Ne komik laf şu ayakkabı vurması. Sanki ayakkabının silahı var da çekip vuracak topuktan. Aslında vursa da yeri. Ayağımıza geçirip üstünde dere tepe geziyoruz. Yerde ne kadar diken, taş, su, çamur, çayır çimen varsa hepsine o dokunuyor. Kirleniyor ıslanıyor, deliniyor... Çektiği onca eziyetten sonra kendini bunlara mecbur edeni vursa da yeridir.
Ayağını vurup yara eden abiden kalma ayakkabısıyla daha evin harmanından çıkmadan önce bunları düşünmeye başladı Ömer. Bir hafta önce fındık işleri bitmiş, çuvallar tüccara götürülmüş, kış boyu biriken borçlar ödenmiş, elde kalan üç beş kuruşun birazını babaannesi cebine koymuştu. Okuyup büyük adam olacağı, parasız yatılı sınavını kazanmasından belliydi. Büyük şehirlerden fındıktaki haklarını toplamaya gelen amcalar, halalar, yengeler, enişteler ve onların büyük yaşlardaki çocukları da hep, "Ömer büyük adam olacak. Aferin, maşallah," dememişler miydi? Hatta babaannesinin bile "cimrilikten yumruğunu sıkar da çıkan yağı yalayıp karnını doyurur" dediği Nihat amcası bile sırf yeğeni okuyacak diye cebine harçlık sıkıştırdığına göre, demek ki vardı kendisinde o cevher. İstanbul'a çalışmaya giden babası da evde olsaydı acaba amcasının verdiğinden çok daha fazla harçlığı verir miydi?
Çantası hafifti. Beş yıldır minibüsle gidip geldiği okulundaki öğretmenlerden biri, "Her şeyi verirler okuldan. Sen yalnızca birkaç kıyafetle iç çamaşırı götür," demişti. Annesi amcasıyla kasabaya gidip yeni iç çamaşırı almıştı Ömer'e. Bir daha alındığı günkü temizliği belki de hiç göremeyecek bembeyaz külotları atletleri olmuştu. Bir gömlek, iki kazak, bir iki pantolon; birazı kendisinin, birazı da babasınınkilerden birkaç da çorap... Bir de evde kardeşlerinkiler de dahil ne kadar kalem silgi kalemtıraş varsa hepsini önüne dökmüş, en iyi en yenilerini tıkıştırmıştı kız kardeşinin pembe kalem kutusuna.
Bizim için gurbet elde gece gündüz çalışan babam geçen sene keşke yan komşunun fındıklığını almasaydı. Ben de şimdi çantamı yepyeni kıyafetlerle kalemlerle doldururdum, diye düşündü. Büyüyüp adam olunca, önce çocuklarını bir kırtasiyeciye götürüp ne isterlerse hepsini almaya karar verdi. Hatta kasabadaki kırtasiyeye değil, Hasan'ın amcasının İstanbul'dan getirdiği, kırtasiyedekilerin yanına bile yaklaşamayacağı kadar güzel kalemleri silgileri satan kırtasiyeye götürecekti çocuklarını. Büyük bir şehirdeki en büyük kırtasiyeye. Daha önce hiç görmedikleri renklerdeki kalemleri, duymadığı kadar farklı ve güzel kokuları olan silgileri satan bir kırtasiyeye...
Topal Musa'nın evinin önünden geçerken köyde anlaşamadığı tek köpek düştü yine peşine. Sebahat yenge kapıya çıkıp çağırmasa belki de üstüne atlayıp ısıracaktı. Bir baldırı eksik varacaktı okuluna. "Okula mı?” diye seslendi Sebahat yenge. "Ara tatile kadar da gelmezsin sen artık."
Ara tatile şubat tatili diyordu muhtar. Şubata kadar köye dönemeyecek miydi yani? Nereden baksan beş ay vardı şubata. Beş ayda fındık satılır, çatıda değişecek kiremitleri de değiştirirler. Ne çok beklemişti normal zamanda izin verilmeyen çatıya çıkıp kiremit işlerine yardım ediyorum diye karşıdaki dağlara bakmayı. Harmandaki tavuklar bile değişirdi beş ayda. En sevdiği ineği elmas yavrusunu doğurur, buzağı sütten bile kesilirdi belki de. Kasabaya öğrenci taşıyan minibüs de değişecekti. Servisçi Ahmet abi yeni minibüs alacaktı. Klimalı. Püfür püfür gidip geleceğiz artık diyordu. Kardeşleri serinlerdi artık. Ekim ortasına kadar göle de girmeye izin vardı. Köyde gölün en derin yerine dalıp oradan taş çıkarabilen tek kişiydi. ne havalı oluyordu o taş elinde sudan çıkmak. Oradan buradan fındık zamanı memlekete gelen komşu torunlarına ne hava atıyordu. Onu da kaçıracaktı. Kış başlamadan kuruyan fındık dallarını kesme işini kim yapacaktı? Kim kesip taşıyacaktı harmana, harmanda kim parçalayıp hazırlayacaktı yakmaya? Annesi onca işin içinde yapamazdı ki. Babaannesi yaşlıydı. Amcaları fındık işleri biter bitmez dönerdi İstanbul'a. Hem kalsalar bile ellerini hiçbir işe sürmezdi ki onlar. Kardeşleri küçüktü. Baltayı vurmayı becerebilseler bile etrafa odun sıçratır birbirilerine zarar verirlerdi. Babası da gelecekti köye ama zaten bir iki gün kalıp dönerdi. Bir de odun mu kesecekti. Hem zaten babaannesinin oğlum geldi sevinciyle annesinin köyde aç mı kalıyorduk da gidip duruyorsun söylenmeleri arasında kalacağı üç beş günü de tarlada bahçede sigara içip dolaşarak geçirecekti. Baltayı belki de sadece uzaktan bakınca görecekti.
"En akıllı oğlum senin baban," derdi hep babaannesi. "Ama bizi bırakıp gitmedi okullara. Okusa belki doktor belki mühendis olurdu. Ama gitmedi. Hayırlı evladım benim," diye konuşurdu içine hasret karışmış sözleriyle.
Birden olduğu yerde durdu Ömer. Yolun tozunu kaldıran hafif rüzgâr yüzüne vuruyordu. Güneş yukarıdan bütün sıcaklığını kafasının tepesinden ensesine yüzüne doğru akıtıyordu. Yirmi adım ötesindeki dereden su sesleriyle birlikte kurbağa vıraklamaları da geliyordu kulağına. Yolun kenarındaki tarabaların önüne doğru yanaştı, irice bir taşın üstüne oturdu. Çantasını yanına koydu. Elleri vücudunun yanından aşağı doğru sarktı. Bir ısırgan sağ elinin üstüne değdi yaktı. Döndü, ısırgana baktı. Gülümsedi. acaba gideceği okulun bahçesinde de eline dalacak ısırganlar var mıydı?
Yerinden kalktı. Çantasını aldı. Geldiği yöne doğru yürümeye başladı.
Babası gurbete her gidişinde harmanın ucunda ona sarılıp "evin erkeği artık sensin" demiyor muydu? Ona güvenip herkesi ve her şeyi ona emanet etmiyor muydu? Emanete hıyanet olur muydu? Büyük adam olacağına hayırlı evlat olsa ne olurdu ki. Köyde aç değillerdi açıkta değillerdi. Kiremitler onarılacak, odunlar kesilecek, satılmaya götürülecek fındıklar çuvallanacaktı. Gölden çıkar gider bütün işleri halleder, terlerse tekrar dönüp göle girerdi. Adımlarını iyice hızlandırdı. Gölün dibinden çıkarılacak çok taş vardı. Gün batmadan yetişmek lazımdı...






