Kaçırdığım Merhaba
25 Ekim 2019 Öykü

Kaçırdığım Merhaba


Twitter'da Paylaş
0

Ruhumu hiç temizlemeyen bu öfkenin öleceğim güne kadar benimle kalmasından korkuyorum. Bazen belimi çatlatıyor sandığım bu yükü yeryüzüne dağıtabilmek için tüm sokaklara aynı anda girip hepsinde aynı rüzgârın talanını izliyorum. Elleri büyük, bakışlarından anlaşılmaz bir karamsarlık akan yanık tenli sarhoşların, gözlerini kaçıran günahkâr kadınların, alnında kurşun delikleri taşıyan küçük çocukların yanında alıyorum soluğu. Aradığım bir deva var mı diye içlerine şöyle bir bakıyorum ama ne sarhoşlardan gerçek bir uyuşukluk, ne kadınlarında minik bir şefkat kırıntısı ne de çocukların alınlarından sızan tertemiz bir damla kan bulabiliyorum. Varsa yoksa ihanet püsküllü naralar, küflenmiş zevk çığlıkları ve yalancı gözyaşları geçiyor elime. Ben de alıp başımı kasabanın en büyük tepesinin yamacına ölüme kafa tutan belediye tarafından fırlatıp atılmış mezarlığa gidiyorum. Acınası iniltiler, büyük fedakârlıklar ve genzimi yakan öfkenin huzursuzluğuyla mezarların arasında dolaşırken buluyorum kendimi.

Gece olduğunda işgal edilen bir gün görünüyor. Israrla özgürlüğünü arayan ve her seferinde yeniden boynu eğdirilen bir gün, ama zarafetle sürülüyor yüzü gecenin pütürlü yüzüne. Yakalandım mı peki? Hayır. Beni kasabanın dışında aramazlar. Olsa olsa yine bir bodrum katında, kaçak bir meyhanede yarı baygın sayıklıyor ya da terk edilmiş bir bağ evinde kendi kusmuğunda uyukluyorumdur. Bana yadigâr bir yaşamı bozduğum için kızgınlar. Sivrilen kayaları gösterdiğimde beni ihanetle suçluyorlar. Bana aceleci, ısırgan, hain dediklerini biliyorum. Bir şüpheyle kanattıkları boynum, ama beni tertemiz gösteren bu öfkem. Yürüyüşümü akladığım mecburi tebessümlerim. İşte geceyi pervasızca zalim ilan ettim. Ben de gecenin günü işgal ettiği gibi işgal altındayım. Sevgililerim, akrabalarım ve sürekli kahvede oturan emekli öğretmen tarafından. Bir bok öğrenememişim. Hah! İşte kirli edep, işte dişleri gerçekten sivri olanlar bunlar. Güleceğim geliyor, gece dudakları susuzluktan kurumuş bir bebek soğutuyor içimi. Yine de rugan ayakkabıları hak etmiyorum işte. Sustuğumda herkes haklı, konuştuğumda aydınlanırsa bir tek gökyüzü aydınlanır, o da yağmur, kazara dirilen bir kadının kucağında gezdirdiği ölü bebeği için sancılanmıştır. Siyaha çalan dilim, ve sığındığım mavi bir bisiklet kornası. O devasa çocukluğum artık beni örtmüyor. Bir karar vereceğim. İşte ölülerin huzurunda bir karar veriyorum.

Düşman. Taşranın tam ortasında, ismi müphem bir kasabanın yırtık pırtık dağlarına heyecanlanan bir düşman. Kimse için tehdit değilim fakat taşıdığım bu misyon, ağzımdan taşan irinli su, ve işte bu kötü koku hepimiz için yeterli. Bana tek bir kişisel hülya söyleyin. Hepimiz ihmal edilebilir değil miyiz? Ama hayır, biri avuçlarının içine çürümüş kalbini kusacak ki, çıkardığı öğürtü düşüncemizi yırtsın, toprak neymiş, dağ neymiş anlaşılsın. Elbette beklediğim birileri var benim de. Ellerimle kaldırdığım o yara kabukları boşuna değildi. İşte düşmanlığımı tesciller gibi tüm kasabaya aşağılar gözlerle bakıyorum. Hem şehirden buraya kötü alışkanlıklarını taşıyan yüksek sesli riyakarlara ve kuyuları kurutan lanetli hayaletlere… Beni rahat bırakın artık. Ben bir harabeyi yıkmaya çabalıyorum. Artık rahat bırakılmalıyım.

Isırgan huylarıyla diz kapaklarımı kırmaya çalışan acımasız yeryüzü. Tek başına ve hikmetli alışkanlıklar edinmeye çalışan şu şeytan bozmasını görmüyor musun? Yalnızca günahı meşru kılmak için şiir okuyan şu ışığı şaşmış şu sefil mahluk. Tam mezarlığın girişinde dökülmüş bütün saçları. Bir de alıklığına intihar süsü veriyor. Çocukları boğazlayanlar da bunlardan. Bu canlı kıyamet alametleri aynaların mahremiyetini kırdılar. Hepsi benim evimde, küçük kulübemin ocağında ısınıyorlar. Gün batarken çakan kızıl yıldırımları seyredip “Vay be! Diyorlar tüm varlığın tüm abartısını dillerinde düğümlemişler. Ah ben kendi yurdumun yabancısı olmasaydım! Tek bir hakkım olsaydı şu güneşi başlarına geçirirdim. Ziyadesiyle bir ata muhtacım. Bulunduğum yüksek tepe, giyindiğim düşman kılığı ve beni bekleyen kalın duvarlar beni koymuyor ki gideyim. Gideyim de gökyüzünde bir intikamın gürültüsü duyulsun.

Korkuyorum. Bir gün İbrahim diye bir deli söz gelimi, yüksek mevkii sulu ağızların tören vesilesiyle konduğu koca meydanda, tam alkışların coştuğu sırada sahneye fırlayıp kendi ayaklarını öpmeye başladı. O sırada halk sanılan bir halk, pörsümüş dudaklarında bir ismi gezdiriyorlardı. Yamulmuş bir törpü gibi acıtarak. İbrahim’in kolunu kanadını kırdılar. Artık korkuyorum. Ya ben öfkemin geçmesinden korkuyorsam?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR