Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Ekim 2023

Öykü

Hidrojen Çocukları

Mehmet Kabakçı

Paylaş

2

0


Çelişkilerle dolu yumuşacık, alüvyal bir ovada, toz duman kaldıra kaldıra gelen (kimi anlarda duran, bazen batan, bir parlayıp bir solan hatta bir açıdan akkor olan, eriyik gibi akan) şey bir arabaydı. Gene de gündelik aleniyete uymayan, olanı olduğu gibi yansıtmayan, sallantılı ve bakanın yüreğinde ferahlık uyandırmayacak bir görünümdü bu. Nitekim arabanın olası güzergâhı üstündeki herkesin ve her şeyin üzerine bir sıkıntıdır, bir boşunalık duygusudur çöküvermişti şimdiden. Çapa yapan kızlar, –daha arabayı görmeden– kolumuz kanadımız kurşun gibi ağırlaştı, diyerek çapalarını atıp uzanmışlardı, örnek vermek gerekirse.

İki adam vardı arabada ve düşüncelerinde iki başka adam daha vardı. Sözleşmişlerdi, yolun bir yerinde mutlaka karşılaşacak ve ondan sonrasını birlikte gideceklerdi. “Ne zaman sözleştik biz bunlarla?” dedi arabadaki adamlardan biri ötekine. İkisi de aynı anda “Hatırlamıyorum,” dedi ve ikisi de aynı anda sustu. Susmaları icap ediyormuş gibi bir bağlam da yoktu oysa aralarında. Hım, evet! Belki bu yüzden olsa gerek, kuşkulu düşünceler geçse de yüreklerinden, boşluğun hükmüne çaresizce boyun eğdiler.

Adamlardan biri sık sık kulaklarından birini karıştırıyordu. Sanki söz konusu kulağının içlerinde bir yerde, hafif bir sinir sıkışması, bir ürperti yahut küçük bir bilya gibi zaman zaman yuvarlanan bir şey vardı da, o şey devinirken kaşıntı yapıyordu. “Camı aç,” dedi diğeri, “çok bunaldıysan.” “Yok,” dedi, kulağı kaşınıp duran, “ondan değil de…”

Kafasındaki şeyi öteledi. Yanındaki adama, çocukluk arkadaşına, belirsiz bir imle baktı bir süre. Sonra kapıdaki kolu yavaşça çevirdi ve camı yarıya kadar indirip dışarıyı izlemeye koyuldu. İçinden geçtikleri ova, o kadar durgun, engebesiz ve tekdüzeydi ki, adam bir an için kendini  et pembesi bir rulman yağının içindeymiş gibi hissetti. Tedirgin oldu (adam) fakat neyse ki uzaklarda, ufuk çizgisinin hemen altında büyük bir otoyolu ve o yolda hareket eden türlü türlü taşıtları görünce bir nefes olsun rahatladı. Başını kaldırıp bir de gökyüzüne bakmayı geçirdi aklından. Ancak kendi içinde türeyen bir his mi yoksa dışarıdan fısıldayan bir ses mi yani ne olduğu anlaşılmaz bir etki, bunu yapmaması gerektiğini söyledi ona. Derken aniden karanlık çöktü ve bir gürültü, haykırış, sürat ve titreşim yayıldı her yere. Işığı boğacak denli kapkara ve devasa boyutlarda bir sığırcık sürüsü geçiyordu başının üstünden adamın. Ancak olan olmuştu! Göğüs kafesi iyice daralmış, yüreği, bir kuşun avuçta sıkılıp öldürülmesi gibi ezilmişti yine.

Kafasını camdan dışarı çıkardı adam. Evet, biraz da omuzlarındaki baskıyı, gerginliği atabilmekti galiba umudu. Gelgelelim fazla sürmedi bu girişimi. Başını geri içeri çekti ve dönüp arkadaşına, “Bir şey söyleyeceğim ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum,” dedi. “Biliyorum,” dedi arkadaşı, “söylemesi zor.”

Nasıl derler, un gibi, pudra gibi bir yoldu. Kapı fitillerinin arasından, radyatör panellerinden, ön ızgaradan, döşeme altlarından incecik, sis gibi, gaz gibi toz zerreleri giriyordu arabanın içine. Adam serçe parmağının ucuyla kulağını, yırtarcasına kaşıdı, kaşıdı, kaşıdı, sonra parmağının ucunu koltuğun tozlu kumaşına sürttü ve, “Sana da mı öyle geliyor yani?” dedi. “Nasıl?” dedi adam, gözünü yoldan ayırmadan. Ve işte! Gene o kütlesiz, oylumsuz, bağlamı öldüren soyutlayıcı sessizlik girdi araya. Söz söyleme sırası gelmiş adamın gözleri, havada uçuşan toz partiküllerine takılmıştı.

“Demek istediğim şu,” dedi adam sürücüye bakıp. “Duyularımdan biri ya da birkaçı eksilmiş gibi hissediyorum. Sende durum nasıl?”

Göz ucuyla şöyle bir bakış attı adam yanındakine ve tekrar yola çevirdi gözlerini. O soyutlayıcı mı yoksa dışlayıcı mı demeli, ya da o geçirimsiz boşluk mu, gene gösterdi kendini. Ve nihayet, “Eksilmiş derken neyi kastediyorsun?” diye sordu sürücü. “Performansları azalmış gibi mi yoksa tamamen işlevini yitirmek gibi bir şey mi? Söylediğin şey çok açık değil. Bu arada camını kapatabilir misin?” Bunu duyar duymaz sağ yanına döndü adam. Camı açık görünce kendi kendine mırıldandı: “Allah Allah, bunu kapattım sanıyordum ben.” Kolu çevirirken gözü bir kez daha karşı ufuklara kaydı ve tam o anda, biri bir düğmeye basmış gibi çevirme edimi zınk diye durdu. Adam öteki elini dışarıya uzattı. Avucunu açıp kapattı. Bir vana çeviriyormuş gibi yaptı. Parmaklarıyla havayı tırmıkladı. Defalarca tekrarladı bunları. Sonra elini çekti, camı hızlıca kapattı ve arkadaşına dönerek. “Havada, alışık olduğumuz sürtünme hissi yok!” dedi. “Boşu boşunaymış gibi geliyor her şey. Gökte miyiz yerde miyiz belli değil. Var mıyım yok muyum, ölü müyüm diri miyim, anlayamıyorum Ahmet!”

Ahmet, gözünü yoldan ayırmaması gerektiğinin bilincinde, başını çevirip arkadaşına baktı. Sözü edilecek bir şey görememiş olmalı ki, hiçbir özel anlama yorulmayacak bir sıradanlıkla tekrar önündeki yola verdi bakışlarını. Ancak arkadaşı, tıpkı kendilerini kuşatan havayla (ya da duyularıyla) ilgili hissettiği tuhaflık gibi Ahmet’in bu tutumunda da anlaşılmaz bir şeylerin döndüğünü düşündü. Birden, “Bunda anlaşılmayacak bir şey yok,” deyiverdi Ahmet, “burada ağırlık merkezini yitirir.” Şaşırdı öteki adam. Bu terimsel yanıtta ve yanıtlama biçiminde doğal olmayan bir şey vardı sanki.  

“Kulağım ondan mı kaşınıp duruyor dersin?”

“Bir açıklama getirmiyorum. İrtifa hissini manipüle eden bir basınç hattının içinden geçiyor olabiliriz.”  

“Ne! Ne hattı? Senin benden gizlediğin bir şey mi var?

Ahmet başını çevirdi, arkadaşının yüzüne gücünün ötesinde bir şeymiş gibi… bir şeymiş gibi… bir… şeymiş gibi yutağını zorlayıp ezerek baktı. Bir güçlüğe karşı koymakta zorlanıyormuşçasına derin bir göğüs çekti Ahmet. Söylemek istedi. Ağlamaya başladı. “Özür dilerim,” dedi, “hep yetersiz tanımlanmış bir dünyada yaşıyormuşum gibi geliyor bana.”

Bir kadın, arabanın şoför tarafındaki camına tak tak tak diye vuruyordu nicedir. “Yağmur,” dedi kazmacılardan biri, “hiç kesmeyecek galiba.” Kadın nevrotik bir sıklıkla vuruyordu arabanın camına. “Kes! Yeter artık kes, yapma anne! Rahat bırak bizi be ka ka ka kadın, defol git başımızdan. Cehennem ol git!” Ağlamaya başladı kadın. Ahmet camı indirdi. “Tamam mıyız?” diye sordu sevecenlikle. Eğilip Ahmet’e gülümsedi ve “Aya kadar götürür sizi,” dedi kadın, kara film kahramanlarına özgü yinyangvâri, içrek bir gülüştü bu.

“Ne kadar tuttu?”

“Oraya gitmen gerek.” Başıyla arka tarafı, marketi işaret etti pompacı kadın. 

“Ben şunu ödeyeyim, sen de istersen çık, havan biraz değişmiş olur bakarsın,” dedi Ahmet, arkadaşına.

Göz alabildiğine uzayıp giden pamuk tarlalarının herhangi bir yerindeydiler. Çok uzaklarda, sisler dumanlar içinde, hem var gibi hem de yok gibi bir dağ zirvesi görünüyordu. Tarlaların ortasındaki yoldan tır ve kamyon boyutlarında akrep, çekirge, ıstakoz gibi böcekler, resmî bir tören varmışçasına ciddiyetle ama yorgun ama kinik ama bir kahraman olasılığıyla geçiyorlardı. Yöreye yayılmış mazot, benzin, gaz yağı kokusu, tarlalardan gelen toprak ve çayır kokularıyla karışınca yürek, bir anlığına da olsa, hoş bir ferahlık ve tasasızlık duygusuyla çarpıyordu. (Bilinç öncesi çağlarındaki gibi) Ovanın bir yerlerinden (sanki o duman çökmüş dağ zirvesinden) gülüşen, koşturan, oyunlar oynayan, birbirleriyle alay edip küfürleşen çocuk cıvıltıları duyuluyordu. Tarlalardaki su arklarında, pamuk fidelerinin gölgelerinde, yolun boylu boyunca uzanımında, insan uzuvlarının devinimlerinde, taşıtların ve böceklerin geçip gidişindeki bu yılgınlık, bu usanmışlık de neye alâmetti? Bu lanet tıkanıklık, bu isteksizlik, yürekleri sıkıp sıkıp bırakan bu boşunalık duygusu, insan iradesinin, insan yetkinliğinin üstesinden gelebileceği bir şey değildi. Kâdiri mutlak olan ya da kendini öyle sanan, sanki çağlar önce denenmiş, sınanmış ve sonuç olarak kovulmuştu bu yöreden. Her şeye güç yetiren bir gücün eksikliği miydi bu acaba? 

Ve durup kadına baktı Mustafa. Çok yaşlanmış, memeleri içler acısı, eskiden bakmalara doyamazdı insan, gibisinden düşünceler geçti aklından. Kadın ise Mustafa’yı görür görmez fark etti. Sezdirmeden içeri, personel odasına gidip yetkilileri aradı. Fakat Mustafa, kadının her şeyi bildiğini anladı. Onları ihbar etmeye gitmişti. Kırk yıldır kurtulamıyorlardı bundan. “Ahmet mi şu gelen?” diye düşündü Mustafa. Hayır düşünmedi! Ahmet’in gelişi bir düşünce yahut görünüm değildi, bir duyguydu. Sonra uzun bir gölge düştü benzinliğin üstüne. Kış gün batımlarına doğru kayaların, bacaların, tepelerin böğründe türeyen, uzama yayılan, köşelere sokulan, insanların ağızlarını dinleyen, birbirleriyle çene çalan, kimi zaman durağanlıktan sıkılınca hınzırca esneyip bükülen gölgelerdi galiba. Ne başı belliydi ne sonu ve arabaya doğru yaklaşıyordu. Mustafa’nın soluk borusu tıkanacak gibi oldu. Göğsü gittikçe daraldı. Gölge geldi, geldi, geldi ve Mustafa’nın kapısının önünde bir duman yumağı olup kendi ekseninde dönmeye başladı. Döndü, döndükçe dönüştü, niteliği aşama aşama değişti ve derken havadaki bu küçük çaplı anafor, on - on iki yaşlarında soluk yüzlü, sıska bir çocuk oluverdi. Geldi, iki minyatür eliyle Mustafa’nın penceresine yaslandı ve güldü. “Kimsin, nesin sen?” dedi Mustafa. “Boşver, hatırlamazsın,” dedi çocuk, “çok eski zamanlarda kaldım ve senin için de epey önemsiz bir anıyım.”

“Niye böyle hasta benizli bir çocuk olarak göründün peki?”

“Büyüyemedim ki, öldüm.”

 “Kimdin söyle,” dedi Mustafa, “bilmek, hatırlamak isterdim seni.” Bir melek misali Mustafa’nın göğüs kafesinin içlerine doğru yakınlaştı ve “Biliyorlar,” diye fısıldadı çocuk. “Biliyorlar! Sinir sistemlerinin karanlık boğumlarında, eklem yuvarlarında, uzak anılarının güvenilmez, hasut, dipsiz sularında bir ur gibi, ahtapot gibi, din gibi an be an büyüdüler ve yaklaşıyorlar.” Çocuk yavaş yavaş saydamlaştı. Elleri, dayandığı yerden bir ter izi gibi kendiliğinden silindi. Tekrar dumansı bir unsur belirdi kapının önünde ve ses derinden derinden geliyordu hâlâ: “Yaşadığınız şeyi öğrendiler ve hepinizi buldular,” dedi ses. Uzamlar ve boşluklar her zamanki mazbut nizamlarına geri dönmüştü ama çocuğun marâzi sesi bir kez daha çınladı Mustafa’nın kulaklarında:  “Yakaladılar sizi!” 

Kapı açıldı. “Gidelim,” dedi Ahmet ve koltuğuna oturup motoru çalıştırdı. Sonra aniden Mutafa'ya doğru dönüp haykırdı: “Uçuruma dikkat et, düşersin!”

“Uçurum mu?” diye sordu Mustafa ve makinemsi, neredeyse otomatik bir çeviklikle dönüp ardına baktı. Az kalsın düşüyordu, dibinde uğultular ve böğürtüler yükselen dimdik bir falezden aşağıya. 

“Biliyorlar Mustafa!”

“Biliyorum. Gidelim artık buradan.” “Annemle ne konuştunuz?”

“Bizi ihbar eden oymuş.”

“Hiç şaşırmadım. Ölecek miyiz peki?”

“Bilmiyorum… Bilmiyorum ama mümkün değil sanki. Korkma tamam mı? Korktuğunu belli edersen içinden çıkamayız bu işin. Bunun bir –”

“‘Bunun bir’ ne Ahmet? Diğerleri nerede hani? Ne zaman buluşacağız onlarla?”

“Bilmiyorum. Allah kahretsin! Ben senden daha fazla bir şey bilmiyorum ki! Her şey aniden gelişiyor ve nerede ne ile karşılaşacağımız belli olmuyor. Kaygılanma, telaş edip durma. Dikkat çekiyorsun.”

Mitsubishi’nin yüksek torklu rölantiye sesi duyuluyordu sadece. Ahmet gözlerini Mustafa’nın üzerine dikmişti. Endişeli ve kafası karışık bir büstmüş gibi bakıyordu ona. “Beni hiç sokmamalıydın buraya,” dedi. Motorun periyodik vuruşlarını dinliyorlardı. “Ben sokmadım,” dedi Mustafa, “o şekilde olmuyor, biliyorsun!”

Ahmet, ellerini direksiyonun üstüne koyunca hareket etti araba. İstasyondan çıkıp stabilize bir yola girdiler. Lastik teker, kül rengi mıcırları eziyor, kulağa hoş gelen, kıtır kıtır bir sesle dönüyordu. Hava kararmıştı. Teypte yıkılmış rejimleri çağrıştıran eski bir marş çalıyordu. O denli acı vericiydi ki yarattığı duygu. İkisinin de yüreği sıkıştı. Keşke, dediler, keşke hiç olmamış olsaydık. Ne zor! Oysa müzik bile değildi bu. Bir bakıma çarpık bir anımsamaydı. Yolun her iki yanındaki tarlalardan yoğun bir saman kokusu giriyordu arabanın içine. “Anlaşılan o ki,” diye düşündü Ahmet, “ekin biçme zamanı gelmiş.” Derken göründü! Tarlaların öte ucunda çalışan bir biçerdöverin tepesindeki yanıp sönen mavi sinyal ışıkları göründü. “Eyvah polisler!” dedi Mustafa, “Polisler bizi bulmuşlar bile!” Traktörler geçiyordu yanlarından. Römorklara, kamyon kasalarına istiflenmiş köylülerin suratları geçiyordu. Yüzleri kiremit gibi kırmızıydı ve hinoğlu hindi kimileri. Kimilerinin boynu kat kat yığılmıştı ense köklerine. Kızların, köy çocuklarının boynu ise bir gelincik sapı kadar inceydi. Far ışıkları yüzlerini şimşek çakımları gibi aydınlatınca küçük, soysuz, ödlek ve şarbonlu sırtlanlara benziyorlardı. “Sendeleyerek yürürler ve durup durup  parazit tükürür bu fesatlar,” dedi Mustafa. Ahmet arabayı usulca kenara çekti. Motoru kapatmadı. Arkadaşının motoru kapatmamış olması özellikle dikkatini çekti Mustafa’nın. “Sen bekle, hemen geliyorum ben,” dedi Ahmet. Kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Böylece bir adam, gecenin bir vakti karanlık tarlaların çekiciliğine kapılıp yok oldu. Motorun titreyişlerini duyumsuyordu Mustafa. Art arda tekrarlayan piston vuruntularını duyuyordu. Zifiri karanlıkta, “Sakın uyuma Mustafa!” diye bağırdı Ahmet. Tekrar haykırdı: “Bak sakın uyuma tamam mı! Sakın uyuma!” Ahmet’e doğru dalgınca çevirdi başını Mustafa. Sürücü, koltuğuna oturmuştu çünkü. “Sen ne zaman geldin?” dedi, Mustafa. (Âni ve bağlamsız sıçramalar güvende hissettirmiyor.)

“Uyudun mu yoksa?”

“Hayır, yol beni büyüledi sanırım. Bir an için bilincim bulanmış olabilir.”

“Gidelim artık,” dedi Ahmet, “Depoyu ağzına kadar doldurdum.” (Mustafa’nın iç sesi: Bir şeyler tekrar ediyor.) “Umarım fazla karanlığa kalmadan da arkadaşlarla buluşabiliriz. Bu işi halletmeliyiz artık Mustafa. Korkarak, kaçarak yaşamaktan bıktım, usandım!” Mustafa, gözünü dikmiş, bir zamanlar tanıdığı ama yaşamın bir yerinde nasıl olmuşsa olmuş unuttuğu bir adamın yüzünü aklına getirmeye çalışıyormuş gibi Ahmet’e bakıyordu. “Kimsin sen?” dedi. Sesi bir köpek havlaması gibi geldi kendi kulağına. “Ahmet kimsin sen?” dedi bir kez daha. Sonra bir kez daha, “Ahmet kimsin sen?” dedi. Öyle sık ve öyle süratli çıkıyordu ki ağzından bu cümle, artık bir çırpıda, tek bir heceymiş, tek bir sesmiş gibi yayılıyordu havaya. Kulağını kaşımaya başlamıştı ki, gene arkadan birtakım sesler işitir gibi oldu. Dönüp bakmakla bakmamak arasında kuşkuya düştü ama ses… Tanıdık, dost, müşfik bir sesti. “Mustafa! Yapma oğlum,” diyordu bir adam. “Gel yemeğini ye hadi. Küsme annene. Dışarısı soğuk, hasta olacaksın canımın içi. Yapma, gel hadi!” Bu, babasının sesiydi. Başını çevirip arka koltuklara baktı Mustafa. Babası, annesi ve kardeşleri her zamanki sofralarında, sobanın önünde, bir araya gelmiş yemek yiyorlardı. Babası, babalar gibi gülümsedi Mustafa'ya. “Üzme bizi oğlum. Hiç olmazsa bu ihtiyar babanın hatırı için gel. Soğukta, aç karnına dam süvüklerinin altında durma bre oğul.”

“Baba,” dedi Mustafa, “arabada ne arıyorsunuz siz? Ne zaman geldiniz? Hep burada mıydınız yoksa? Kulağım kaşınıp duruyor baba! Ölecekmişim gibi. Çok korkuyorum.” Babası gülümsüyordu.  Annesi de gülümsüyordu. “Fakat anne,” dedi Mustafa, “yüzüne ne oldu senin? Çok korkutucu görünüyor. Dudakların, ağzın, burnun paramparça olmuş. Yüzün yok! En arkadaki dişlerin, küçük dilin, çene kemiklerin falan hep açıkta. Sana bunu kim yaptı anne ve n’olur gülme! Sinirlerimi bozuyorsun gülme!” Babası, kardeşleri ve annesi başlarını kaldırmış gülümsüyorlardı. “Aha böyle işte,” dedi annesi, kocasına dönerek. “Senin bu oğlan aha böyle işte herif!”

“Öyle deme oğlum, yazıktır, günahtır,” dedi babası. “Alay etme ananla, onun da bir gururu vardır oğlum, incitme kalbini fukaranın.”

“Ben bir şey demiyorum ki baba,” dedi Mustafa, “kim yaktı suratını böyle canavarca diye soruyorum sadece.”

“Sen gene de kaya başlarına gitme oğlum. Ayağın kayar, düşer müşersin. Uçurum başlarında cinler olurmuş, duymuş muydun? Adamın aklına girip boşluğu şirin gösterirlermiş. Ben kendi gözlerimle görmüştüm evlat. Gençtim, nehir kenarlarında gezer, hoş kokulu otlar, yarpuzlar, meyan kökleri toplardım. Kadının biri, süslenip püslenmişti, –dinliyor musun?– çok da mutlu, sevinçliydi ha! Uçurum başına geldi, durdu, durdu, durdu, sonra ellerini açıp hiçliğin, hiçbir şeyliğin üstüne atlar gibi bırakıverdi kendini boşluğa. Demem o ki oğul, kadın aklıdır, eksiktir, düşük yapmıştır ne bileyim, derin düşüncelere gark olmuştur deme! Ölüm fikrinde hep tatlı gelen bir şey olmuştur gençlere.” 

Derken bir kargaşa oldu. Arabanın ardından bir kum, toz, kül bulutudur yükseldi havaya. Anne, bir hayvandan öç alıyormuşçasına, “Küreklerinin arasına arasına vurun çocuklar!” diye hırladı. “Tam iki küreğinin ortasına vurun ki yüreği patlaya… Yok yok yok! Berk vurun! Hanginizin eli ağırsa o vursun. Ağzından kan püskürtmeli. O zaman biliriz ki yüreği patlamış. Sonra kaldırıp aşağı atın!”

Bir ses duyuyordu Mustafa. Aydınlanan şafakların, kızıllaşıp kararan ufukların, yarların, boşluğun, havanın, yıldızların ve kentlerin aralıklarından geçe geçe, döne döne, uzala kısala, yankı yankı ve kuşkusuz acı acı geziyordu yolları bu ses.  Mustafaaaaa!...” diyordu. “Mustafaaaaa!... Mustafaaaaa!...”

Kulağını kaşıdı, kaşıdı, kaşıdı Mustafa ve parmağını çekince tırnaklarının ucuna bir miktar kan bulaşmış olduğunu gördü.

“Yine kulağın mı kaşınıyor?” dedi Ahmet. “Arabayı istop etmemem kötü olmuş. Keşke deseydin. Sen inmedin mi?”

“Ne zamandır buradayız?” dedi Mustafa.

“Uyudun değil mi?” dedi Ahmet.

“Hayır! Sürekli aynı şeyi sorup durma! Yürü hadi!”

Ahmet, ellerini direksiyonun üzerine koydu. Kaygı onun da yüreğini sıkıyor, bağırsaklarını düğümlüyor, nefesini daraltıyordu. Şu uçsuz bucaksız arzın ve göğün enginlikleri zor geliyordu ona da. “Neden gitmiyoruz, neyi bekliyoruz daha? Bütün toplum peşimizde anlamıyor musun, derhal gidip halledelim bu iğrenç işi,” dedi Mustafa. Ahmet duymuyordu sanki Mustafa’yı. Gözlerini dikmiş, direksiyonun üstüne koyduğu ellerine bakıyordu. Sonra başı yavaşça, güneşin ve yıldızların gökteki yürüyüşü gibi son derece sistematik bir biçimde döndü ve dedi ki ağzı: “Sol işaret parmağımın üst boğumunda bir yara izi vardı, Mustafa. Çocukluğumdan kalan derin bir kesiğin hâtırasıydı. Gitmiş... Silinmiş…”

“Hiç duru sularda baktın mı?” dedi Mustafa. Sonra araba yeniden kükürt sarısı kır yoluna girdi. Benzinci, parmak uçlarını kopardığı bir adamın ılık ılık damlayan kanını emmek için oraya, en sevdiği odaya döndü.

Mitsubishi, tüp geçide benzer bir tünelin içine girdi. Milyonlarca renkte ışık efektlerinin aktığı, parladığı, patladığı, büzülüp genişlediği, spiraller çizdiği, tamamen sönüp sonra bir anda yeniden yandığı silindir şeklinde, kocaman, led bir panelin içinde gidiyordu araba. Sayılar, figürler, imajlar, desenler, nakışlar, duyurular, imgeler, biçimler, semboller, manzaralar, insan yüzleri ve daha sayılamayacak kadar çok işaretler akıyor, yazılar kayıyor, teknicolor görüntüler yanıp yanıp sönüyordu. Işıklar helezoni şekline bürünüp de saniyenin bir milyonda biri aralığında yanıp sönmeye başlayınca, araba, bir tüfeğin yiv yiv oyulmuş namlusundaki mermi misali döne döne ve adeta ışık hızındaymış gibi gidiyordu bu hologramik tünelin içinden. İvmelenme ve görüngü tam kütle çekimini boşa düşürecek mutlak hıza, yani kaçış hızına ulaştığı an’da plazmanın ışıkları aniden boşluğa, havasal derinlikten yoksun bir uzay karanlığına dönüştü. Kahramanlarımız yüreklerinde mitsel bir ebediyet duygusu, hiçlik ve yokluk enginliğinin içinde saf bir sessizliğin yumuşaklığında süzülüyorlardı ki, tünel birdenbire bitti. 

Araba yeniden kır yolundaydı. Yolun iki tarafındaki un fabrikalarının önünde, tahıl kamyonları uzun bir konvoy yapmışlardı. “Neydi o?” dedi Mustafa. Ahmet, kamyonlardaki buğdayın, helezon konveyörlerle fabrikanın silolarına tahliye edilişine kaptırmıştı kendini. Mustafa’nın bir cevap beklercesine kendisine baktığını fark edince, “Ha, o mu?” dedi dalgın dalgın. (Hâlâ büyülenmiş gibi tahıl tahliye düzeneğini izliyordu.) “Galiba, benim çocukluk hayallerimin izdüşümleriydi,” diye sürdürdü lafını. Sonra başını Mustafa’ya doğru çevirip “Bence ileriye doğru döne döne giden durumlarda bir gariplik var,” dedi, “anlamak zor.” “Nasıl yani?” dedi Mustafa. “Yani… hem gidiyorlarmış gibi hem de gitmiyorlarmış gibi. Bak! Sanki bu geometrinin içinde başka bir geometri daha varmış gibi gelmiyor mu sana da? Sen ne iş yapıyordun bu arada?” diye sordu Ahmet, ama tam o sırada gene kulak kaşıntısı başlamıştı Mustafa’nın. Bu sefer serçe parmağını soktu kulağının içine ve tatlı tatlı kaşıdı kulak kıvrımlarının içini. “Gece kulübünde çalışıyorum demiştim ya!” (Böyle bir şey söylemedin Mustafa) “Hah!” diye haykırdı Ahmet. Döşemelerden yankılandı bu “hah” sesi: Hah hah hah! “Sana ne demiştim ben! Akustikle, basınçla ilgili olabilir dememiş miydim?” Mustafa hâlâ kulağını kaşımaya doymamıştı. Doyacak gibi de görünmüyordu. Sorun kulağında değil de kafatasının içindeki başka bir şeyle ilgiliydi belki de. Havada, havanın havı sanılabilecek ipliksi ipliksi şeyler uçuşuyordu. Ve araba, hoş kokulu sedir ağaçlarının arasındaki dik bir rampadan iniyordu.

“Bütün kainatın salyangoz kabuğu biçiminde olduğunu biliyor muydun?” dedi Ahmet. Sıkıca kavramıştı direksiyonu. Yokuş aşağı inişlerde, Ahmet’in içinde kalmış eski bir korku uyanıyordu. “Senin kulağın da dahil!”

Mustafa’nın gözleri, derenin içinde tüten dumana takılmıştı bu sefer. “Ne dedin?” dedi Ahmet’e dönerek. “Kulağın diyorum, kulaklarımız yani. Onların da içinde salyangoz kabukları var.” Tuhaf bir hava dolaşıyor bu adamın üzerinde, diye düşündü Mustafa.  En son ne zaman görüşmüşlerdi? Hatırlamıyordu. “Biz ne zamandır görüşmüyoruz?” diye sordu yanındakine. Vites değiştirdi Ahmet, derenin tam içine gelmişlerdi. “Biz mi? Tamı tamına yirmi yedi senedir birbirimizi görmüyoruz. Ortaokul bitince hepimiz ayrı yollara gittik diye biliyorum. Ama öte yandan…” Yine o aşılması zor eşik! “Biliyorsun işte!”

Uzaklarda, bozarmış bir kenti, akıl almaz boyutlarda makineleri andıran endüstriyel yapılar görülüyordu. Dev trafoların, çimento rengi kubbelerin, kocaman beton boruların, tankların, upuzun ve büklüm büklüm galvaniz bacaların gerisinde ise bir dağ silsilesinin hayaletimsi hatları güçlükle seçiliyordu. Araba süratle giderken peyderpey uzaklaşan, uzaklaştıkça da perspektifi an be an değişen bu manzarada, Mustafa için sanki hipnotik bir şey; görünümün, mesafenin ve hızın iç içe girmiş bütünlükleriyle ilişkili büyüsel bir derinlik vardı. Hele hele o kurşûni trafoların, porselen izolatörlerin, her daim vınlayan, uğuldayan, kavis yapmış tellerin, kubbemsi binaların da gerisinde, haşmetli bir edayla yan yana dizilmiş duran, dairevi geniş ağızlarından göğe doğru bembeyaz, yoğun buharlar salan o hiperbolik kulelerin uzak görünümü, Mustafa’da, her nedense ve her nasılsa, gelecekte yaşanmış bir geçmiş duygusu uyandırıyordu. “Orası, o baktığın yer,” dedi Ahmet, “muhtemelen bir nükleer füzyon santrali. Gireceğimiz kentin –” “Sus,” dedi Mustafa, “sus yapma!”

Güneş batmak üzereydi. Daha eğik açıyla gelen ışınların yarattığı basit bir optik etkiden miydi yoksa zihnin o anda kapıldığı bir cazibeden, geçmiş-şimdi-gelecek dediğimiz süremsel fenomenlerden dolayı mıydı bilinmez; cisimler opaklaşıyor, köşelerinin katı unsurları yumuşuyor, ağırlıklarını bütünüyle yitirmişler de içlerinden geçilip gidilebilecek ışık huzmelerine dönüşmüşler gibi görünüyorlardı. Katı, sıvı, gaz… Maddenin tüm hallerinde ruhâni bir hava, bir dünya dışılık, anlaşılması olanaksız bir fizik vardı sanki.  “Bir dakika, bir dakika,” dedi Ahmet. “Bunu sen mi düşünüyorsun, O mu?” Bunu duymadı bile Mustafa çünkü o anda aklından kutsallığıyla bilinen bir nehir ve o nehirle ilgili bir düşünce geçiyordu. Buralarda bir yerde olacaktı, diye düşündü. Biz iki kişiydik, nehrin tirşe sularında sedirler akıtıyorduk bir memleketten bir başka memkekete. Vadinin içlerinde ara ara bir selâ sesi çalınırdı kulağımıza. Birbirimize bakamazdık, korkardık. Yaşamımızla ilgili önceden bilinmemesi gereken, bilinir ise bizi kahredecek, yaşama duyduğumuz sabırsız, çocuksu inancı öldürüp bitirecek bir yazgıyı göreceğimizi sanırdık birbirimizin gözlerinde.

Bu sahneler Mustafa’nın zihninin ilk çağlarındaki dip sularından, gaz kabarcıkları misali yükselen unutulmuş anılar mıydı? Yoksa bir yazıtın, bir söylencenin mi anlattıklarıydı? Ya da çocukluğunda geçirdiği bir kaza, (yüksek bir yerden, bulanık sulara baş aşağı atlamıştı) beyin sapındaki sinirlerden birkaçına zarar vermişti de bu deformasyonun semptomları kendini otuz yıl sonra mı belli etmeye başlıyordu? Beyninin hafızayla ilgili gri cevher tabakasında birtakım kılcal faylar yerinden hafifçe oynamış olabilir miydi?

“Anlamadım,” dedi Mustafa, “benimle mi konuşuyorsun?” Dikiz aynasını ustaca kontrol etti ve, “Sana söyledim evet,” dedi, Ahmet, “maddenin halleriyle ilgili düşünceler sana mı aitti yoksa O’na mı?”

“Bana!” dedi Mustafa. “Tahmin etmiştim bunu,” dedi Ahmet. “Neyi?” dedi Mustafa. “Katı, sıvı, gaz diye bir şey yok. Maddenin birbirinden egzotik sayısız fazları ve durumları vardır. Atom altı dünyaları duymadın mı sen? Plazmayı, kuarkları, manyetik momentleri, kuantum derecesini duymadın mı? Ohoo sen çok eskilerde kalmışsın birader!” 

“Bunların ne ilgisi var ki?”

“Mustafa, sen yanlış anladın beni. Mistikleştiriyorsun ya, hani ruhâni derinlik filan… Kuarkların devinimlerini hissediyorsun belki de. Demek istediğim şey bu. Kızma bana.”

“Yo, kızmadım,” dedi Mustafa, “ama düşünürsen, yani oturup da adam akıllı düşünürsen bu dediğin şeyler gene aynı kapıya, madde ötesi dünyaya çıkar. Maddenin derinlerinde adına madde denilemeyecek başka bir varlık var.”

İlerideki çayırlı tepelerde rüzgâr pervaneleri görünüyordu. Onlarcası. Tedirgin edici bir belirsizlik, muğlaklık vardı havayı dilimleyen kanatlarında. “Sanki,” diye düşündü Mustafa, “tepelerdeki bu dev kanatlar, havadaki bir şeyi ölçüyor, tartıyor ve bir hesap yapıyorlar. Ama asıl korku, kulelerin başındaki mavi sinyal ışıklarını fark edince girdi Mustafa’nın beynine. Ancak bu hain duygunun neden olacağı kaos, şimdi değil, gelecekte de değil, ah çok önceden başlamıştı zaten omurilik soğanındaki kırınımlarına. Gözüne çarpan her manzarada; parlayan, hızlanan, yavaşlayan, devinen her ayrıntıda, kuşkusuz bir amaç, onu sürükleyip götüren bir kader vardı. 

Susam ve tütün tarlalarının içinden; höyüklerin, viranelerin, şehitliklerin, sunakların ve falezlerin yanıbaşından geçtiler. İlerisi görünmeyen kör virajlardan döndüler. Okullar, antrepolar, tenis kortları, maden işletmeleri, metrelerce yükseklikte beton silindirler, viyadükler, demiryolu istasyonları, kum tepecikleri ve hava üsleri gördüler. Hepsi terk edilmiş, solmuş, ölmüş ve yağmalanmıştı bunların. Derken bir kente girdiler. Karbon çelikten, alüminyum alaşımdan yapılmış brutal binaların ve yüksek basınca dayanıklı balistik beton kulelerin göğe doğru dev kaideler gibi yükseldiği neredeyse tamamen metalurjik bir kente girdiler. Bu kentteki mâdeni yapıların kışkırtıcı parıltıları ikisinin de dişlerini kamaştırdı. “Neresi bura?” diye sordu Ahmet, “hatırlayabildin mi?” Hayranlıkla, şaşkınlıkla bakıyordu kentin caddelerine Mustafa. Duygulandı, gözleri doldu bu kent manzarası karşısında. Çelik duvarların gri mavimsi ışıltıları, bulvarın iki yanına külçe külçe, kilit kilit döşenmiş tunç kaldırımlar ve nihayet, evet nihayet, kırmızı beril cevherinden taç yapraklı bir lotus çiçeği şeklinde inşa edilmiş kent meydanına geldiler. Lotusun tam merkezinde, üreme organı olan stigmasında, emsalsiz bir ışın filizi gibi yıldız sistemlerine doğru dikilmiş mekik fırlatma terminalini görünce, içinde tuhaf, nesnesiz, takvimsiz bir nostalji hissi uyandı Mustafa’nın. Kulaklarının içi kaşındı ve yine o bilindik kasvet duygusu çöküverdi yüreğine. “Bilmiyorum,” dedi, “gerçek değil gibi, muhtemelen bu ıssızlığın ortasında özellikle benim görmemi istedikleri yapay bir enstalasyondur.”

Karşıda, hükümete veya ordu kuvvetlerine aitmiş gibi görünen bir binanın köşesinde insansı bir hareketlenme gördü Ahmet. “Orada birileri var,” dedi, “bizimkiler olabilir mi?”

“Zannetmiyorum,” dedi Mustafa, “hızlan biraz lütfen, bu yerde beni rahatsız eden bir elektrik var.”

Ahmet, becerikli, teknik hareketlerle vites dişlilerini peş peşe oynattı ve Mitsubishi’nin gaz pedalına son haddine kadar bastı. Yaşlı Japon gürleye gürleye şehirden uzaklaştırıyordu onları. Gümüş grisi arabanın görüntüsü binaların pürüzsüz demir matı dış yüzeylerinde cıva gibi akıyor, birikiyor, kopuyor, tekrar toplanıp tekrar kopuyordu.

Çöle benzeyen ama henüz büsbütün de çölleşmemiş; diz boyu çayırların, öbek öbek fundalıkların ve tek tük ağaçların olduğu ucu bucağı görünmeyen bir savanada buldular kendilerini. Ahmet, vites topuzuna hiç dokunmadan ve döşemeye yapıştırdığı gaz pedalından ayağını hiç kaldırmadan saatler boyu kamçıladı turbo basınçlı Mitsu’yu. Derken ötede, köylülerin ıvır zıvırlarını sattıkları türden anakronik bir yol kenarı kulübesi göründü. Kulübeye yaklaştıklarında fren pedalını yavaşça ezdi ve durdurdu arabayı Ahmet.

“Neden durdun?” dedi Mustafa, esrik bir trans hâlinden saygısızca uyandırılıvermiş bir mürit gibi.

Kulübenin önünde yalaklı bir çeşme vardı. Parmak kalınlığında, köpüklü bir su akıyordu ejder boynuna benzetilmiş cevherî bir lüleden. Çeşmeyi işaret etti ve ”İnelim de, bir elimizi yüzümüzü yıkayalım istersen,” dedi Ahmet. “Kulübede birileri olabilir mi?” dedi Mustafa kuşkulu bir tonda. “İster olsun ister olmasın. Çık hadi!” dedi Ahmet ve umursamaz bir tavırla kapıyı açıp indi arabadan. “Benzin kokusu geldi burnuma,” dedi Mustafa, “bizim araba dizeldi değil mi?”

“Ne?”

“Buradalar!”

“Kim ulan?”

“Bizimkiler.”

“İyi işte, gel o zaman. Arabaları nerede peki?”

Mustafa da çıktı arabadan ama ayaklarının altındaki kumlu toprağın yumuşaklığını hissedemedi. Kendi kendini tartma duygusunu yitirmişti. “Hemen tanışıklık verme,” diye seslendi Ahmet'e, “kaç senedir görmüyorlar seni. Tedirgin olabilirler.” Umursamadı, “Hadi, gelmiyor musun sen de?” dedi Ahmet, Mustafa'ya dönüp. “Arka tarafa bakacağım ben,” dedi Mustafa. Ve ihtiyatlı, tetikte adımlarla tuhaf bir küpü andıran kamış kulübenin arkasına doğru yürüdü. Yedi sekiz adım atmıştı ki, iri cüsseli, yüksek seleli, kırmızı bir cruiser motosiklet gördü. Fakat tuhaf bir his mi, yoksa eski bir deneyim, bir hatıra mı, bu etki her ne ise, buraya gelmesindeki asıl amacının küçük tuvaletini yapmak olduğunu düşündürüyordu ona. Sonra ağlamaya başladı Mustafa. Neden böyle olmuştu? Tüm bu iştah, o günler, beklentiler, yaşamının ışkın ışkın yükselecek bir fikir olduğuna inandığı o ilk çağları… “Ve işte! Ola ola böyle başarısız, korkak; beyni bin çeşit kaygılar, hepsi başka belirsizliklere çıkan dağ yollarıyla dolu ve her sofraya yabancı, her topluluğa tekinsiz, biçimsiz, ham ve hiçbir rivayette saygınlığı olmayan bodur bir ağaç oldum ben.” Göğsü yine kaygıyla, korkuyla, güvensizlikle şişmeye başladı işte, yüreği sızım sızım sızladı yine. Soluk alıp vermek acı veriyordu Mustafa’ya böyle anlarda. Fazla uzatmadan bitirmeliydi bu yaşamı. Kendi kendine acımak bile eskisi kadar zevk vermiyordu artık. Fermuarını çekti. Üstünü başını toparladı. Kamış panjurları aralayıp kulübenin içini gözetledi. Tahmin ettiği gibi oradaydılar. Bir asma yaprağını ısırıyorlardı. Ha ha ha, diye gülüp eğleniyorlardı. Hiç olmazsa nezaket gereği beni de çağırmak akıllarına gelmiyor baksana, diye düşündü. Ama bir dakika! Ahmet yere eğildi, bir örtüyü, halı gibi bir şeyi kaldırdı ve bir anda bir ışık demeti yükseldi oradan kulübenin içine. Görüşünü netleştirmek için gözlerini iyice kıstı Mustafa. Örtünün kaldırılıp da ışık huzmesinin yükseldiği yerde, dairevi bir boşluk görüyordu şimdi Mustafa. Sonra Ahmet elleriyle zeminde bir şey aramaya başladı. “Hah buldum!” dedi ve bir elektrik şalterini veya ocak düğmesini çevirir gibi bir şey yaptı. O şeyi çevirdiği anda sanki bir pervanenin kanatları tarafından dilim dilim kesiliyormuş gibi Rıdvan ve Kadir’in yüzlerinde çubuk çubuk dönmeye başladı ışık demetleri. Başını kaldırıp yanındaki iki kişiye baktı ve sanki gizli ya da yasak bir iş yapıyorlarmış gibi fısıltıyla, “Havalandırma fanlarını çalıştırmamız gerekiyormuş,” dedi Ahmet. Bu hafif parazitli, haince sahne çok da önemli bir şey değilmiş gibi geldi Mustafa’ya. Biraz düş kırıklığı dolayısıyla bir miktar da kafa karışıklığı hissetti ama hemen yenilendi ve kayıtsız bir tavır takınarak kulübenin önüne, yol kenarına doğru yürüdü. Kara önlükler, beyaz yakalıklar içinde üç arkadaşı da oradaydı, onu bekliyorlardı. “Hadi oğlum ya, nerede kaldın?” dedi içlerinden biri. Kadir miydi o? Yine mi dişleri kanıyordu Kadir’in? Şu uzun boylu, hafif kambur, kıvırcık saçlı, yaşlı çocuk da Rıdvan değil miydi? Ah Rıdvan, diye düşündü. Ah budala çocuk. Akşamüstleri tünediğin o dut ağacını hiç bırakmamalıydın, kaç kere söyledim sana bunu, kaç kere!”

Ahmet, “Haklıymışsın,” dedi Mustafa’ya dönerek, “gerçekten de bizimkilermiş.” Hepsinin yüzü asıktı. “Hemen gidelim,” dedi içlerinden biri, “çok geceye kalmayalım derim, orman pek kolay değil. Silahınız var mı?” Hepsi birbirine baktı ama kimse kimsenin yüzünü göremedi. “Ben, şu kalem açacağını aldım yanıma. Ne olur ne olmaz diye. Biliyorsunuz Samet Hoca… – sesi boğuldu, yüzü değişti, ağzının içinden döl eşine benzer kuş yavruları dökülmeye başladı ve şimdi kuğurdaya kuğurdaya konuşan ses, bir güvercinden çıkıyordu – … çooğk ömseeerrdi böööyle şey… şey… leri…” Ötekilerden biri “Bence de,” dedi, “bir an önce gidelim. Kürek aldım ben yanıma. Kazma da var. Sırayla kazarız olmaz mı? Polisler dolanıp duruyormuş buralarda. Bakın çocuklar, size diyeyim.” Hepsi konuşana çevirdi gözlerini. “Dağ köylerine, lastikçilere, yol üstü bakkallarına, yani karşılarına çıkan köprülere, direklere bile bizi soruyorlarmış. Gidip şu işi halledelim. Gerçekten bezdim artık beyler! Bez-dim! Biz ne yaptık? Doğru dürüst hatırlayamıyorum bile.” Ötekilerden başka biri, “Hatırlayamıyoruz ama,” diye atıldı, “kendimi bildim bileli bir suçluymuşum, firariymişim gibi yaşıyorum. Göğsümün orta yerine bir sıkıntı, bir darlık gelip çörekleniyor. Ve bir türlü gitmiyor, geçmiyor. Bir yere gitsem, bir ortama girsem, acaba beni tanıyacaklar mı, fark edecekler mi diye korkumdan ödüm kopuyor. Garsonlardan, köylü kadınlardan, benzincilerden, çocuklardan, ne bileyim gariban bir çalgıcıdan bile korkar oldum. İnsanlarla göz göze gelmek beni dehşete düşürüyor. Bir kız bana baksa, kesin beni ihbar edecek bir muhbir, bir gammazcıdır, diye düşünüp huzursuz oluyorum.”

“Hadi, binin arabaya!” dedi Ahmet. “Yolda konuşuruz bunları beyler. Belli ki bir bok yemişiz zamanın birinde. Ben de huzursuzum. Benim de hâlim hal değil ama sizden rica ediyorum ulu orta yerlerde konuşmayın bu meseleyi. Gidelim artık buradan.” 

“Televizyonu ne yapacağız ya?” dedi içlerinden biri. “Kapat kapat,” dedi öteki, “zaten iyi çekmiyor.” Bir başkası: “O televizyon var ya,” dedi. Hepsi dönüp ona baktı, lafını nasıl bitirecek diye. “Sırf babamdan kaldı diye atmıyor annem onu!”

Böylece dört çocukluk arkadaşı, gümüş bir Mitsubishi’ye binip, tam bilinmeyen, doğru düzgün anımsanmayan, hayal mi, gerçek mi, düş mü, ilim mi, gam mı, esin mi, irfan mı, iman mı, sanı mı, tasarım mı yoksa güçlü bir nüfûz, bir efekt mi olduğunu hiçbir zaman anlayamadıkları (biri hariç, hiçbir zaman da anlayamayacakları) o başlangıç noktasına doğru yola çıktılar. Tam yirmi yedi sene önce, bir gece vakti, bir araya geldikleri ve o günden sonra bir daha görüşmemek için birbirlerine söz verdikleri o meşum, o hain, o muğlak, o kahredici yere doğru yol alıyorlardı şimdi. Onlar farkında değildi henüz; ancak dairenin ne ilk turuydu bu, ve hazindir ki, ne de son turu olacaktı! Bir zamanların bu dört kafadarı, eski günlerdeki gibi yeniden bir araya gelince Mustafa’nın içini bir sevinç tedirginliği aldı. (Eskiden de böyleydin sen Mustafa, serüvenlerin en eğlenceli yerinde, aklına hemen, bir gün her şeyin bitecek olması gelirdi ve üzülürdün, kalabalıktan uzaklaşır, tenha köşelere bakar, iç çekerdin)  Arabanın yola çıkışında, Ahmet’in vitesleri birer birer yükseltip hız almasında acı verici bir şey duydu Mustafa. Bir kırım, bir kıyım, bir gaddarlık vardı sanki bu yolculukta. Sanki çok uzun zamandır, belki de dünya soğuyup da nihai şeklini aldığı günden beri aynı yerde duran bir kaya, oraya yerleşmiş, orada kaynamış, orası ile neredeyse yekvücût olmuş yaşlı bir kaya, birtakım densizler tarafından yerinden koparılıp başka bir yere itiliyordu. Kayanın söküldüğü yerdeki ontoloji, tarih; o binlerce senelik folklor, koyu yeşil, yosunlu, nemli toprak, kör ve gün ışığına duyarlı bazı kaya dibi böcekleri, o yoğun humus kokusu, çayır filizleri, minik, narin mantarcıklar… Arabanın o küp biçimindeki kulübenin önünde durması, sonra yola çıkması ve savanın ortasında hızla ilerlemesi… İşte bu mezkur kayanın kaderi, kendileriyle de ilintili bir ilim, bir idrak, bir marifet saklıyordu Mustafa’ya göre.  

Kimsenin neşesi yoktu. “Telefon falan getirmediniz değil mi?” diye sordu Ahmet. Buna yanıt veren olmadı. Soyutlayıcı boşluk, yine bir demir külçesi gibi çöküverdi aralarına. Ahmet, ikinci kez sorma gereği görmedi. Bu dört kişiden hiç kimse, “Ee ortaokuldan sonra neler yaptınız, yirmi yedi sene oldu görüşmeyeli, anlatın bakalım,” benzeri bir söze girişmedi. Anladığımıza göre birbirlerinden büsbütün habersiz de değillerdi. Yirmi yedi senedir, bu dolaşık ve netameli uzaylarda birbirlerinden habersiz dört çocukluk arkadaşıydı onlar. Kaygı, endişe ve korku duyarak yaşadılar bunca yıl boyunca. “Yaşadık mı gerçekten?” dedi Ahmet. Bu, ortaya bırakılmış bir soru muydu? “Kadir,” dedi Mustafa, hafifçe arka tarafa dönerek. O geceden beri ilk defa sesleniyordu arkadaşına. Bir söze başlamayacaktı, Kadir’in gerçekten o Kadir olup olmadığından mı kuşkulanıyordu yoksa? Saçları, yüzü, alnı, boynu… Kırk yaşında biri nasıl bu kadar mustarip ve çökmüş gözükebilirdi? “Hımm?” diye karşılık verdi Kadir. “Ben hep tuvaletlere gizlendim, biliyor musunuz? En çok tuvaletlerde güvende hissediyorum.”

Kadir… O kaya başlarından, su boğanlardan, güngörmez geçitlerden nasıl olur da hiç korkmazdın sen Kadir? Denge, derdin hep, denge! Dünyanın dönüşünde, havanın içinde, yüksekliğin ve derinliğin niteliklerinde bir denge var, derdin. “Kadir, Nasılsın?” dedi bu kez Mustafa.  Ahmet dönüp ne yapıyorsun der gibi baktı Mustafa’ya. “Hiç yaşlanmamışsın sen,” dedi Kadir de Mustafa'ya, “ben okuyamadım. Hep ağır işlerde çalıştım. Seni hep sevdim Mustafa. Yoldaşlığını sevdim. (Sesi ağlamaklıydı) Annem benden ayrı görmedi seni. Bana bu denli kin tutmana gerek yoktu Mustafa!” Mustafa yutkundu, ne söyleyebilirdi ki? Geçmiş, göğeren bir çekirdek değil miydi? Rıdvan, Mustafa’nın arkasındaki koltukta oturuyordu. Gene de boynunu iyice zorlayıp başını ona doğru da çevirdi ve “Rıdvan?” dedi, durdu, bekledi. Konuşmanın güç olduğu bir konuydu bu. “O adamlarla gitmemeliydin Rıdvan!” Ağlamaya başladı Rıdvan. Yüzü seçilmiyordu. Mustafa, yirmi yedi sene önceki iyi yürekli, sarışın, şaşkın ve her zaman, her koşulda başkaları için özveride bulunmaya hazır çehresiyle anımsaya çalıştı onu. “Ağlama Rıdvan,” dedi, “oluyor işte. Böyle şeyler hep oluyor. Dirayetli olmak gerek.” Ağlıyordu Rıdvan. Ellerinin birini yumruk yapmış kapının döşemesine vuruyordu. “Koca bir yaşam…” dedi, “koca bir yaşam… Bomboş bir film şeridi oldu! Allah’ım ne yaptım ben. Biz ne yaptık! Ne yaptılar bize, niye böyle oldu? Aklım almıyor. O yaşta, o ufacık kasabada, nasıl oldu da, böyle bir şey geldi başımıza?”

Araba, çorak, paslı topraklardan çıkmış, daha bereketli ve daha ulvi yörelere gelmişti. “Eskiden doğunun kervanları geçermiş buralardan,” dedi Ahmet. Kır gövdeli fıstık bahçelerinden, kırmızı üzüm bağlarından, zeytinliklerden ve yılgın ormanlarından geçtiler. Yer, su terazisi ile ölçülebilecek kadar kusursuz bir düzleme dönüştü yine. Kireç gibi bembeyazdı arazi ve uzaklarda koni şeklinde bir tümülüs gözüküyordu. Birden, “Bize doğru gelen bir karartı var,” dedi Ahmet. Herkes gözünü kısıp önlerindeki açıklığa baktı. “Gamalar,” dedi Mustafa, “Gamalar bunlar.” Yerle teması olmayan, yerin birkaç metre yükseğinde hareket eden ayaksız, başsız, karakûşi feraceler art arda dizilmiş yavaş yavaş ilerliyordu.

“İçimi karartıyor bu karanlık, kusacağım neredeyse,” dedi Rıdvan. Kadir susuyordu. Korkuyordu. Bu günü, bu yolculuğu, bu arabayı; oylumun, uzanımın, öncenin, sonların, yakının, uzağın, nicelin, nitelin ve her türlü biçimin, her türlü oluşun ufuk hattındaki termik dalgalanmalar gibi acı acı titreşeceği bu günü, şu ânı, şu manzarayı daha önce görmüştü ama susuyordu. “Şimdi, en öndeki gri gözleri olan,” diye geçirdi içinden, “bir tanrı-insan edasıyla elini kaldırıp arabayı durduracak.” Ahmet yavaşça bastı fren pedalına. E 120 kızılı stop neonları sıcacık yandı ve homurdana homurdana kenara yanaştı yaşlı Mitsu. 

Gamalar, elli altmış kadar varlar. Sınırların adeta silindiği dumansı bir atmosferin içinde, titanyum beyazı atların üstündeler. Çocuklar, (ya da öyle görünenler) kadınlar ve erkekler görülüyor. Aralarında bir kademe veya hiyerarşi yokmuşçasına ak atların üzerinde vakur, kıvrak ve ölümcül bir kibarlıkla yaklaşıyorlar. “Kim bunlar,” dedi Rıdvan “insana benziyorlar ama insan gibi değiller.” Başına geriye çevirip “Şşş,” dedi Mustafa, “hem benzerler hem de benzemezler insana. Söylencelerde duymuştum, anlamdan ve formdan arıdırlar. Hâkim, hemdem ve son derece tehlikeli bir kuş ulusudur bunlar. Her türlü fiziğe nüfûz edebilir, maddelerin içinden geçer, anlayışlara sızarlar. Uçmaktan vazgeçip albino atlar üstünde görünmeleri ile bilinirler. Her yola çıkmazlar. Şşş! Her göze görünmezler. Bize bir şey olacak. Tesadüf değil bu rastlaşma.”

Neredeyse yeşile çalan kapkara kanatları var kürek kemiklerinin olacağı yerde. Başları kavisli bir gaga gibi. Yüzleri seçilmiyor ama hepsi biliyor ki etsiz ve kemiksizler. Arabanın başına toplandılar. Kadınlardan biri, uzun, turnamsı boynuna kırmızı bir şal dolamış, gözleri kocaman ve buz gibi, insan yüreği taşımıyor belli, işaret ediyor, pul pul kabuk bağlamış tarih öncesi eliyle, camı indir diye. İlik emmekten olsa gerek jilet gibi zarif ve füsûnlu bakışlarını bir yazıyı, bir duayı okuyormuş gibi, kozmik irtifaların derinliğini ölçüyormuş gibi üzerlerinde gezdiriyorlar kahramanlarımızın. Ürperiyor adamlar ve soluk alıp vermeleri de gerek. Ahmet camı indiriyor. Albino at, birkaç adım daha yaklaşıyor. Sanki üstündeki turnakadın değil de bizzat atın kendisiymiş gibi bu iradenin asıl sahibi. Diğerleri arabayı iyice ablukaya alıyorlar. Süt köpüğü ak atlar dönüp duruyor ve sanki kara bir kasnak daralıyor, boşlukta, adamların tepelerinde. Kahramanlarımızın sıkışıyor yürekleri ve fısıltılar başlıyor başlarının içinde: Biliyorlar… biliyorlar… biliyorlar… biliyorlar… bi–

Turnakadın kupkuru, insanlık öncesi bazalt grisi gözlerini dikmiş adamlara bakıyordu. “Buyrun,” dedi Ahmet en sonunda. Keşke söze önce o başlasaydı. Keşke o… Hepsi duydu, kadına baktılar ama o varlık bir tepki vermemeyi tercih etti. Ve kırlara, ve harman yerlerine ve fabrika bacalarına ve toz kaldıran yollara ve okul bahçelerine ve nehir kenarlarına ve gecelere ve düşlere ve uçurum boylarına ve dönüp duran göklere, yıldızlara ve yıldızların da ötesindeki âlemlere doğru dalga dalga bir ses yayıldı: “Mustafaaaaaa!... Mustafaaaaaa!... Muatafaaaaaa!...”

Bir kez daha denedi Mustafa, “Kimsiniz siz?” dedi. Bunun üzerine albino at, Mustafa’nın olduğu yere doğru yürüdü. Kuş çocuklar ve kuş adamlar esrik, hülyâlı, ve sanki büyülenmişçesine boyun hareketleriyle takip ediyorlardı atın devinimlerini. “İşte gene o koku,” dedi kendi kendine Rıdvan, “gene o meyan kökü kokusu geliyor burnuma. Ya çok uzun zaman önce öldük ya da yaratılış öncesi bir varoluşun su kenarlarındayız.” Yanında oturan arkadaşına doğru döndü Kadir, “Neden,” dedi, “neden senin sözcüklerinde, sözcükleri telaffuz edişinde anlayamadığım bir uçuculuk var? Nesin sen?” Kimse duymadı Kadir’in söylediklerini. “Sana öyle geliyor,” dedi Rıdvan, “belki de sen insan değilsindir de, birtakım sayıların hıçkırığısındır yalnızca!”

“Biz kim miyiz?” dedi kadın, kafilesine şöyle bir bakarak. Sonra atının dizginlerini hafifçe çekti ve halkına usulca dönüp sordu: “Kimiz biz?” Diğerleri bir yanıt vermedi. Biliyorlardı, uvertürdü bu, ritmin bir parçasıydı. “Biz eşiklerden geçenleriz diyelim o halde.”  Diğerleri başlarını hafifçe salladı ve onayladılar bu tanımlamayı. “Ben sizin ne olduğunuzu ya da ne olmadığınızı biliyorum,” deyince bir ses, oradaki her varlık usulca Ahmet’e baktı. Ama aniden yerden bir rüzgâr çıktı, toprağı üstünkörü süpürdü sonra havaya yükselip kayboldu. “Biliyorum ama ifade edemem. Kanıtlayamam. Daha değil, daha zaman gerek,” dedi Ahmet. “Biz anlam değiliz,” dedi kuş çocuklardan biri. Sesi kristale değen bir kaşık gibi çınlayıverdi duman beyazı ovada. “Yıldızlardan geldik,” diye devam etti hemen peşi sıra. “Biliyoruz,” dedi bir kız. Sesindeki iç sıkıntısı ve çaresizlik, kahramanlarımıza bir nebze de olsa anlamsı geldi. “Biz de bir eşikten geçmeye çalışıyoruz,” dedi Mustafa. “Hangi eşikten?” dedi kuş adamlardan biri. Oysa sesi… ah kuş adamın o sesi… Nice derinliklerin, akıl sır ermez kaderlerin, aşılmaz sanılan yüceliklerin, aşkın hükümlerin ve kim bilir daha nice yörüngesel irfânın önünde duran bir kilitli kapı gibiydi. “Ölümün eşiğinden mi?” diye sordu kara halkanın içindeki bir başka kız çocuğu. “Yaşamın eşiğinden mi?” dedi genç bir delikanlı. “Bilincin eşiğinden mi?” dedi en baştaki kadın. “Gerçeğin eşiğinden mi?” dedi bir başkası. “Hayalin eşiğinden mi” dedi bir öncekinin hemen yanında duran ama onun tıpatıp aynısı bir kız çocuğu. “Maddenin eşiğinden mi?” dedi yaşlı bir kuş adam. “Boşluğun eşiğinden mi?” dedi incecik, soluk yüzlü bir oğlan çocuğu. “Fâniliğin eşiğinden mi?” dedi genç kadınlardan biri. “Zamanın eşiğinden mi?” dedi halkadaki zürafamsı boyunlu biri. “Uzamın eşiğinden mi?” dedi bir başka delikanlı. Ah ne güzeldi! “Suların eşiğinden mi?” dedi hüzünlü bir dişi ses. “Göğün eşiğinden mi?” dedi ihtiyar kuşlardan biri. “Mesafenin eşiğinden mi?” dedi başında tolgaya benzer bir başlık olan kuş kadınlardan biri. “Görünümün eşiğinden mi?” diye sordu Ahmet'in hemen yanındaki esmer yüzlü bir kuş çocuk.

“Biliyorlar,” dedi Kadir, “kuşlar anlamış her şeyi, biliyorlar!”

“Korkmayın,” dedi gri gözlü kadın, “bizler sadece anılarız. Çekilmiş hasretlerin, geçmeyen pişmanlıkların, murâdın, mesafenin, merakın, süremin ve vazgeçilmeyen umudun anılarıyız. Pek çok eşikten, pek çok kerteden geçtik. Öyle bir darboğaz çıktı ki karşımıza kanatlarımızdan da geçtik. Ve o gün, zaman kafesinden salıverildik. Dolanıp duruyoruz arzın ve arşın âlemlerinde.”

“Nefes alamıyorum,” dedi Mustafa, “boşlukta gibiyim, havayı duyamıyorum, arkadaşlar da – –” “Şşş…” dedi Mustafa’ya, halkadaki o iç geçiren, kederli kız. “Boşluk diye bir şey yok,” dedi, “şu içinde durduğun havada ve yıldızların yüzdüğü göklerde, aynı yeryüzündeki gibi yamaçlar, çukurlar ve tepeler var. Anlayacaksın yakında.”

Atlar eşindi. “Gidelim,” dedi kırmızılı kadın, “olacak olan oldu!” Kurdukları halka, önce, eski Kelt’lerin üç sarmal biçimini aldı, o ilginç dizilimde bir miktar durdular, o anda yaşlı kuş adamlardan biri eğilip “Vah be çocuğum,” dedi Mustafa’ya, “vah sana serhevde! Az kaldı, dayan yavrum az kaldı.” Derken kafile, art arda dizilip düştü yola, tıpkı o eski han çağlarındaki gibi.

“Gidelim,” dedi Kadir, “eğer yol boylarında böyle eğleşirsek ertesi günün şafağına dahi zor yetişiriz size diyeyim.” “Dişlerin kanıyor,” dedi Rıdvan, Kadir'e bakarak. “Dişler kanamaz Rıdvan,” dedi Ahmet, “diş etlerinde bir şey var.” Rıdvan bir şey demedi. Sustu, sustu ama sonra kinle, çok eski zamanlardan kalmış bir kinle, “Sen ne iş yapıyorsun?” dedi, “kimsin sen? Nesin?” Derken, “Susun!” dedi Kadir, “bakın, şu yaklaşan parıltıya bakın!” Kuş insan kavminden bir kızdı bu! Geri dönmüş, havada süzülerek arabaya doğru geliyordu. Geldi, Mustafa’dan taraftaki kapının önünde durdu. O üzgün kızdı bu. “Bana dikkatle bak,” dedi kız, Mustafa’ya. Baktı Mustafa, iyice baktı. “Görebildin mi?” diye sordu kız. “Neyi?” dedi Mustafa. “Tüylerimi kokla,” dedi kız ve başını eğdi Mustafa’nın önünde. Bütün kuşlar durmuş, geriye bakıyorlardı. Fakat duruşlarında bir gariplik, bir zamansızlık, mutlaklık gibi bir şey vardı. Issız kayalıklar, çalılar, ağaçlar misali hani bekliyormuş gibi görünmeden bekliyorlardı. “Bu koku…” dedi Mustafa, “Ama bu koku….” Ve gözleri doldu bir kez daha Mustafa’nın. “Evet,” dedi kız, “doğru hatırladın ama ağlama. Henüz değil, henüz değil. Gidiyorum şimdi.”

Rıdvan sordu: “Kimdi o kız?” Cevap verdi Mustafa: “Atımızdı,” dedi. “Çocukken çok sevdiğim, birlikte oynadığımız ama bir gün, değirmen yolunda, nehirden geçerken sulara kapılıp boğulan atımızdı.”

“Niye bu kadar tuhaf ve açıklaması zor?” dedi Kadir. Kimse konuşmadı.  Mitsubishi’yi çalıştırdı ve vitesi art arda yükseltti Ahmet. Ön koltuktakilere duyurmak istermiş gibi, “Televizyonu çeşmenin orada bırakmamız iyi olmadı,” dedi Rıdvan, “polisler onu kapattıklarında bizi kapatmaları da uzun sürmeyecektir!”

Kırklı yaşlarda dört adam, çocukluk çağlarında yaptıkları korkunç bir şeyin suçluluğu ile boğuşuyordu uzun zamandır. Hayır, suçluluk duygusundan söz edilemezdi galiba, korkuyorlardı sadece. Fakat geçmişin anlaşılması güç kırılmalarından dolayı mıdır, otoritenin yürekleri ezen ağırlığından mıdır yoksa anıların, hafızanın illüzyonist yapısından dolayı mıdır bilinmez; akıllarını kurcalayan ikircikli bir şey vardı: Gerçekten öyle bir şey yapmışlar mıydı? Gerçek miydi o gece olanlar? Geçmişe gitmeleri gerekiyordu. Geçmişle ilgili bir şeydi bu. Sözcükleri kılı kırk yararak seçmek gerek, dalgınlığa, savrukluğa mahal verilemez! Özgürlük ve tutsaklıkla ilgili bir şeydi bu. Yürekleri sıkılıyordu. Kaygısız geceler nereye gitmişti? Sokaklarda yürürken dönüp dönüp arkalarına bakıyorlardı. Tuhaf bir açıda, göremedikleri bir uzamda, bir tür mümkün, bir tür bilinmezlik içine gizlenmiş, onları izleyen, onlara tat vermeyen bir şüphe, bir uzantı vardı. Her biri başka yerlerde, başka insanların içinde, başka koşullarda ve başka türlü çekiyordu bu karanlık kaderi üzerlerine. Bir lokantada, trende, mecliste, tanıdık tanımadık yerlerde biri kendilerine normalden biraz daha uzun baksa hemen kalkıp kaçıyorlardı oradan. Yakalanmaktan, hayatlarının mahvolacağı ihtimalinden, cezaevlerine düşmekten ve işkence görmekten korkuyorlardı. Yorulmuş ve usanmışlardı Allah kahretsin! İşte, geçmişin içine içine iniyorlardı. Pek çok denge, duyuş, alışkanlık, töre ve ölçü bozuldu. Sınırlar geçildi. Çitlerden atladılar, yasaklanmış topraklara girdiler. Kurtulmak istiyorlardı. Şayet böyle devam ederse birer birer intihar edeceklerdi çünkü!

Ahmet, bir an olsun Mitsu’nun gaz pedalından ayağını çekmedi. Ve Gittiler. Gittiler. Gittiler. Bir köprüden geçtiler. Bir adam gördüler, bulanık bir suyla boğuşuyordu. Bir kadın gördüler, art arda sıçrayışlarla göğsüne yığılıp duran bir sorudan kaçıyordu. Bir uçurum gördüler küçük bir çocuk başında ağlıyordu. Bir kalabalık gördüler, Ve “Yavaşla,” dedi Kadir, Ahmet’e, “yavaşla da gücendirmeyelim yeni ölmüş olanı.” Yasçılardı bunlar. Gencecik bir kızın yasına gidiyorlardı. Ellerinde fenerler, kavallar, tefler vardı ve duaya, şiire benzer bir şarkı mırıldanıyorlardı. Kadınlar vardı kalabalığın arasında, kuşaklarının içinde kalın kalın din kitapları taşıyorlardı. Kavalcılar çalıyor ve tefçiler vuruyordu saygılı bir üslupla. Usul usul bir çiy düşüyordu omuzlarına. Bir çoban gördüler, yerdeydi, ölüydü, sakalları uzundu, başı ezilmişti ve elleri kavun kokuyordu. Oğulları, bir çuvala sığdırnaya çalışıyordu cinayeti. Bir ağaç gördüler, tek başınaydı ve nasılsa iki boyutlu bir düzlemde yükselmeyi başarmıştı. “Merhaba,” dedi Rıdvan, “bir orman vardı eskiden buralarda, bildiğimiz yerler bitti. Ama orman görünmedi daha. Ne yapalım?” Ağaç saygın bir edayla hışırdadı. İçin için yanmıştı, ağlamıştı asırlarca. Gövdesinden reçineler akıttı. “Doğru şekilde baksaydınız tam içindeydiniz,” dedi. “Ama o zamanlar çocuktuk,” dedi Rıdvan. “Gidin,” dedi ağaç, “çocukluk sonsuzdur. Çift Yarık ağzına gidin. Madem buraya kadar geldiniz (Nasıl geldiyseniz!) orayı da bulacaksınız demektir.”

Buldular. Büklüm büklüm çıktılar bir yokuşu! Aşağıda, boz bulanık bir ırmak akıyordu ve kulak verip dinleyince antik bir alfabeyle sayıklıyordu. Kayalıklardan, kireç mağaralarından, ceviz ve incir ağaçlarının köklerinden serin, fosilimsi bir şey, dünyanın kocamışlığı kokuyordu. Karanlık çağlardan kalma bir yaratığın sıra sıra dizilmiş omurlarını andıran tonozlu taş köprüyü de gördüler. Gelgelelim beli kırılmıştı hayvanın. Ortası göçmüştü. İndiler. Arabayı, – yaşlı, döküntü ama ciğerleri bir marşandiz gibi çalışan Kyotolu’yu – altı oyuk ve gövdesi bir gemi pruvası gibi ileri doğru çıkık bir purun başında bıraktılar. Dönüp geriye bakma gereksinimi duydu içlerinden biri. (Ah Orfeus’un oğlu!) Arabanın gümûşi hatları sıfıra yakın derecelerdeki fırtınalı havalarda, çalkalanmaya direnen su yüzeyleri gibi seğiriyordu. Ağaçların içine, nehre bakan uçurumlara doğru yürüdüler. Yürüdüler ve yaklaştıkça suyun havlayışlarını, ihtiyar köprünün eziyet çekermişçesine çığlıklarını duydular. “Burasıydı!” dedi Ahmet. “Tam eşiğindeyiz,” dedi Kadir, “işte bakın, incirin o yarık yeri hâlâ belli.” Birden gölge gibi bir şey çöktü üzerlerine. Ufkun dokusunda kaymalar, titreşmeler oldu. Gök eğildi, görünüm, duyuş, uzaklık, yakınlık, iç, dış ve tüm geometri tek bir nokta oldu. Dört adam, ağaçların altında, uçurumun ve suların kıyısında, Çift Yarık’ın içindeydiler. Bir tuhaf tereddüte kapıldı hepsi. Dört kişi olmaları, bir zanna, anıya, tahayyüle benzer soyut bir şeydi sanki. Fiziksel olarak tek bir kişi olduklarına ilişkin bir bilinç derinliği yükseliyordu yüzeye doğru hepsinin beyninde. Uçurum niye bu denli sessizdi? Birileri onu özellikle susturmuş gibi. Nehrin akışı, köprünün ayakları, incir dallarının ve ceviz yapraklarının karanlık kımıltısı niye bu denli soyutlayıcı, niye!  “Ay ışığının nesi var? Birileri bizi mi izliyor tepemizde?” dedi Kadir. “Tıpkı o geceki gibi,” dedi Ahmet. Kazmayı küreği çıkardı Kadir. “İnelim,” dedi Rıdvan, “işte orada, parlıyor! Senelerdir çıkmıyor aklımdan o kemik parıltısı.” Dört adam, dört çocukluk arkadaşı, dört kafadar, yolaklardan, patikalardan indiler. Geçitlerden geçtiler. “İşte aynı asma yaprağı, işte aynı kayalık, işte aynı söğüt ağacı ve işte… Koklayın koklayın!” “Aynı koku, evet,” dedi Mustafa. Kazdılar toprağı cesedi bulmak için. “O zaman,” dedi Rıdvan, “gerçek miydi?” Kazmayı vururken toprağa, başını kaldırıp baktı Ahmet, “Ne yararsız bir soru,” dedi. Kadir’in dişleri kanıyordu. Ahmet, kazmayı kavrayan eline bakarken, isteksizce, “Bu yara izi nereye gitti?” dedi kendi kendine. Mustafa kontrolden çıkmışçasına kulağını kaşıyordu. Rıdvan kürekle çalışıyordu, aniden durdu. “Nereye gitti hepsi?” Ahmet kazıyordu, bir tel kopmuş gibi durdu. “Kimse yok muu?” diye bağırdı. Derken tekrar çalıştı! Kadir, “Az gelsene Mustafa,” dedi, “az daha gel, korkma!” Rıdvan, küreğin ucunun bir şeye dayandığını fark etti. “Vurma, dur!” dedi Ahmet’e. Eğildi, yavaşça eşeledi nemli toprağı elleriyle. Buldu işte! “Buldum,” dedi, “buldum onu, gerçekmiş, gerçekten öldürmüşüz birini biz!” dedi. Hepsi toplandı Rıdvan’ın açtığı çukurun başına. “Anımsıyorum,” dedi Kadir, “buraya gömmüştük, anımsıyorum.” Çöktüler, yığıldılar oldukları yere. Göğüsleri şişti, indi. Şişti, indi göğüsleri. Ağlamaya başladı Ahmet. “Bunu nasıl yaptık biz!” diye haykırdı. “Yüzündeki kumu temizlesene biraz,” dedi Kadir, Rıdvan’a. “Eti kalmamış ki,” dedi Rıdvan, “ne yapacaksın yüzünü?” Bir ses yankılandı vadinin içinde. Bir kadın sesi. Ağlıyor mu? Arıyor mu? Çağırıyor mu? Kim bu? “İyice temizleyelim her yerini, kimmiş öğrenelim, öğrenmeliyiz kimi öldürdüğümüzü,” dedi Ahmet. “Gelsene sen de Mustafa,” dedi Rıdvan. “Kulağım kaşınıyor,” dedi Mustafa. “Korkuyorum hem, gelemem.” Ahmet eğilip temizledi ölünün üstündeki kumu toprağı. Yavaş yavaş açığa çıktı, cesedin üstündeki gömlek, ayağındaki ayakkabı, giydiği pantolon. Mustafa’nın kulaklarından kan boşandı. Kadir’in dişlerinden kan boşandı ama o bunun farkında olmadığı için kanı salyamsı bir sıvı niteliğinde ağzının aralığından sızıyordu. Rıdvan birdenbire çukurdan çıktı ve ağaç gövdelerine doğru koştu. Sonra durdu, çukura doğru döndü. Gözlerinden kan geliyordu onun da ve aniden vaşaklar gibi kesik kesik havlamaya başladı. Ahmet lâl oldu, put gibi kaldı. Mustafa’nın ölüsüydü o. Mustafa’yı gömmüşlerdi o gece! Kadir haykırdı: ”Gidelim, kaçalım, çıkalım lan buradan!” dedi. “Çıkamayız, kaçamayız, kaçmak istesek de kaçamayız,” dedi Ahmet. Sersemlemiş, aptallaşmıştı ve hâlâ anlamaya çalışıyordu başlarına gelen şeyin ne olduğunu. Başını avuçlarının içine aldı ama başı soğuktu. Kanın, yaşamın, yapımın ve yıkımın o ılık ısısını hissetmedi. Anlamsızca kendi kendine konuştu sonra. “Yolda uyudu,” dedi. “Uyuma, demiştim ama uyudu.”  Kadir, konuşmak, bir şey söylemek istedi ama gırtlağına kan dolmuştu, öksürdü. Kustu genzindeki kanı. Benzi sapsarı olmuştu, arabaya doğru koşmak istedi ama yapamadı, koşamıyordu! Yere yığıldı, nefes alamıyordu, boğuluyordu. “Uyumuş da ne demek lan?” dedi gırtlağını yırtarak. Ayaktaydı, nereden geldiği belli olmayan bir tokat yemiş gibi şaşkın şaşkın dikiliyordu Ahmet. Döndü, Mustafa’ya baktı. “Uyudu,” dedi, “çok derinlerdeyiz. Kapattı bizi buraya. Çıkamayız artık. Uyuma demiştim oysa, uyuma demiştim sana Mustafaa!” Rıdvan aklını yitirmiş gibi başını ağaçların gövdesine vuruyordu. Kadir yerden bir taş alıp dişlerini kırmaya girişti. Taşı ağzına sığdıramayınca geri attı. Mustafa bir köşede dikilmiş son derece konsantre ama donuk ve odaksız gözlerle nehrin sularına bakıyordu. Suyun akışında bir tuhaflık vardı. Niteliği, yapısı değişmişti sanki. Akışkanlığı azalmış, yoğunluğu düşmüş, yağa benzer ağdalı bir sıvıya dönüşmüştü. Ayın pembemsi bir renge bürünmüş küresi, neredeyse mutlak bir sürtünmesizlik ve ipeğimsi bir yumuşaklıkla akan bu yağın saptanamayan derinliklerinde hayal meyal bir uyuşuklukla sürükleniyordu. Mustafa ise orada, durmuş, cansız bir objeymiş gibi akla gelebilecek tüm insansı edalardan yoksun bir biçimde bu yağımsı derinliğin bilinmezliklerine bakıyordu. Bakıyor muydu? Derken bir anda, Mustafa’nın göz kapakları, sinek kuşlarının havada asılı kalabilmek için kanatlarını gözle görülmez bir mekanikle çırpması misali inanılması güç bir hızda atmaya başladı. Kulaklarından kan dökülüyordu ve ağzı sanki aniden çalışmaya başlamış bir tür cihazmış gibi ölçünlü aralıklarla açılıp açılıp kapanıyordu Mustafa’nın.  

“Mustafaaa!” diye haykırıyordu bir kadın. Sesinin son hecesi bir alüminyum horndan boğuk boğuk duyulan siren sesleri gibi ırmağın her iki tarafındaki kayalıklarda art arda yankılanıyordu. “Uçurum başlarına gitme Mustafaaaa!”

Kadir ağzını iyice açtı, üst çenesine gömülü arka dişlerinden birini parmaklarını kerpeten ağzı gibi kullanarak tutup ileri geri oynattı, sağa ve sola doğru kımıldattı, öne ve arkaya doğru bastırıp kuvvetlice itti ve nihayet sinirlerini yırta yırta dişini gömülü olduğu iltihaplı etin içinden söktü ve yere attı. Yerdeki bu oldukça iri diş minesinin kanlı çukurunda, soluk bir mavi ışık, bir yanıp bir sönüyordu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

10 Soruda Edgar Allan PoeOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Livia Gershon

7 Temmuz 2025

Fantastik Siyaset Çağı

Ne zaman ki, yüzyıl başında Harry Potter, Alacakaranlık, Marvel Sinematik Evreni ve The Walking Dead gibi seriler yaygınlaşmaya başladı, o zaman mevcut durum ağır ağır değişmeye başladı.21. yüzyıl siyasetinin kendine özgü retoriği ve ortaya konan politik eylem açısından bilimku..

Devamı..

Rebecca Solnit, Bana Bilgiçlik Taslaya..

A. Dilek Şimşek

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024