Heidi
5 Ocak 2019 Öykü

Heidi


Twitter'da Paylaş
0

Çocukken Heidi vardı. Hep gülerdi. Dudakları kelebek gibi iki yana açlırdı gülerken. Sürekli koşardı. Severdim onu. Hem kahkahasından hem içimde aynısının olmasından. Bilirdim, ben de Heidi'ydim. Ben de koşardım. Ayakları hep çıplaktı. Benim de ayaklarım hep çıplaktı. Kimse bana ne çorap ne ayakkabı giydirebilirdi. Annem bu durumla başa çıkamayınca bakışlarıyla işaret eder görevi babama devrederdi. Babam beni karşısına alır, bak kızım o bir kahraman, derdi. Masal kahramanı, gerçek değil. Ayaklarının çıplak olmasının da bir nedeni var. Büyüyünce anlatacağım ben sana onu. Babamın ikna çabaları sonuç vermeyince annem yine alırdı sazı eline. Çok yumuşak davranıyorsun bu çocuğa diye basardı fırçayı. Soğuk de, üşürsün de, karnın ağrır de, çocuğun olmaz de, desene bunları. Babam, bir anneme bir bana bakar ışıl ışıl gülümserdi. Sonra kocaman bir göz kırpar, hadi bakalım koş, diye gürlerdi. Bu sahne kaç kez tekrar etti hatırlamıyorum. Ama çok sık olduğu kesin. 

Annem saçlarımı kulaklarımın üzerinde iki atkuyruğu yapardı. Bir de pembe fiyonklu tokalar takardı. Ben koştukça tokalardan küçük bir çıngırak sesi gelirdi. Elbiselerim süslü püslü etekleri kabarık. Ayağımda da kırmızı rugan ayakkabılar olurdu mutlaka. Annemin işi gücü beni süslemekti. Kız dediğin böyle olurmuş, büyüyünce bu durum çok işime yarayacakmış. Bir gün gazetede Hedi'nin fotoğrafını gördüm. Bol, çuval gibi bir kırmızı elbise vardı üzerinde. Ve ayakları çıplaktı yine. Dedesi ve Peter de vardı fotoğrafta. Ben de Heidi'nin elbisesine benzeyen şeyler giymek istiyorum, diye bastım feryadı. İki gözüm iki çeşme nasıl ağlıyorum. Babam zor sakinleştirdi. Çıplak ayaklar yetmiyor şimdi de bu elbiselerle uğraşacağız, diye hım hım söylendi annem. Sonra beni karşısına oturttu. Bak kızım, o bir masal kahramanı, o elbiselerin bir anlamı var, büyüyünce anlatacağım ben sana bunları. Allah allah, dedim, büüyüyünce değil şimdi anlatın. Annemle babam bakıştılar yine. Sonra birbirlerine girdiler aniden. Sosyalizmden kapitalizden filan bahsettiler. O neyse. Vay be dedim bu Heidi ne yaman biriymiş, sevdiğim kadar var. Küçücük haliyle kocaman insanların dikkatini çekebiliyor. O günden sonra çıplak ayaklarıma bol elbileler de eklendi. Kazanmıştım. Mutluydum. Ben de gülerek koşuyordum. Ben de Heidi'ydim.

O zamanlar saat tam beşte radyonun başına koşardım. Radyomuz, kaneviçe desenli perdesi olan pencerenin önündeki mozaik tezgahta dururdu. Babam radyoyu yerinden alır kanepeye koyardı. Her şeye kızan annem bu defa da yerini değiştirdiği için söylenirdi. Dinlesin işte oradan. Düşüp kırılırmış. Babam, çocuk burada dinlemeyi seviyor bir şey olmaz, der konuyu kapatırdı. Radyoyu kanepenin tam ucuna koydururdum. Çünkü o zaman önündeki parlak alanda karşı duvardaki tablonun yansıması olurdu. Yüzükoyun uzandığımda onu görürdüm. Yıkılmış bir duvar, duvarın önünde koltukdeğnekli bir çocuk. Böylece yansıma sayesinde koltuk değnekli arkadaşıma da Heidi'yi dinletirdim. Babam yanıma oturur saçlarımı severdi. Annem karşı koltukta kucağında meyve tabağı, habire elma soyardı. Böylece ben, babam, annem, koltuk değnekli çocuk Heidi'yle birlikte Alplerde dolaşır dudurduk. Çok bilmiş annem ara sıra, ona Heidi deme Haydi de, derdi. Ben de hiç yüzüne bakmadan başımı sallardım, sanki sözünü dinleyecekmişim gibi.

Bugün yeni ofisimde ilk günüm. Birazdan annem gelecekmiş ziyarete. Kısa kalacakmış, çok rahatsız etmek istemiyormuş, zaten çok yoğunmuşum, bir de onunla mı uğraşacakmışım. Tamam gel anneciğim, bir kahve içeriz dedim. Bekliyorum. Çalışma masasında oturuyorum. Tam karşı duvarda babamın en sevdiği fotoğraf asılı. Bir savaş sonrası yıkılmış duvar ve arkadaşlarıyla oyun oynayan koltuk değnekli çocuk.  Bir sahafta görünce almış babam bunu yıllar önce. Epeyce para ödemiş. Sonra da ahşap bir çerçeve yaptırmış. Çocukluluk yıllarından beri hangi eve gitsek götürdüğümüz her salonun en gösterişli duvarında asılı duran tablo. Şimdi ofisimin baş köşesinde.

Epeydir aklıma gelmiyordu Heidi.  Gözüm koltuk değnekli çocuğa takılınca içim cız etti. Başımı çevirdim hemen pencereye doğru. Bu defa da dolabın orta rafında duran radyoda gözüm. Tam o sırada kapı çaldı. Annem gelmiş, sekreterim öyle söyledi. Gelsin, dedim. Çekmeceden bir peçete çıkardım alelacele. Burnumu, gözlerimi sildim. Annemi kapıda görünce kalktım. Kocaman sarıldı bana. Odayı aniden sonsuz bir elma kokusu kapladı. Masanın yanındaki iki koltuğa karşılıklı oturduk. Çok güzelmişim, saçlarımı böyle lüle lüle yapmak bana çok yakışıyormuş, elbise de çok yakışıyormuş. Çok beğenmiş yeni yerimi. Hep güleryüzlü tatlı dilli olmalıymışım, tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarırmış. Başımı salladım. Gülümsedim. Olur öyle yaparım anne, dedim.

Kahvesini bitirip kalktı. Kapıya kadar uğurladım. Bu defa sadece yanaklarımdan öptü. Masaya geçtim tekrar. Bıraktığı paketi açtım. Peter ve Heidi'nin biblosu. Heidi'nin ağzı yine kelebek kanatları gibi açılmış, kırmızı elbiseli, çıplak ayaklı. Peter de lacivert pantalonlu ve şapkalı. Kısa bir not var paketin içinde. Çok severdin. Bu defa boğazımda bir yumru oluştu. Odada dolaştı gözlerim. Biraz buğulu görüyorum. Radyo, koltuk değnekli çocuk, ben, Heidi, hepimiz buradayız işte. Babam hariç.

Çocukluğum. O zamanlar aynı yaştaydık Heidi'yle. Şimdi o da büyümüştür tabii. Artık onun da kahkahaları azalmıştır. Belki de Peterle evlenmiştir kimbilir. Bir tepenin başında oturup eski günleri yâd ediyorlardır. Ayağında ayakkabılar, üzerinde en süslüsünden bir elbise. Saçlarını lüle lüle yaptırmıştır. Günbatımını izliyorlardır şarap kadehleri ellerinde. Olanı biteni gören zavallı yazarının da içi cız ediyordur.  


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR