Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Aralık 2023

Edebiyat

John Cheever Öykücülüğü

Erhan Sunar

Paylaş

5

0


Cheever’ın öykü kişilerinin bir ruh halinden diğerine geçmesi ve parçası oldukları dünyanın çelişkiler ile karşıtlıklardan örülü yeni bir çehre kazanması an meselesidir.

Büyük Savaş yıllarında yaşamış çoğu Amerikan yazarı gibi, John Cheever’ın yazdıklarını okurken de kaçınılmaz bir biçimde hayal edeceğimiz orta sınıf ailelerin benzerliği, kendi dünyalarına çekilmiş halleri ve küçük dertler ile büyük hayaller arasına sıkışmış günlük hayatlarının uyandırdığı izlenimlerle, okur olarak iyimser ve saf bir dünyaya duyduğumuz daha temel bir ihtiyaç genellikle birbirini besler: Büyük Amerikan rüyasının ölçülü bir beklentiye sürüklediği bu yoksul, hırslı ve mütevazı insanların arkadaşlık, komşuluk ya da iş ilişkileri çevresinde sabitlenmiş yaşamlarının biz uzak ve yabancı okurlara on yıllarca sonra bile tanıdık gelmesinin kökeninde ise, kurulan daha iyi bir yaşam düşü kadar, Cheever’ın güzel ve sorunsuz düzyazısının bu hayatlardaki içtenlikli yan ile uyuşuyor olması yatar. Hemingway’in öğüdüne uyarcasına yazıda duruluk ve sadeliğin hâkim olduğu ve Türkçe edebiyatın uzunca bir döneminde de görülebilecek bu “tasarruf ve arılık” özlemi konu edilen “basit” insanların sıradan yaşamlarına o kadar uyar ki, sonunda yazıdan aldığımız zevkle hayallerimizin işleyişi adeta birbirine karışır. Açık ve sarih olmanın edebiyattan beklediğimiz etkiyi zedelemediğine, aksine beslediğine ilişkin güçlü örneklerdir bunlar.

Cheever’ın banliyölere sıkışmış dar gelirli, küçük hesaplarla büyük işler başarmanın peşinde, yoksulluğunu suçluluk ve utanç hisleriyle yaşayan insanların hayatlarına içeriden yönelttiği bakış ve bu insanların hem parça parça oluşturup hem çelişkilerini sergiledikleri hayallerine eleştirel yaklaşımı, Amerika’nın belli bir dönemini külfetsizce hayal etmemizi sağlıyor: Yazarın Çehov’un edebi bir akrabası olduğu yaygın görüşünü hak edercesine sakin bir anlatım ve detay bolluğuyla sınırlarını ve iç ilişkilerini çizdiği dünyada olup bitenlere merakla ve yavaş yavaş alışkanlığa dönüşecek bir beklenti içinde göz gezdirmemizin bir sebebi hikâyelerin bahanesizce (ya da kendini hemen kabul ettiren bir doğallıkla) durmadan devinmesiyse, bir diğer önemli sebebi yazarın söylemek istediğini hep daha sonraya bıraktığını hissettiren bu anlatım şeklinin sonunun nereye varacağını derinden derine hesaplamaya girişiyor olmamızdır. Önümüzde açılan ikinci bir dünya gibi yavaş yavaş özüne indiğimiz öykülerin bu iç düzleminde, yazarın hep verecekmiş gibi olup yeniden silikleştirdiği ahlâki kimi ders ve çıkarımlar da sonunda anlamsızlaşıp kaybolur. Sözgelimi “Yaz Çiftçisi” öyküsünde komünist rençper Kassiak’la patronu Paul arasındaki soğuk savaş birinin diğerine beslediği şovence hisler kadar, kişisel gerginlik ve yanlış anlamalar üzerine de kuruludur. Olay akışındaki –ki aslında müthiş bir durgunluktur o- değişimlerin hep birdenbire olduğu ve bu yönüyle çok naif (acemi değil) görünen “Hartley’ler” isimli öyküdeki kız çocuğunun annesi ve babasıyla kurduğu ilişkide ise, hikâyenin dışına taşacak hiçbir teorik temellendirme söz konusu değildir. Cheever’ın nesrinde daima “hikâye” öndedir ve kimi kez anlatıcı sesin araya sızması bile boğuk bir ayrıntıya dönüşmekle kalır.

john cheever

Ama bunlar, yazarın öykülerini kurarken başvurduğu kimi teknik detaylara boşvermemizi ve bunlar sanki hiç yokmuş gibi okumayı sürdürmemizi her zaman sağlamaz. Cheever’ın öykülerinin bazıları, belirgin bir örnek vermek gerekirse “Wryson’lar” öyküsü, on dokuzuncu yüzyılın büyük klasik romanlarının iyice yoğunlaştırılmış bir minyatürü görünümündedir neredeyse: Banliyönün entelektüel hayatına pek katılmayan ve aşçılarının lavabolarının bile üstünde Picasso röprodüksiyonları varken kendi evlerinde kitap bulundurmayan karı-koca Wryson’ların pek de sevimli görünmeyen dünyalarına ayrı ayrı bir göz attıktan sonra, bir yerde anlatıcı ses ani bir müdahaleyle bu artık yeterince tanıdığımız küçük aileyi “öldürür.” Ama hemen sonra bunun şakacı bir yazınsal müdahale olduğunu, aynı umursamaz ciddiyetteki sesin, karı kocanın olaysız yaşam akışını hikâye etmeyi sürdürmesinden anlar ve başından beri içten içe yürütülen bu ironik hilenin bizi hazırladığı son sahneyi artık ahlâki bir ders olarak değil, yazarın hep diri tuttuğu sıradan orta sınıf düzenine ve değerlerine karşı eleştirel bir dokundurma olarak okuruz. Cheever’ın daha çok roman yazarlarından bekleyeceğimiz böyle kimi yapısal ayrıntıları göze batmayacak bir biçimde kullanması öyküleri yoğunlaştırmanın bir yolu olarak görülebileceği gibi, yine iyi romanlardan bekleyeceğimiz “genişlik” vaadini de ıskalamasına neden olmaz. Öykü kişilerinin bakış açıları arasındaki ani ve pürüzsüz geçişler buna güzel bir örnektir: Çocuksu ve oyuncu gizli bir elin işaretine uyarcasına, tıpkı değişen sahneler ve zamansal sıçramalar gibi hızla birini bırakıp diğerinin dünyasına kulak vermemizi sağlayan bu tercih, yazarın tasarladığı evreni durmadan yoruma açar ve kişiler arası karşıtlıklar, çatışmalar, gerginlikler, şüphe ağları ya da yanlış anlamalar birer yapıcı unsur olarak bu şekilde hikâyelerin seyrini belirler. Cheever’ın öykü dünyasının temelde saf ve katıksız bir görünüm taşıması, döneminin popüler edebi teknik ve hileler kervanına katılmış ve çoğu yazarın elinde zorlayıcı birer mantık problemine dönüşmüş bu gibi yazınsal unsurlar arasında özgürce ve hiç hesapsızca dolaşmasından ileri gelir.

Anlatım dilinin kendisi, yazarın temalarına yaklaşımı ve –bu ikisinin birleşimiyle açığa çıkan- öykü atmosferinin uyandırdığı sevecen his kimi kez de öyküleri bir çeşit melodramatik duyarlığa yaklaştırır, ama bunun da tıpkı kullanılan biçimsel hileler gibi öykünün iç ilişkilerini pek etkilemediğini hemen fark ederiz: “Kırmızı Eşya Kamyonu” öyküsünün bir yerinde söylendiği gibi, “Feci bir melodramın doruk noktasına vardıkları hissi” birçoğunda sezilir, ilişkiler ve kişiliklerde hep bir gerginlik vardır, tatlı ve olaysız bir biçimde sona eren kimi öyküler (mesela, “Söylesene, Kimdi?”) bizi buna belki hazırlar da; yine de havada hep asılı kalmış gibi duran bu melodramatik hissin gözümüzü ve zihnimizi bağlayan belirgin bir unsur olmadığını, kişiler arası ilişkilerdeki yarı karanlık, netameli ya da şüpheli yanlara göstereceğimiz küçük bir dikkat fazlasıyla gösterecektir: İyi huylu melodramlarda olacağının aksine, Cheever’ın öykü kişilerinin bir ruh halinden diğerine geçmesi ve parçası oldukları dünyanın çelişkiler ile karşıtlıklardan örülü yeni bir çehre kazanması an meselesidir.

john cheever

Cheever’ın öykü dünyasını sınırlara vardırılmış bir gerilim hissinden alıkoyan ve daha geniş bir algıya teslim eden bir başka unsur, kişilerin iç dünyalarının, kafalarının içinden geçenlerin fazla irdeleyici ve çözümleyici olmayan bir bakışla yansıtılıyor olmasıdır. Yazarın hep zarif bir dikkatle (ve zaman zaman bolca) kullandığı dış dünya ayrıntıları, döneme ilişkin bilgi parçacıkları, tek bir öykü kişisine derinlemesine yaklaşmaktansa onu başka kişilerle buluştuğu (bu anlamda öykülerinin çoğu epey kalabalıktır) bir düzlem üzerinde görüp öyle değerlendirme çabası gibi zenginleştirici unsurlar öyküleri dar sınırlara hapsolmaktan kurtarmakla kalmaz, yazarın asıl derdinin kavramlardan, düşünce kalıplarından, hatta kimi saplantılı temalardan bağımsızlaşmış ağırbaşlı bir evren kurmak olduğunu da bize hatırlatır. Hayata benzeyen ama ondan yazı farkıyla da incelikle ayrılan bu dünya, tıpkı üzerinde parıldadığı düzyazısı gibi, kafa karıştırıcı, karmaşık ya da sırrına erişmesi güç bir dünya değildir hiç: Öykü unsurlarına gösterilen bu demokratik tutum bazen öyle ağır basar ki, kötülüğe en çok yaklaştığı noktada Mrs. Nudd’ın neden şöyle bir duraksadığını ve bu hissin düşüncesinden bile kaygı duyduğunu artık iyice aydınlanmış bir algıyla okuruz: “Russell’ı yıllardır görmemişti. Üstünde kendisine küçük gelen bir takım vardı. Yüzü kırmızıydı. Mrs. Nudd canlı bir adamın ölmüş olmasını dilemenin verdiği utançla (hayatı boyunca içinden ne zaman bir fesatlık geçse, hınçlansa, hemen bu duygusunu sevgiyle örtmeye çalışmıştı; dostları ve aile üyeleri arasında ondan en fazla sıcaklığı ve cömertliği görmüş olanlar, onda sabırsızlık ve utanç uyandırmış olanlardı) düşünmeden Russell’ın yanına gitti ve elini ellerinin arasına aldı. Yüzü gözyaşlarıyla parlıyordu.” (Cheever, karakterlerini birdenbire baş gösteren kararsızlıklara mahkûm etmekte istekli, onları bu durumdan kurtarmak konusunda ise biraz çekimserdir.) Hayatın ve kişiliklerimizin karanlık yüzünü oluşturan öğeler her zaman mevcut ve oradadır, kimi zaman erişilebilirdir de; ama onları yazar bize asla saf halleriyle göstermez. Yeterince duru, aydınlık ve kimi kez de kaygısızca çocuksu bu dünya, yer yer hafif ya da belirgin nostaljik bir vurguyla, hayatlarımızın uzun çizgisinde yer etmiş ve yavaş yavaş kaybolan “birleştirici” değerlere olan iyimserce inancını ise derinden derine hep hissettirir; Cheever’ın gerçek başarısı da, bunların ancak çabayla ulaşılacak daha öte bir noktada hâlâ var olduğunu bize göstermesinde yatar.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yazarların ilham kaynaklarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

1 Mart 2026

Başkentten Akdeniz’in Mavisine: Ankara..

Ankara, gri bir palto gibi insanı sarmalayıp korusa da her zaman biraz mesafeli bir şehir olmuştur. Memuriyetin ciddiyeti, Kızılay’ın kalabalığı ve bozkırın o bitmek bilmeyen vakur duruşu şehrin çehresini büyük oranda açıklıyor. A..

Devamı..

Bodrum'da Tatil Yaparken Bilmen Gereke..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024