1
Geçenlerde istifa ettim. Aniden. Hesabımda yoktu. Tak etti, başlarım böyle işe dedim. Saçma sapan bir derginin editör masasındaydım. Belki de değildim. Bugünlerde herkes editör, yazar-çizer çünkü. İnsan nerede ne yaptığından kolayca emin olamıyor. Parasızım ve yolsuzum. Bu yüzden günlerim evde, ya yatakta ya da kanepede debelenerek geçiyor. Daha çok kanepede geçiyor. Bunu sokaktan buldum. Çöp kutusunun yanına bırakılmıştı. O zamana kadar yere gelişigüzel attığım sert süngerli birkaç yastığın üstünde oturuyordum. Kanepeye baktım: İki kişilik füme renkli, eli yüzü düzgün bir şeydi. Zar zor yüz, yüz elli metre sürükledim. Bizim Murat Abi var apartmanda, deli fişek, elinden gelmeyen iş yok. O gördü beni sokakta.
“Ne yapıyorsun?” dedi şaşkın şaşkın. Mutfaktan kayıntı aşırmaya çalışan kedi gibi kaldım. Elimdekini bırakıp tişörtümle yüzümdeki teri sildim.
“Abi,” dedim. “Hiç, hiçbir şey yapmıyorum.”
“Kanepe mi o?” dedi.
“Evet abi,” dedim.
“Taşımana yardım edeyim.”
Uzun zamandır uyanır uyanmaz, güzel kadınların nasıl uyandıklarını düşünüyorum. Çünkü güzel kadınlar muhtemelen çok güzel uyanıyorlardır. Kendimi neden güzel bir kadınla kıyasladığımı bilmiyorum ama ben öyle uyanmıyorum. Hemen sümkürmem gerekiyor. Burnumun anasını babasını çıkardıktan sonra çoğunlukla ters falan yattığım için ağrıyan belimi boş vererek salona, bir sigara yakmaya gidiyorum. Aç karnına zift gibi sigarayı içerken haberlere bakıyorum. Yoksulun daha yoksul, zenginin hâlâ çok zengin olduğunu görüyorum. Her gün bir diğerinin tıpatıp kopyası.
Yine de bu akşam üstü değişik bir şey oldu. Gri, kalın terliklerimin içindeki ayaklarıma baktım. Ter içindeydiler ve altın suyuna bandırmışım gibi parıl parıl parlıyorlardı. Bu ayakları siz de çok iyi bilirsiniz. Depresyon ayaklarıdır bunlar. Kalın terlikler ve terlemiş ayaklar. Çorap giyemeyecek kadar aciz olduğumuzu hatırlatırlar. Daha fazla erteleyecek, boş verecek vaktimin kalmadığını anladım. Dışarı çıkıp biraz insan içine karışmam gerekiyordu, biraz turlayıp geç vakte kalmadan dönebilirdim.
2
Buzdolabında iki biram vardı. Yanıma aldım. Lüküs Hayat Tekel’den de iki tane yazdırdım mı, Moda’nın yolunu tutabilirdim. Lüküs aşağı sokağımda geçen sene devralındı. Önceleri yine burada bir tekel vardı, genç bir adam duruyordu başında. Bir gün apar topar kapattı dükkânı gitti. Daha sonra Murat Abi’den öğrendim, herif kumara düşmüş. Varını yoğunu kaptırmış. Sonra dükkânda torba tutmaya başlamış, polisle başı belaya girmiş. Memlekete dönmek zorunda kalmış. Lüküs’ü bir karı koca işletiyor. Güzel insanlar ama adam çok zor bir adam. Fazla muhabbetli. Bu kadar çenesi düşük esnafı insan daha çok Ege’de görür. Benim gibi bir yere girdiğinde işini hızlıca bitirip çıkmak isteyenler için tam bir cehennem. Fakat başka hiçbir tekel veresiye içki satmıyor. Kimse kusura bakmasın. Ben veresiyenin kurbanıyım.
“Selam abi, şöyle iki teneke sarı aldım,” dedim. İçimden muhabbet açılmasın diye dua üstüne dua okuyordum.
“Ooo, hoş geldin Cemilim. Demin börekçi Mustafa Abin buradaydı. Dakikayla kaçırdın.”
“Hadi ya. Anladım abi. İki tenekem vardı benim.”
“Kuryesinin baldızı hastalanmış, kan kusmuş geçen gün. Hastanedelermiş şimdi.
“Ne dedin abi?”
“Mustafa’yı diyorum, kuryesi vardı, gencecik çocuk. Evli. Baldızı aniden rahatsızlanmış. Bir gece kan kusmaya başlamış. Hastaneye kaldırmışlar.”
“Anladım abi. Üzüldüm. Geçmiş olsun.”
“Adam ne yapsın, servisleri kendi götürüyor. Yazık vallahi.”
“Öyle abi.”
“Üç dört gün daha gelemezmiş çocuk.”
“Hastalık ağırmış demek ki abi…”
“Ben de yardımcı olamıyorum ki. Biliyorsun bizde eve servis yok. Ama olsa gönderirdim ona.”
“E tabii abi, insanlık öldü mü…”
“Sende iki teneke mi vardı, yazalım mı Cemilim?”
“Cemilim ne diyeceğim sana. İyi oldu seni gördüğüm. Bak, geçen bir çift geldi buraya. Arap kâğıdı sordular. Nedir bu Arap kâğıdı?”
“Abi Arap kâğıdı şey ya, tütün sarıyorsun abi onunla.”
“E bunlar değil mi, bunlar ne o zaman?”
“Abi bunlar OCB. Bunlarla da sararsın da bunları tercih etmeyenler var.”
“Arap kâğıdı daha mı çok tercih ediliyor Cemilim?”
“Yani abi daha ucuz diyedir. Hiç mi görmedin? Böyle mavili-turunculu.”
“Yok, görmedim valla. Sipariş edeyim bari. Neyse Cemilim? Sende iki teneke mi vardı, yazalım mı?”
3
Sahile vardığımda kalabalık gözümü korkutsa da cesaretimi toplayıp boş bir yer bulana kadar içerilere doğru yürüdüm. Havalar biraz güzel olsun, Kadıköylü kendini burada bulurdu. Ne yaparsın ki? Barlarda içkiler çok pahalı. Ayrıca deniz manzarasını da geçmemek gerekiyor. Çünkü insan burada İstanbul’u seviyor. Aslında belki de burada İstanbul’da olmadığını hissediyor. İkisi de kabulüm. Kuruldum bir köşeye.
Hızlı hızlı yuvarladığım biralar, beraberinde derin bir yalnızlık hissini getirdi. Yalnızlık hissi çok acayip bir şey. Hep bir şeyler umuyorsun. Mesela bir yabancıyı hayal ediyorsun. Çünkü gerçek yalnızlık tanıdığının bildiğinin ötesine geçiyor. Biri gelsin ve konuşsun, dinlesin, sevsin istiyorsun. Ama olmuyor. Çünkü bu topraklarda yabancılardan nefret ediliyor. Ya da belki de sadece sevişmem gerekiyordur.
Neyse. Boş verin şimdi. Başka bir şey anlatacağım. Böyle zamanlarda, kendi yabancımı bulmak için girdiğim halleri görseniz bana acırsınız. Ama insan acınacak hale düştüğünde oradan çıkmayı göze alabiliyor. Siz de bilirsiniz. Bana büyük konuştuğumu falan söylemeyin. Hayat böyle. Adım Cemil, biliyorsunuz. Otuz yaşındayım. Tarih mezunuyum ama başta da söylediğim gibi herkes her işi yaptığı için tam olarak ne iş yaptığımı kestiremiyorum. İstanbul’a yıllar yıllar önce bir kadına âşık olup taşındım. O artık yok. Neredeyse evlenmek üzere olduğum başka bir sevgilim oldu. O da artık yok. Yalnızım. Bir süredir internetten biriyle konuşuyorum. Kalabalığım bu kadar. Kimse kusura bakmasın. Ben yalnızlığın kurbanıyım.
İçtiklerimin cesaretiyle, kendime de pek güvenmiyordum, onu buluşmaya davet ettim. Kalbim reddedilmenin korkusuyla çılgınlar gibi çarpsa da son mutlu sondu. Yarım saate gelirmiş.
4
“Senin biran var sanıyordum?” dedi oturur oturmaz. Tıpkı fotoğraflarındaki gibiydi Burcu. Kısacık saçları vardı. İnce mi inceydi. Sanki bileklerini şöylece bir tutsam tuzla buz olup elimde kalırdı. Siyah askılı tişört, kısacık lacivert bir şort giymişti. Bacakları ve dekoltesinden fırlayan memeleri çok güzel gözüküyordu.
“Yeni bitti,” diye yalan söyledim, neredeyse bir saattir aval aval duruyordum burada. Biraya para harcamak içimden gelmiyordu.
“Alalım sana da? İstersen benden şarap iç,” diye gülerek elindeki şarap şişesini uzattı.
“Yeteri kadar içtim aslında,” diye yine yalan söyledim. “Biraz ara versem daha iyi olur.”
“Olsun olsun, en azından bana eşlik et,” diyerek şişeyi uzattı. Davete icabet ettim. “Bir de neden beni bu akşam çağırdın, o kadar zamandır konuşuyorduk, neden şimdi?”
“Bilmem ki,” dedim şişeye uzandıktan sonra. “İş güç, biliyorsun. Trafik falan. Hemen zaman bulamıyor insan. Kötü mü oldu çağırdığım?”
“Yok be. Saçmalama, iyi oldu. Zaten evde ablam ve sevgilisiyle çok sıkılmıştım.”
“Ha, doğru ya, sen ablanla yaşıyordun değil mi?”
“Evet ya. Aslında üçüncüyü de almayı düşünüyoruz. Ev sahibi geçen ay evi sattı. Yeni ev sahibi de kirayı dokuz bine çıkardı.”
“Ne diyorsun ya? Dokuz mu?” Bir arkadaşım internetteki emlak sitelerinde minimum kira bedelini sekiz bin yapmasına rağmen sadece oda arkadaşı ilanları gördüğünü söylemişti. Göz göre göre soyuluyorduk.
“Sorma… Aslında yine de şanslıyız. Çünkü buradan çıksak ne yapacağız ki? İnsanlar artık altı aylık ya da bir senelik kirayı peşin istiyorlar.”
“Doğru. Geçen gün arkadaşlarım ev sahipleriyle mahkemelik oldu. Çok saçma ya. Ben de şanslıyım biraz.”
“Sen ne kadar ödüyorsun?”
“Üç bin.”
“Ciddi misin?”
“Evet. Ciddiyim. Dört sene önce tutmuştum. Ev sahiplerinden yana da sıkıntı yaşamadım. Gerçi şey ya, benimki çok eski bir ev. Her yanından tadilat fışkırıyor.”
“Sus ya. Bulmuş bunuyor bir de. Şanslı piç. Ben ve ablam yarın yanına taşınıyoruz.”
Eve erken dönmek artık belli ki bir ihtimal değildi. Güzel sohbetimiz mıhlamıştı olduğum yere beni. Başka bir hayatta, daha önceden tanışıyor gibiydik. Yine de onu yeniden keşfetmek güzeldi. Balıkesirliymiş. Annesiyle babası orada yaşıyormuş. Çiftçilik yapıyorlarmış. Bana zeytinyağı getirecekmiş bir ara. Parmaklarımı yermişim. Ablası burada mütercim tercümanlık kazandıktan sonra o da onun izinden buraya, İstanbul’a gelmiş. Başarısız bir üniversite serüveni geçirmiş ve İngiliz Dilini yarıda bırakıp erken yaşta çalışmaya başlamış. Birkaç aydır kendi işini yaptığını söylese de ne iş yaptığını anlayamadım. İnternet üzerindenmiş. “Bugüne kadar birçok iş yaptım,” demişti bir ara. “Burger King’te çalıştım. Mopaş’ta kasiyerlik yaptım. Barlarda, kafelerde, restoranlarda çalıştım. Şimdi halimden memnunum.”
“Ya Cemil,” dedi ayağa kalktıktan sonra. Kıçındaki çimenleri temizlemeye çalışıyordu. Keşke ben temizleyebilseydim. Güzel popolu kadınlara bayılırdım. “Sıkıldım burada oturmaktan, hadi gel bir yerlere gidip dans edelim.”
“Ne dansı Allah aşkına, ben dans edemem ki, oturuyoruz ne güzel,” diye korkuyla yanıtladım. Barda falan hesap ödeyecek durumum yoktu. Yani vardı, ama ay sonuna kadar soğan ekmek yemem gerekirdi. Ben soğan sevmezdim ki, ağzıma bir parça değsin kusuverirdim ortalığa.
“Saçmalama hadi, hadi dans etmeye gidiyoruz. Bildiğim güzel bir yer var.”
“Ya Burcu sen ciddi misin? Gerçekten ben pek istemiyorum.”
“Cemil oyunbozanlık yapma ya. Kös kös oturmayalım burada. Sen beni dinle, gel hadi, hadi!”
“Burcu, bak şimdi, yani,” dedim, kaçacak delik yoktu. Eteğimdeki taşları döktüm: “Canım benim, nasıl desem bilemiyorum ama bu aralar biraz paraya sıkışığım ben. Burada oturmaya varım ama bir bar gecesini kaldıramayabilirim.”
“Bu mu sorun Cemil?” dedi kahkahayı basarak. “Sen salak mısın? Seni ben davet ediyorum. Sorun değil. Kendini erkek gibi hissetmek istiyorsan al bu kartı, içtiklerimizi sen öde.”
Dondum kaldım. Ne yapılırdı ki? Alıp başımı gidebilir, evimde temiz temiz oturabilirdim. Biraz dizi izler, uyumaya falan çalışırdım.
Elbette öyle olmadı.
5
Sanki geç kalacakmışız gibi heyecanla Moda’dan Kadıköy’ün içlerine geçtik. Burcu belli ki buralarda tanınıyordu, üç dört yere selam vermiş, birkaç bar zibidisiyle ayak üstü muhabbet etmiştik. Halimden şikâyetim etmiyordum çünkü gece hayatında pek bir yerim yoktu, kimseyi tanımazdım. Ama hep imrenirdim böyle insanlara. Bir bara girersin, tanıdıklarına selam verirsin. Barmen falan ne içeceğini biliyordur, ortak şakalarınız vardır, hâl hatır sorulur, geyik yapılır, hesaplar iskontolu gelir. Büyük fiyaka. İşte o tipler hep bar taburelerinde oturur. Ben, kenarda köşede papaz gibi tek başıma bira içerim. Bir kadın insanın hayatını ne güzel değiştiriyordu böyle. Bak şimdi! Canım benim.
Sonunda merkez üssümüze gelmiştik. Kinky diye bir yer. Duymuştum ama hiç içine girmemiştim. Bildiğin diskoydu burası ve hıncahınç doluydu. Hoparlörlerden insanın kulağını sağır edecek kadar yüksek sesle elektronik müzik çalıyordu. O kadar yürüdükten sonra açılmıştım ve müzik git gide işkenceye dönüyordu, saç tellerimi tek tek koparıyorlardı sanki. Kızın parasını şak diye harcamak istemiyordum ama erkeklik falan da bir yere kadardı, dosdoğru bara gittim, ikişer bira ve votka şat aldım.
“Çok gürültülüymüş!” dedim bağırarak. Her yerime dans edenlerin eli, kolu, kıçı çarpıyordu. Gerilmiştim. Tarlabaşı minibüsünden disko. Sorsan hiçbiri toplu taşımadan memnun değildir.
“Birazdan alışırsın, bu çalan adama bayılırım ben!”
“Ha güzel güzel, sadece çok gürültülüymüş!”
“Avrupa’dan geliyor bu adam. Amsterdam’dan!”
“Hadi ya. Belli ama iyi çalıyor gerçekten!”
“İlk defa dinlediğin için çok şanslısın!”
“İşte ben öyleyimdir,” dedim kinayeyle. “Çok şanslıyımdır Burcu!”
“Ne dedin! Duyamıyorum!”
“Çok şanslıyımdır diyorum. Bazen bu kadar şans da olmaz olsun diyorum!”
“Evet, evet! Anladım! Hadi içelim şu şatları, birazdan sana yine bir sürprizim olacak!”
“Daha ne sürprizi, bir gece için bu kadar sürpriz yeterli değil mi!”
“Sen bana bırak! Keyfine bak!”
Kısacık sürede biranın dibini görmüştüm. Kaç etti, beş mi? Sayılmaz. Kaç saattir ağzıma içki değmiyordu. Yeni bir hesapla daha ikincide olduğuma kanaat getirdim. Kart hâlâ bendeydi. Madem öyle, felekten bir gece çalmamak için hiçbir sebep yoktu. Burcu kendini dansa kaptırmışken, insanları yara yara bar adasına ulaştım. Arka arkaya iki votka şat daha içtim. Sigaram bitmişti ama ortalık dolu dolu paket kaynıyordu. Kim ne bilecek, aşırdım bir tanesini.
Uzun zamandır diskoya gitmemiştim. Üniversitedeyken bizimkilerle giderdim aslında, sık sık. Barda çalışan ortak bir arkadaşımız vardı, hafta sonları harçlık çıkarıyordu oradan. Biz de beleşten girebiliyorduk. İçer, eğlenir, dans eder, kızlarla tanışırdık. Kapandı gitti sonra. Neden bilmem. Orada kendimi rahat hissederdim, burada değildim. Bir şeyler fazla kolay oluyordu. Üstelik şu kör talihim de sıradan bir akşam vakti, bir diskoda yüzüme gülüyor olamazdı. Kimse kusura bakmasın. Ben şansımın kurbanıyım.
Burcu’yla uzun uzun, çılgınlar gibi dans etmiştik. Kıçıma kadar terlemiştim. Biraz soluklanmak için kraliçemden izin buyurduğumda, beni kenara çekip elini şortunun küçük cebine attı.
“Ne dersin?” dedi gülerek. Avcunda kahverengimsi iki tane hap duruyordu.
“Kırmızıyla mavi olsaymış,” dedim.
“Anlamadım, ne diyorsun be?”
“Kırmızıyla mavi olsaymış, dedim, tam olurmuş.”
“Cemil, istiyor musun istemiyor musun? Elimde tutamam böyle.”
“Ne bunlar? Ağrı kesici mi?”
“Ha ağrı kesici Cemil, evet, ağrı kesici. Çok dans ettin, ağrı kesiciye ihtiyacın vardır diye bir koşu nöbetçi eczaneden alıp geldim. Hey Allah’ım ya.”
“Dalga geçme ya, ne hakikaten bunlar?”
“Ex oğlum, ex. Şeker. Hap işte.”
“Ha, yok ya, ben hiç kullanmadım bundan. Sana afiyet olsun,” dedim. Ensemdeki tüyler diken diken olmuştu, çaktırmamaya çalışıyordum.
“Saçmalama Cemil ya. Burası haplanmadan çekilmez. Bak bir tane al, sonra istemezsen kullanmazsın.”
“Bir tanesi yetmiyor mu zaten?”
“Sen al dene, istesen de vermeyeceğim bak söz. Yeter ki eğlenelim biraz.”
“E zaten eğleniyoruz. Bira falan. Votka şat. Ne güzel. Hapa ne gerek var ki?”
“Cemil, alır mısın bir tanem şundan? Ben uçarken senin yerde olmanı istemiyorum. Yoksa çıkıp gidelim.”
İradesiz herifin teki olduğum için alıp attım bir tane. Bir süre hiçbir şey hissetmedim. Dans edip içmeye, eğlenmeye devam ettik. Sonra acayip bir şey oldu. Birdenbire kendimi çok güçlü hissetmeye başladım, taşı sıksam suyunu çıkarırdım. Yer artık sert değildi, yumuşamıştı, adeta bir pamuk ovasının üstündeydim. Yanardöner ışıkların cart renkleri daha da belirginleşmiş, bangır bangır müzik sanki kulak zarımın tam ortasından çalıyordu. Hiçbir şeyden rahatsızlık duymuyordum. Dünyanın merkezinde sadece ben ve Burcu vardı. Kalp atışlarım gümbürdese de oturmayı düşünemiyordum bile. Durmadan dans etmeliydim, durmadan hareket etmeliydim. Hatta öyle terliyordum ki, sanki birileri tenimde boğulmamam için kova kova suyu dışarı atıyordu.
Burcu da benim gibiydi, kendini kaybetmişti. Transa geçmiş gibi dans ediyor, ben dahil kimseyi umursamıyordu. Kendimi bir fazlalık gibi hissetmeye başladım. Ne yani, ne yapıyordum ki ben burada? Daha doğru düzgün tanımadığım bir kızla, adını bile hatırlamadığım bir barda dans ediyordum. Onun parasını harcıyordum. Onunla hap atıyordum. Allah’ım, insanlar böyle böyle kötü yola düşmüyor muydu? Yarın bir gün anama babama ne hesap verecektim ben? Ya müptela olup da YouTube’daki şaklaban psikologların falan kanallarına meze olursam? Benim hayallerim vardı ya! Kitap yazacaktım, resim yapacaktım, İstanbul’dan taşınacak ve kendime sakin bir hayat kuracaktım. Ya bağımlı ve bohem bir modern sanatçı olursam? Ya İlker Canikligil beni programına davet ederse? Allah’ım, sen büyüksün, beni İlker Canikligil’in gülüşünden kurtar! Çin işkencesine de razıyım.
Bir an önce kendime gelmem gerekiyordu. Bunca zamandır insanlara yenildiğim yetmiyormuş gibi bir de şimdi de minnacık, bok rengi bir hapa yeniliyordum. Burcu’yu belinden kavradığım gibi kendime çektim ve onu sertçe öptüm. “Gidelim buradan,” dedim. “Yeter. Bunaldım.”
6
Dışarı çıkınca yüzümü ninni gibi okşayan temiz hava yüzünden neredeyse oturup ağlamaya başlayacaktım. O kadar iyi hissetmiştim ki bıraksalar sabaha kadar dururdum burada. Burcu’yla birbirimize baktık.
“Yoruldun mu ya, ne çabuk!” dedi gülerek.
Köşeye bırakılmış, yarısı dolu bira şişesine uzandım. Umarım hastalık kapmazdım. İpin ucu kaçmıştı bir kere. Tek dikişte bitirdim.
“Sen yorulmadın mı?” dedim, geğirdiğim içimde patlamıştı.
“Benim hâlâ biraz canım var. Bana gelmek ister misin?”
“Yakında mı evin?”
“Beş-on dakika yürürüz. Olmaz mı?”
“Yoldan bira alalım.”
O yolu nasıl yürüdük, hiçbir fikrim yoktu. “İşte bu apartman,” dedi. Şişli ya da Kurtuluş civarında daha çok gördüğüm şu dar apartmanlara benziyordu. Kapıya azıcık yüklendi, açıldı. Arızalıymış. Merdivenleri ağır ağır o önde, ben arkada çıkmaya başladık. Üçüncü katta, sekizinci daire. Kapının üstünde bir süs asılıydı. Patisini kaldırmış beyaz bir kedi eve hoş geldiğimizi haber veriyordu.
Burcu’nun odasındaki tekli koltuğa kendimi bıraktığımda saat üçü biraz geçiyordu. O tuvalete gitmişti. Karanlıkta oturuyordum. Işık yakmak içimden gelmiyordu. Çift kişilik yatağını toplamamıştı. Dağınıktı. Sutyenler, donlar, giysiler her yerdeydi. Sutyenlerden birine dokunmak istedim, utandım. Maşallah, büyük bedendiler. Çalışma masasının üstü de çıfıt çarşısı gibiydi: Boş sigara paketleri, soda ve bira şişeleri. Dizüstü bilgisayar. Kâğıtlar, defterler, kalemler, kitaplar. Gözlerim karanlığa alışmış ve rahatlamışken Burcu girdi içeri, ilk iş gece lambasını yaktı. Kırmızı renk kapladı her yanı. Bir insan neden gece lambasını kırmızı renk seçerdi ki? Sonra bilgisayarının kapağını kaldırdı, müzik açacak sandım, öylece tıkır tıkır bir şeyler yapıp bıraktı. İşiyle ilgiliydi herhalde, umursamadım.
“Işıklar kapalı kalsaydı keşke,” dedim gözlerimi ovuşturarak. “İyiydik böyle. Hem kırmızı ışık ne be güzelim ya?”
“Ama o zaman seni nasıl göreceğim?” dedi.
“Nasıl?” dedim yutkunarak. Bu kadar iştahlı bir cümle beklemiyordum. Bir elini masasına dayamış, bana bakıyordu.
“Işıkları kapatırsam seni göremem ki, ben karanlıkta sevişmeyi sevmem.”
“Sevişeceğiz yani?” dedim. Yüzüm kızarmasa da içim bir hoş olmuştu.
“Güzel bir geceydi, ben çok eğlendim,” dedi.
“Ben de çok eğlendim.”
“Sevişmemizi kaydetmek istiyorum,” dedi sonra. Bilgisayarın kamerasını yavaşça bana doğru çevirdi. Hâlâ çok sarhoştum. Kameraya bakıp el salladım.
“Ne için kaydedeceksin ki?”
“İzleyip izleyip seni hatırlarım, olmaz mı?”
Yavaşça yanıma doğru geldi, kucağıma oturdu.
Sonrası özel, sonrası mahrem.
7
O gün sabah erkenden Burcu’yu uyandırmaya çalışıp gitmem gerektiğini söylemiştim. Muhtemelen duymamıştı bile beni. Tekrar görüşmek için küçük bir not bırakmıştım, üstünde telefon numaram da yazıyordu. Birkaç gün aramasını beklemiştim ama çıt çıkmamıştı. Üstünde fazla durmadım. En nihayetinde tek gecelik bir şeydi, demek ki bu işin raconu buydu.
Nihayetinde bütün bunların üzerinden altı ay geçmişti. Burcu aklımın gerilerinde bir yerde, kapalı bir kutudaydı, unutmuştum onu. Akşam vakti oturmuş, televizyonda saçma sapan bir yemek yarışmasını seyrediyordum. Olacağı yoktur, telefonuma üst üste mesajlar gelmeye başladı. Bizim Emre. Eski işyerinden stajyer çocuktu. Hani şu istifa edip gittiğim.
“Bu sen değil misin abi?” diye bana bir internet sitesi bağlantısı yolladı. “Oğlum,” dedim. “Virüs falan mı yolladın bana?”
“Yok, yok abi. Sen bak şuna, sen misin bu?”
Tıkladım. Zar zor açılan videoda bir kadınla bir erkek sevişiyordu. Önce Emre’nin densiz bir şakası zannettim. Tam kapatacakken aniden odayı, yatağı ve Burcu’yu hatırladım. Kısa saçlar, siyah sutyen, kocaman memeler, çıplak ayaklar. Pembe çarşaf, pembe nevresim. O meşhur kırmızı ışıklı gece lambası. Yatak başlığının üstündeki kıytırık at tablosu. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Emre hâlâ taramalı tüfek gibi videoyu açıp açmadığımı soruyordu. Ayağa fırladım. Resmen bendim videodaki, yüzüm pek belli olmuyordu ama bildiğin Burcu’nun yatağındaydım. Aklıma kameraya el salladığım an geldi. Hiç umursamamıştım, hiç aklıma gelmemişti. Sahil, şarap, bar, hap, bedava içkiler. Allah’ım. Aklım yerinden çıkacaktı. Bir bir her ayrıntıyı hatırlamaya başladım. Kahkaha atıyordum.
Herhalde bir-iki saat falan sessiz sessiz oturdum. Hiçbir şey yapmadım. Öylece durdum. Sonra sakince videoyu açıp sonuna kadar izledim, bir daha izledim, bir daha izledim. Belki beş kere baştan sona izledim. Yirmi beş bin kere tıklanmıştı videomuza. Her seferinde önce ağlamak istiyor, sonra katılana kadar gülüyordum. Gözlerimden yaşlar akıyor, karnım ağrıyordu. Sonra birdenbire içim kıpırdandı. Heyecanlandığımı hissettim. “Ne yaparsın ki,” dedim ve eşofmanımı indirirken dönüp perdeleri sıkı sıkı kapattım.
Kimse kusura bakmasın. Ben duygularımın kurbanıyım.






