Yıllar var ki yüzüm gülmez benim. Gülümsediğim olmuşsa da işte o kadar. Hayal kurmayı çocuk yaşta bıraktım. Çatısı sürekli su alan iki buçuk odalı, ahşap evde bıraktım son hayallerimi.
O evin yağmurlu günlerinden biriydi. Yağmur benimle inatlaşmış olacak ki yağıyor da yağıyordu. Pencerenin önüne çıkmış düşen her bir yağmur tanesine ayrı ayrı kızıyordum. Hatta gözümün görmediği evin arkasına düşen damlalar dahi kızgınlığımdan nasibini alıyorlardı. Annem de sevmezdi yağmurlu günleri. Neyi severdi ki? Hemen eline kovaları alır daha önceden belirlediği yerlere bırakırdı. “Bu sene de yaptırmadı baban olacak adam şu çatıyı. Ne bekliyorsa. Hoşuna mı gidiyor acaba çektiklerimiz. Evin aksesuarı mı sanıyor yoksa şu kovaları.” diye söyleniyordu.
Şu düşen son, yok yok bu sonuncu diyerek bilmem kaç yağmur tanesiyle dövüşmüştüm o gün. Top oynayacaktık Karabaşla. Gün boyu onun hayaliyle yaşadım. Bulutlar gidiyor güneş açıyor hatta gökkuşağı bile çıkıyordu. Karabaşla ona doğru koşuyor bir türlü yakalayamıyorduk. O hayallerle geçirdiğim dakikalar annemin terliğinin ayağıma değmesiyle son buldu. Puslanmış cama çizdiğim güneş, gökkuşağı ve Karabaş bozuldu elimin kaymasıyla. “Kollarına kadar ıslanmışsın. Görmüyor musun camdan gelen suları? Nerede kurutacağım ben. Yok canım kesin babasına çekti bu çocuk. Yine ne hayallere daldın sen?” diye bağırdı Gülüm. Evet anneme gülüm derdim. Aslında severdim onu. Ama bir gül gibi dikenleri olduğunu düşünürdüm. Şimdi koşup sarılsam bana batar mı acaba dikenler? İşte bu dikenler korkusuyla hiç sarılamadım gülüme.
Niye kızmıştı ki şimdi? Ne olurdu görmesem ıslanan kolumu? Hayal kurmama mı kızdı acaba? Hayallerimi anlayıp değersiz buldu kesin. Hem ben de kurardım büyüyünce onun evli, havuzlu arabalı hayallerinden. Ne olacak gül işte dikenli gül.
Camdan gördüm babamın gelişini. Yürüyüşünden tanırdım onu. Herkes tanırdı. Çünkü bir ayağı şey nasıl desem topaldı. Çok dayak yemiştim bunu dediğim için. O yüzden hep çekinirim söylerken. Bana asla kızmazdı babam. Dayağı da ondan değil annemden yemiştim. Ama öyle diyordu herkes. “Topal Ahmet” diyorlardı babama.
Babama kapıyı açmaya koştum. Annemin gazabından nasıl kurtulacaktı ki bu ıslanmış elbiseleriyle?
“Nerede ıslandın bu kadar? Bana hiç mi acımıyorsunuz? Akşama kadar size hizmet ediyorum. Yine de yaranamıyorum,” dedi annem. Hiçbir şey söylemese de tahmin edebilirdik bunları söyleyeceğini.
“Baba yağmur ne zaman kesilecek? Dışarıda top oynayacağız,” dedim. “Bulutlara bakılırsa bugün zor,” dedi hiç uzatmadan. Sobanın yanına bir sandalye çekip oturdu. Cebinden çıkardığı tütünü usulca sardı ve tüttürmeye başladı. Hayatta ender mutlu anlarıydı tütün içtiği zamanlar. Öyle bir off çekip üfledi ki dumanı yanıldığımı anladım bu defa. İçine attığı dertleri dumanla fırsat bulup dışarı çıkmıştı. Garip garip siluetler beliriyordu. Hatta sobanın kızıllığıyla renklenenler anneme benziyordu. Herkes sustu. Böylesi daha iyiydi hepimiz için. Bir soba konuşuyordu bir de dışarıda yağmur. Ne de güzel bir düetti soba yağmur düeti. Çok severdim sobamızı. Kaç kere niyetlenmiştim ona sarılmaya ama daha bebekken öğretmişlerdi sobadan uzak durmayı. Kime sarılacağım o zaman ben? Gülüm desem dikenli, sobam desem alevli.
Uzun sürmeyeceğinden emin olduğum huzurlu anlar derenin git gide artan uğultusuyla bozuluyordu. Her yağmur damlasında sesi biraz daha gür çıkıyordu. Yatağına sığmaz olmuştu. Ne sobanın ne yağmurun sesi geliyordu artık.
Pencereye koştum hemen. Karabaş topun peşinden dereye doğru gidiyordu. Derenin azgın sularına kapıldığını görmemle çığlık atmam bir oldu. Babam üstüne bir şey alma fırsatı dahi bulamadan seke seke koştu dereye. Topallayan ayağına rağmen oldukça hızlıydı. Annemle ben de peşinden fırladık. Babam dereye atladı ama çok geçti. Karabaş bakışlarımız altında suya bir dalıyor bir çıkıyor ve git gide uzaklaşıyordu. Karabaştan umudu kesip babam için endişelenmeye başlamıştık. Tutunduğu bir dal parçası yardımıyla çıkmayı başardı. Babam önce bana sonra anneme sarıldı. Annem de bana sarıldı. Hiç dikenleri de yoktu üstelik. Arkadaşımı götüren dere, ailemi getirmişti bana. Uzun bir müddet yağmur altında sarılarak hasret giderdik birbirimizle. Bir daha sarılamam diye hiç bırakmak istemedim annemi.






