Almanya, içinden geçtiğimiz milliyetçilik, aydınlanma karşıtlığı ve korku çağında Avrupa’nın en büyük umududur. İngiltere her zaman bir yol gösterici olarak görüldü, ABD de ancak her iki ülke de daha geniş dünyaya karşı sorumluluklarının çoğunu görmezden geldi.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın kaybedeni; yakın geçmişinde soykırımlar, işgaller, faşizm ve şiddet kadar disiplin, üretim, kültür, gelişme ve çözüm de bulunan Almanya’nın bu uçlara nasıl
savrulduğu, badirelerden sıyrılarak nasıl büyüdüğü hep konuşulmuştur. Söz konusu olayları yerinde incelemeyenler üstünkörü yanıtlarla iş görme kolaycılığına kapılıp gidebilir.
Öte yandan, mesleğe Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlerde, Daily Telegraph’ın Doğu Berlin temsilciliğinde çalışarak başlayan gazeteci John Kampfner gibi meseleye hâkim isimler de var. Kampfner, kaleme aldığı Almanlar Neden Daha İyi Yapıyor? başlıklı araştırmasında, Almanya’nın dünyaya neler kattığını ve bundan sonra neler katabileceğini, ülkenin ve halkın başarısızlıklardan başarıya uzanan yolunu ortaya koyuyor.
‘İtidal ve istikrar sembolü’ bir ülke
Kampfner, Almanya tarihini özetlerken şöyle diyor: “Modern Almanya’nın ömrünün yarısı bir korku, savaş ve diktatörlük hikâyesiyken diğer yarısı ise dikkat çekici bir uzlaşı, istikrar ve gelişim hikâyesi. Hiçbir ülke, bu kadar az zamanda bu kadar başarıya ulaşamadı.”
Kampfner, Almanlar Neden Daha İyi Yapıyor? adlı incelemesinde, işte bu iki süreci yorumlarken bugün “itidal ve istikrar için bir siper görevi görüyor” dediği Almanya’ya yoğunlaşıyor. Hâl böyle olunca Almanya’yı, hem Kıta Avrupası’nın diğer ülkeleriyle ve Britanya’yla hem de ABD’yle karşılaştıran yazar, Almanların üretim, kriz yönetimi, tarihyazımı ve tarihten ders çıkarma gibi özelliklerine değiniyor.
Kampfner, Almanların hep zor yollardan geçerek öğrendiği ve başka ülkelere oranla daha zorlu virajlar döndüğü notunu düşerken bugünkü gelişiminin özünde bunların bulunduğunu hatırlatıyor.
İki Almanya’dan tek Almanya’ya geçiş sürecinde ön plana çıkan ve her biri ülkenin gelişimi için önemli adımlar atan isimlerden bazılarını da anıyor yazar: “Savaş sonrası Federal Almanya Cumhuriyeti’nin, çoğu hatırı sayılır derecede önemli olan yalnızca sekiz lideri vardı. Konrad Adenauer ülkede demokrasiyi yerleştirirken Batı Almanya’yı transatlantik ittifaka bağladı; Willy Brandt, Soğuk Savaş’ın zirvesinde mühendislik atılımının gerçekleşmesine yardım etti; Helmut Kohl yeniden birleşmeyi kararlılık ve maharetle yönetti; Gerhard Schröder, partisine pahalıya mal olsa da radikal ekonomik reformların başlamasını sağladı. 2005’te onun yerini, çağdaş Almanya’nın büyük bir kısmının etrafında döndüğü kadın olan Angela Merkel aldı.”
Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki atılımları, herkesin gözünün önünde gerçekleşti; gizli saklı bir tarafı yoktu. 1949’da onaylanan kanunlar sayesinde gerekli yapılandırmaları ve rehabilitasyonu hayata geçiren Almanya, Kampfner’in de hatırlattığı üzere bu sayede ivme kazandı ve şimdiki hâline ulaştı. Özellikle 1989’a kadar Federal Almanya’yı liberal demokrasinin merkezine dönüştüren de bu kanunlardı.
1950’lerde ve 1960’larda aldığı yoğun göçle 1968’e giren ve sol-sosyalist mayanın tutmasıyla demokrasisi ve iş ahlakı belli bir düzene oturan Almanya, hem ekonomik hem de kültürel açıdan yeni atılımlar gerçekleştirerek Avrupa’da liderliğe oynamaya başlıyor. Kampfner’in anımsattığı gibi 1990’larda ve 2000’lerdeki krizleri başarıyla yöneten, 2015’teki mülteci akınını da rayına oturtan Almanya, Avrupa’nın lokomotif ülkesi kimliğini pekiştirdi. Yazar, 1930’lardan başlayarak günümüze dek getirdiği hikâyeyle Almanya’nın bu konuma erişirken ardında bıraktığı hezimetleri ve gerçekleştirdiği reformları ayrıntılarıyla anlatıyor. Üstelik sadece ekonomik ve teknolojik açıdan değil; politik, sosyal ve kültürel tarafıyla da ilgileniyor meselenin. Dolayısıyla kendisini sürekli sorgulayanlardan, iyiye ulaştığında durmayıp bir adım daha atanlardan, kibirli komşularına ve çevre ülkelere rağmen çalışmaya devam edenlerden, geçmişinin farkında olan ve yeniden aynı hatalara düşmemek için çabalayanlardan oluşan bir çoğunluk görüyor Almanya’da: Hatırlayan, tarihi süzgeçten geçiren, kolektif suçu bilen ve bunları sumen altı etmek yerine oradan yola çıkan bir çoğunluk bu. Öyle ki bu grup, dışarıdan gözlerin Almanya’nın dününe ve bugününe bakarak eleştirel bir tutum geliştirmesine ılımlı yaklaşıyor ve ilerlemenin yolunun buradan geçtiğine inanıyor. Kampfner de kitabını bu kapıdan girerek yazmış.
Bir başarı öyküsü
Geçmişinden yola çıkarak bugüne varan Almanya’nın şimdiki durumunu anlatan Kampfner, meselenin daha rahat kavranması için bakışlarını Brexit süreci sonrasına çeviriyor: “Almanya, olması gerekenden çok daha uzun süre korunan çocuk olarak kaldı. Ancak bu artık sona erdi. ABD ve Birleşik Krallık’ın güvenilirliğinin sarsılmasıyla birlikte Almanya, liberal demokrasinin bayraktarı olarak son derece rahatsız edici bir konumda buldu kendini. Almanya, Avrupa’nın taşıyıcı kolonudur. Oynayacağı büyük bir rol ve vermesi gereken zor kararlar var. Merkel’in halefi ve gelecek nesil Almanlar için en büyük zorluk bu olacak.”
Söz konusu belirleme, yakın ve uzak gelecekte Avrupa’da üstleneceği rolü göstermesinin yanı sıra Almanya’nın tarihsel öneminin de altını çiziyor. Başka bir deyişle yirminci yüzyılda bir ekonomik büyüme ve sosyal katılım modeli hâline gelen Almanya’nın, yirmi birinci yüzyılda hem bu konumunu koruması hem de yine diğer ülkelere örnek olması için istifini hiç bozmaması gerektiğini vurgulayan yazar, popülist siyaset-bilim rekabetinin yaşandığı Almanya’daki bu işleyişin diğer Avrupa ülkeleri için de hayli önemli olduğunu anımsatıyor.
Ekonomiden çevreci hareketlere, kültürden futbola, sosyal adaletten çokkültürlülüğe uzanan geniş bir perspektiften Almanya’nın başarılarını, katettiği mesafeyi ve gelecekteki konumunu tartışan Kampfner, enikonu çetin bir hâl alacak siyasi, ekonomik ve demografik yeni çağda ülkenin geçmişini, bugününü ve geleceğini yorumluyor kitabında. Son sözü yazara bırakalım: “Son yetmiş beş yılın Almanyası olağanüstü bir başarı öyküsüdür. ABD, Fransa ve benim ülkem İngiltere gibi eşdeğer ülkelerin farklı nedenlerle dahi olsa başarmak için mücadele ettiği yeni bir istikrar paradigması oluşturdu. Bugünle mücadele eden ülkeler, gerçek ya da hayali geçmiş zaferlerin özlemiyle teselli bulur. Tarihi nedeniyle Almanya bunu yapamaz. Almanya, içinden geçtiğimiz milliyetçilik, aydınlanma karşıtlığı ve korku çağında Avrupa’nın en büyük umududur. İngiltere her zaman bir yol gösterici olarak görüldü, ABD de ancak her iki ülke de daha geniş dünyaya karşı sorumluluklarının çoğunu görmezden geldi. Hızla değişen bir dünyada Avrupai değerleri kim temsil edecek? Otoriter rejimlere kim karşı çıkacak? Liberal demokrasiyi kim savunacak? Almanya yapabilir çünkü ülkeler tarihten ders almayı başaramazsa ne olacağını bilir.”
Almanlar Neden Daha İyi Yapıyor?, John Kampfner, Çeviren: Nermin Mollaoğlu, İthaki Yayınları, 312 s.






