranışını neye yoracağımı anlamadım. Sevindi mi ikimiz geliyoruz diye, yoksa alay mı etti anlamadım. Bozuldum, yanımda yürüyen Behlül’e biraz daha sokuldum. O da anladı sokulmamın nedenini, bana baktı, gülümsedi. Gülüşünü ilk defa, yüzüme bakarken gördüm, yine titreme tuttu. Bocalamış bir halde, ne yaptığımı bilmeden yanlarına gittim arkadaşlarımın. Gerçekten şaşkındı birçoğu. Ne var, dedim sessizce bir ikisine, ne oldu, niye şaşırdınız?.. Güldüler, birisi bir şey dedi, kulaklarım tıkanmıştı sanki, duymadım. Neyse ki çok beklemedik, yola koyulduk, epey gittikten sonra kendime geldim. Kızlı oğlanlı, sekiz on kişiydik. Tam sayamadım, hepsi de okuldan, mahalleden tanıdıklarımdı.
Aras, yürüme mesafesiyle yaklaşık yarım saatlik uzaklıktaydı. Ova sanki arada nehir yokmuş gibi Erivan’a doğru göz alabildiğine uzayıp gidiyordu. Nasıl da güzeldi, nasıl da göz kamaştırıcıydı yeşilin deryası yazın sıcağında. Çiçeğin, bitkinin bin bir çeşidinin örttüğü ovada ağaçlar çoktan meyveye durmuştu. Dallarında ala kırmızı kayısısı, elmaları, saralısı, karalısı, armutları, narları, baldan tatlı üzümleri, buğday, pancar, pamuk tarlaları; kim bilir dünyanın neresinden, hangi soğuk iklimden gece gündüz kanat çırparak gelip Aras Havzası’nı mekân tutmuş binlerce kuşuyla yalancı cennet...
Nehrin kıyısına vardığımızda öğlen vaktiydi. Aras gür akıyordu. Balıkları suda sıçrarken görüyorduk. En çok sarı sazan, alabalık... Sarı sazanların bazıları öyle büyüktü ki iki kişi zor taşırdı.
Evden getirdiğimiz yiyecekleri büyük bir söğüt ağacının altına koyup serildik o güzelim serin gölgeye. Karşıya, Ermenistan’a bakıyorduk. Tarlalarda karınca gibi çalışan Ermeni köylüleri de arada bir kalkıp bize bakıyordu. Behlül kıyıya biraz daha yaklaşıp, “Hey! Honaka kolay gelsin,” diye seslendi, el salladı. Çapa yapan kadınlarla erkekler doğrulup baktılar bize, sonra onlar da el salladı, anlamadığımız seslerle bize bir şeyler söylediler, ardından işlerine koyuldular.
Güzel bir gün geçirdik. Evden getirdiğimiz yemekleri çıkarıp yedik, sonra türküler söyledik. Beni bir çocuk rahatsız etti, adı Behruz’du, çok sevilmediğini biliyordum. Gözünü benden ayırmadı, her fırsatta yanıma sokulup konuşmaya çalıştı benimle. Yüz vermedim, konuşmadım ama yine sırnaşıp durdu. Behlül gördü, geldi ters ters baktı Behruz’a, beni alıp kıyıya götürdü. Biliyordum, o çirkin gözleriyle Behruz bizi izliyordu. Kıyıya oturduk, çok konuşmadık. Sanki Behlül de benim gibi heyecandan söz bulamıyordu. Zaman çabuk geçti, eve geldiğimizde güneş batıyordu. Behlül kapıda, dönüp gitmeden,
“Benimle geldiğin için sağ ol Şerebanı, güzel oldu,” dedi, hâlâ daha gözlerime bakamıyordu, ben başımla onayladım, bir şey demedim, girdim içeri, yüreğim yerinden çıkacak gibiydi. Ablamı düşündüm. Şimdi beni sorguya çeker, dedim. Görünmeden odaya girdim, kapıyı sıkı sıkı kapadım.
“Nasıl abla, nasıl?”
“Ölmüş işte. Yolda, uzak bir köyde inmiş kamyondan. Orada kötülemiş, bir gece de ölmüş. Tanıyan kimse çıkmayınca kimsesiz diye o köyün mezarlığına gömülmüş.”
Kulaklarıma inanamıyorum.
“Olmaz abla! Böyle saçma şey olmaz! Ne demek kamyondan inmiş? Olmaz!.. Hangi kamyondan inmiş? Ne arıyormuş kamyonda, uzak köyde ne işi varmış?”
“Öyle olmuş, öyle...”
Gözüm kapılarda kalmıştı. Behlül’ü bekliyordum. Bize gelmesini çok istiyordum. O güzel gözlerine bakmayı... Aradan kaç gün geçti bilmiyorum, bir gün babam, eniştem, ardından o girdi avluya. Yine titremeye başladım. O gün hiç yüzüne bakamadım. O baktı mı bana, bilemedim. Yemekten sonra çay içildi, babam konuştu, bir şeyler anlattı, sanki kulaklarım tıkalıydı, hiçbirini duymadım. O gün gitti, bir gün de annesiyle geldi. Yüreğim ağzıma geldi, ben sandım beni babamdan isteyecekler ama sözünü etmediler. Kimse bir şey söylemiyor, biz yokmuşuz gibi davranıyordu. Bir tek ablamla konuşabiliyordum. O da, acele etme, bırak o söylesin seni sevdiğini, diyordu. Ama söylemedi. Söylemedi, beni bir kuyuya attı. Canlı canlı attı. Soluğum kesildi, boğuldum. O suratsız Behruz kolumdan tuttu. Su getiriyordum çeşmeden testiyle. O zamanlar evlerde su yoktu. Başköy’ün mahallerinde çeşmeler vardı. Gidip çeşmelerden içme suyunu testiye doldurup getiriyorduk. İşte bir gün o zalim testimi alıp yere çaldı. Bağırdım, isyan ettim. “Seni istemiyorum alçak!” dedim. Çöktüm, arkadaşlarımın arasında hüngür hüngür ağladım. Hayatım gitmişti. Bütün o güzel hayallerim suya düşmüştü. O andan itibaren beni kimse istemezdi. Töre!.. Batsın töresi, böyleydi, biri başörtünü alır, testini kırarsa onunla evlenmek zorundaydın. Artık bir başka erkek seni isteyemezdi. Ancak testini kıran istemezse bir başkasıyla evlenebilirdin. Bu da pek görülmüş şey değildi. Ben ölmüştüm. Çıkışım yoktu. Peşimi bırakmadı. Babam da vermek zorunda kaldı. Bir zindana girdim. Kara bir kuyuya düştüm. Merdiveni olmayan, bir daha asla çıkamayacağım bir kuyuya... Ölmeyi düşündüm, Behlül geldi gözümün önüne. Ölemedim. Kendimi öldüremedim. Ah Behlül ah!..
“Abla ne olursun doğru düzgün anlat! Şaka olduğunu söyle dediklerinin, ne olursun şaka de!”
“Peki, otur, yatağın kıyısına otur, anlatayım... Sen bilmiyorsun, hastalandı ya hani. Doktora götürdü ağabeysi, hep götürdü. Sonra işte yola çıkmadan üç gün önce ağabeysini çekmiş doktor, alın götürün hastaneden, çok ömrü yok, demiş. Ağabeysini çok kötü gören Behlül gidip doktoru sıkıştırmış, bana doğruyu söyle doktor, demiş. Durumumu söyle, diye bağırmış. İşte o zaman doktor, Behlül’e de anlatmış hastalığını. Kurtuluşun yok, demiş. Behlül de, ne kadar yaşarım, diye sorunca, çok değil ama yine belli olmaz, Allah’tan umut kesilmez, demiş. İşte, dayattı İstanbul’a gideceğim diye ağabeyine. Ağabeysi üç gün sonraya, yani bundan on beş gün önceye otobüs bileti alıp göndermek istemiş, bekleyemem, demiş, sebze götüren bir kamyona binip gitmiş.”
“Sonra?.. Sonra nasıl olmuş abla?”
“Çok bilinmiyor. Öldüğü köyden bir adam gelmiş buraya. Zahireci Abdullah Kişi’nin dükkânında konuşuyorlarmış. Lafın arasında, köylerine bir genç adamın gelip hasta düştüğünü, muhtarın evinde birkaç gün yaşadıktan sonra öldüğünü, kimseye nereli olduğunu, nereden geldiğini söylemediğini, köy mezarına gömüldüğü...”
“Abla dur! Abla anlatma!”
Gelip istedi Behruz’un babası birkaç adamla birlikte beni. Babam, veremem, diyemedi istemediğimi bildiği halde verdi. O günden sonra dışarı çıkmam yasaklandı, Behruz’un babası söylemiş, Behlül’ü sevdiğimi biliyorlardı. Evimizin üzerinden gözlerini ayırmadılar. Behruz gelip benimle konuşmak istedi, kapıdan kovdum. Seni istemiyorum, dedim, senin karın olmayacağım, dedim. Pis pis güldü, olacaksın, artık benimsin, dedi. Behlül’e mektup yazdım, kendimi öldüreceğimi söyledim, beni kaçır, dedim. Ablama verdim mektubu, yalvardım, bunu Behlül’e ulaştır, dedim. Verdiğini söyledi. Sonunda olan oldu. Behlül, Behruz’u bıçakladı. Ama ölmedi, benim hayatım daha da karardı. Behlül cezaevine girdi, ben üstümdeki gelinliğe karalar sürdüm öyle gelin oldum. Hayatım bir anda zindana döndü. Ne yaptım ettim, Behruz’a çocuk vermedim. Gebe kaldığımda her yola başvurdum, sonunda düşürdüm, hiç ruhu duymadı. Sen kısırsın, dedim, korkusundan doktora gitmedi, açığa çıkar diye. Behlül çok yattı cezaevinde. Orada hasta oldu...
“Abla!..”
“Ne var benim güzel bacım.”
“Ölmek istiyorum.”
“Ne değiştirir ölmek?.. Behlül’ü geri mi getirir?”
“Abla, yaşamak istemiyorum.”
Ölmedim. Bir ahdım var, Behruz ölmeden bu dünyadan ayrılmayacağım. Yavaş yavaş zehirledim onu. Hürü Halam verdi zehri. Dedi ki, “İran’dan gelip bu zehir. Adı da Zehircan’dır. Yarım çay kaşığı koy yemeklerine. Koyarken şişeyi okşa, de ki, Zehircan, kurban oluyum sana, sen bilirsin yapacağını. Zehircan, sen bilirsin derdimi, sen yapacağını yap, bana sorma, de. Bu zehir evvel zamandan beri kullanılır. Bununla nece padişahlar, nece prensler, prensesler öldürülüp de kimse bundan bilmiyip. Bu ele yaman bir zehirdir. İyi sakla, yeter ki kimse bulmasın.”
Hürü Hala Behlül’ün halası. Sonra geldi buraya, Bayburt’tan geldi o da. Saçları beyaz pamuk gibi. Gitti, onu bir daha görmedim.
Yavaş yavaş ölüyor Behruz. Öldüğü gün karalar değil, allar, kırmızılar giyeceğim.
Kalaycı Meşedi Kişi’nin kızıyım ben. Adım Şerebanı...






