Bergman Adası’nda listelediği şeytanlara bakılacak olursa korku ya doğrudan bir tehlike ya da bir hitap gerektirir – adlandırılamaz olanın adlandırılması.
Bir yazar olarak sık sık başımın dertte olduğunu hissederim. Bu aslında bir yazarın asla söylememesi gereken bir şeydir – ya da en azından bu konudaki hislerini itiraf etmemelidir. Çünkü yazma eylemi insanda sürekli bir korku ve endişe yaratır: “Yazmak zorundayım ama yazamıyorum. Muhtemelen nasıl yazacağımı bilmiyorum. Galiba bir daha asla yazamayacağım.” Yazmak tam olarak böyle başlar. Bu, yazmanın sadece o an yaptığım şey değil, aynı zamanda yapamadığımı düşündüğüm ve bir daha da asla yapamayacağım bir şey olduğu anlamına gelir.
Bergman Adası’nda Ingmar Bergman’ın kendi şeytanlarının bir listesini çıkardığını ve kamera karşısına geçip her biri hakkında konuştuğunu görürüz. Pek çok korkusu vardır Bergman’ın ama kendisinin Hiçlik Şeytanı adını verdiği korkudan muaf olduğunu söyler. Hiçlik Şeytanı; yani hayal gücünün ve yaratıcılığın kişiyi terk etmesi, ansızın beliren bir sessizlik ve zihinde açılan derin boşluklar. Bergman Adası’nın sonlarına doğru Bergman özellikle bu korkuya değinir ve bizzat deneyimlemediği Hiçlik Korkusunun filmlerindeki karakterler aracılığıyla yaşamına sızdığını belirtir. Fakat Bergman’ın karakterleri kendi hayal güçleri tarafından terk edilmezler ya da ihanete uğramazlar. Onlar daha ziyade sahip oldukları yaratma kabiliyetini gerektiği gibi kullanamamaktan, ona biçim kazandıramamaktan mustariptir.
Bergman Adası
Bergman aynı filmde ölümün hiçliğinden de bahseder. Ölüm hakkında nasıl düşündüğünü, hayatının her gününde ölümle nasıl temas içinde olduğunu anlatır. Ve günün birinde anestezi altındayken ölümün hiçlik, sönen bir ışık olduğunun, dolayısıyla ölümden korkmanın anlamsızlığının farkına varır. Yaklaşık yirmi dört yıl evli kaldığı Ingrid von Rosen’e duyduğu aşk, onu bir kez daha ölüm hakkındaki düşüncelerini gözden geçirmeye yöneltir. Zira Ingrid’i hâlâ seviyor ve ölümünden sonra bile olsa onun varlığını hissetmeye devam etmek istiyordu; yeniden bir araya gelmeliydiler. O yüzden ölümün, yaşamın sonu olduğunu kabul edemezdi. O zaman bu, Ingrid’in de sonu demek olurdu.
Bergman Adası’nı ve 1968 tarihli Kurtların Saati’ni peş peşe izledim. Bana kalırsa bu iki film birbirini tamamlıyor. Yaşadığım ayrılık sonrasında kalbim kırıktı ve yazılarımı toparlamaya çalışıyordum. Peş peşe izlediğim iki film bana yaratıcılığa biçim vermenin ne denli güç olduğunu bir kez daha gösterdi. Birini motive eden ve yaratma sürecini aşırı bir üretkenlikle sonuçlandıran şey bir başkası için çalışmayı imkânsız kılabilir. Bazı insanlar sadece neden çalıştıklarını düşünmemek için çalışırlar (bir anlamda neyin işlemez hale geldiğini ya da neyin çalışmayla telafi edilemeyeceğini düşünmek yerine çalışmaya devam ederler) bazılarıysa işlemez hale gelen şeyi düzeltmek ya da onu kontrol etmek için.
Bazıları için çalışmak işe yarar. Bazıları içinse işe yaramaz. Bergman Adası bize ünlü yönetmenin Hiçlik Korkusundan azade olsa da başka korkuları olduğunu gösteriyor. Çünkü bütün korkular iç içedir ama aynı zamanda birbirleriyle bağımsız bir biçimde ilişkilendirilebilirler. Bir korku bir başka korkuyu tetikleyebilir, bir korku kendi tetiklemiş olduğu korkuya dönüşebilir. Hayatı boyunca Bergman’a huzursuzluk veren korkular da ansızın Hiçlik Korkusuna dönüşebilirdi ama dönüşmedi. Korktuğu için hareketsiz kalmak ya da korkunun bizzat kendi ilham kaynaklarından biri olduğunu reddetmek yerine asıl kaynağı ele alarak korku hakkında, korkuyla yüz yüze gelmek hakkında filmler yaptı. Onun filmlerinde korku gettolaşmadı ya da belli bir türle sınırlanmadı. Daha ziyade öznelerini korku haline getirdi ve korkuyu asıl karakter olarak kullandı.
Kurtların Saati
Bergman’ın çıkarmış olduğu listeye bakacak olursanız yönetmenin, korkularının her birini bir film haline getirdiğini görürsünüz – korku şeytanlarından her birinin içinde bir film, her filmin içinde korku şeytanlarından biri. Bergman için film yapma sürecinin kendisi kısmen de olsa yaratıcı olmakla ilgiliydi. Dolayısıyla o bu süreci yaratıcılığı mitleştirmek ya da romantikleştirmek için kullanmadı. Hatta bunu, çalışmakla hafiflese de asla kaybolmayan kaygıya bir panzehir olarak da sunmadı. Bana kalırsa yaratıcılığı, korkunun ya da şüphenin darbelerini yumuşatan bir şey olarak da görmedi. Bunun yerine daha vakur bir şeyi ortaya çıkarabilmek için ustalıktan ve kontrolden vazgeçmenin olası anlamları üzerine odaklandı. Belki de bu yüzden karakterlerinin çoğu güçten düştü, hastalandı, kontrolü yitirdi.
Derek Jarman, Wittgenstein’da bilmenin travması üzerine benzer bir izlek oluşturur: bilmenin ne anlama geldiğini sorgular, yaşamayı mümkün kılan bilginin eş zamanlı olarak yaşamayı engelleyebildiğini de gösterir. Jarman’ın filminde bilgi arayışı bilme travmasını hafifletmez. Zira Wittgenstein için “bilgi” birbiri ardına gelen epistemolojik ve ontolojik çöküşle sonuçlanır. Avusturyalı filozofun farklı çokluklar ve zamansallıklar arasında gidip geldiğini görürüz. Wittgenstein aynı zamanda hem zayıf hem hasta, hem çocuk hem yetişkin, hem Avusturyalı hem İngiliz, hem aktif hem pasif, hem umutlu hem umutsuz, hem zeki hem ahmak, hem nazik hem de zalimdir.
Hem Wittgenstein hem de Mavi (1993) ihtimali ve sonluluğu felsefi birer başlangıç olarak ele alır. Filmde çocuk filozof olarak beliren Wittgenstein özneler ötesi bir öznedir çünkü bir çocuk olarak geleceğe dönük bir bakış açısı vardır. Wittgenstein, çocuk Wittgenstein’ın her zaman bilmekte olduğu şeyi bilir. Ama aynı zamanda henüz bilmiyor da olabilir ve asla bilemeyebilir. Belirsizlik ve şüphe gibi durumlar yetişkin Wittgenstein’ın ruh haliyle ilgilidir. Ve Tractatus’ta şunu yazar: Felsefenin dile getiremediği şeylerin hepsi felsefeyle ilgili en önemli şeylerdir – yani söylenemeyenler.
Her ne kadar Bergman yaratıcılığın kendisini hiçbir zaman yarı yolda bırakmadığını söylese de Kurtların Saati’nde resim yapamayan ressam Johan’a, Persona’da ise konuşmayı reddeden tiyatro oyuncusu Elisabet Vogler’e yer verdi. Johan ve Elisabet’i sekteye uğratan korkunun ne korkusu olduğu belli olmadığı gibi karakterlerin korkusu, bu filmler bakımından bir sınıflandırmaya tabi tutulabilir mi, o da belirsizdir. Hem Alma (Elisabet’in hemşiresi) hem de Johan için bir korku başka bir korkuyu tetikler ve yaratıcılık kişiyi, kendisini tehdit eden korkuların topolojisine maruz bırakır.

Bergman’a göre korku her zaman doğrudan bir nesneye sahip olmayabilir. Bergman Adası’nda listelediği şeytanlara bakılacak olursa korku ya doğrudan bir tehlike ya da bir hitap gerektirir – adlandırılamaz olanın adlandırılması. Nasıl ki Persona’da Alma, Elisabet’in yerine geçerek onun yerine konuşur, Kurtların Saati’nde de Alma (Johan’ın karısı) kocasının dile getiremediği korkuların acısını çeker. Aslında Alma’nın korkusunun kaynağı bilfiil Johan’ın korkusudur. Bu yüzden onun için korku duyar, bunun için kendisi için de korku duyar ve nihayetinde kocasından korkar. “Neredeyse korku yüzünden hasta olacağım,” der şatodaki partiden dönerken kocasına, “sırf adlandıramadığımız için korkunç bir şey olduğunu görebiliyorum.”
Zihne musallat olan şeyler her zaman yazıda saklı durur. Başarı işe musallat olur, başarısızlıksa özellikle başarıya. O yüzden başarı, çoğunlukla hırs ve açgözlülüğün damgasını vurduğu refleksif (dışsal) bir olgudur. Aslında hiç kimse kendini başarılı hissetmez, sadece başkalarına öyle görünür. Muhtemelen bu yüzden çalışırız – belli bir şekilde yaşıyormuş gibi görünmek için. Derrida bu durumu yas tutma işi olarak adlandırır: “Kişi yas tutmadan yaşayamaz.” Walter Benjamin ise Kral Kraus üzerine yazdığı denemesinde sinir haklarından bahseder: “Sinirlerin de en az mülkiyet, ev, parti ya da anayasa kadar ateşli bir şekilde savunulmaya değer olduğunu gördü. Sinirlerin avukatı haline geldi.” Hareket ettirici saik, enerji, arayış – bunların tümü sinirlerden gelir. Sinirleri alt etmek ya da onlardan kaçmak için sinirleri çağırırız, özellikle de sinirlerimizin elimizdeki en büyük güç olduğunu hissettiğimizde sinirlerimizin yanıldığını kanıtlamak için yine onlara başvururuz. Tıpkı sinirlerle ilgili her şeyin çaresini yine sinirlerle aradığımız gibi çalışırken de yaşayamadığımız hayatın yasını tutar, geçimimizi başka türlü nasıl sağlayacağımızı bilmediğimiz için işe koyuluruz. Bulduğumuz çözümlerden biri de işte bu başarısızlığımızı yazılı olarak kayıtlara geçirmektir.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






