Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Temmuz 2022

Edebiyat

Kadire Bozkurt: "Kadınların, erkeklerin, çocukların, hayvanların ve ağaçların hayatı aynı derecede ilgimi çekiyor."

Semih Gümüş

Paylaş

3

0


Her türlü kısıtlamadan, ahlaki ve toplumsal yargıdan, gelenekselden, genelgeçerden arınmış bir zihinle yazmaya çabalıyorum. 

Kadire Bozkurt'un üçüncü öykü kitabı Buzkandilleri yayımlandıktan sonra okurların büyük ilgisini gördü. Son zamanlarda yayımlanan öykü kitapları arasında Buzkandilleri'nin gördüğü çarpıcı ilgiyi ve öykü üstüne düşüncelerini Kadire Bozkurt ile konuştuk.

Semih Gümüş: Kadire, Buzkandilleri üçüncü öykü kitabın. İlki Küçük Dertler, ikincisi de Bir Kalbin Boyutları’ydı. Bana kalırsa üç kitapta da sırayla basamakları çıkmış oldun. Sonunda Buzkandilleri herkes için önemli bir öykü kitabı oldu. Sen bu serüveni nasıl değerlendiriyorsun, başlangıçta neler düşünmüştün, şimdi neler düşünüyorsun?

KB: Buzkandilleri 2017’den beri biriken öykülerimin toplamı ve evim diye gördüğüm Notos Kitap'tan çıktı. Yayımlandığı günden beri büyük ilgi görüyor. Buzkandilleri hakkında beni çok mutlu eden şeyler söylenip yazılıyor. Yazan herkesin hayal edeceği bir durumu yaşıyorum. Benim onlarca defa yaptığım gibi şimdi de benim kitabımı göğsüne bastıran birileri var.

Banu Yıldıran Genç Buzkandilleri ile ilgili yazısında bundan böyle ne yazsam okuyacağına dair çok zarif bir şey söylemiş. Şımarmadan, ne olduğumu şaşırmadan devam etmek, bu söze layık olmak benim için çok önemli. Şimdi daha öncekiler gibi bu kitabımı ve öykülerimi de unutacağım, daha iyi öyküler yazmak için didineceğim, yaşamımı böyle geçirmek istiyorum, bundan daha iyi bir hayat amacı bilmiyorum.

kadire bozkurt buzkandilleriSG: Buzkandilleri’ndeki bütün öykülerde her yaştan kadınlar var. Bir kadın yazar olarak kadınların hayatı seni yakından ilgilendirdiği için mi böyle, yani görevci bir anlayışla kadınların yaşadıklarını anlatmak gibi bir düşünceyle mi tasarlıyorsun öykülerini, kadınları daha iyi tanıdığın için mi, niçin…

KB: Kadınların, erkeklerin, çocukların, hayvanların ve ağaçların hayatı aynı derecede ilgimi çekiyor. Anlamaya, anlamlandırmaya çabalıyorum. Görevci bir anlayışla kadınların hayatını, yaşadıklarını anlatmak aklımın ucundan geçmez. Kadınla erkeğin beraber yaşamından doğmuyor mu sanat? Hem biri olmadan öbürünü anlatabilir miyiz?  Üstelik erkekleri de kadınlar kadar anladığımı sanıyorum, iki ağabey ve bir babayla büyüdüm. Bu kitapta öyle denk gelmiş olabilir ama cinsiyetleri değil, ilgimi çeken hikâyeleri gözeterek yazıyorum. Yeri gelmişken söyleyeyim kendimi hiçbir -izmle tanımlamam. Her türlü kısıtlamadan, ahlaki ve toplumsal yargıdan, gelenekselden, genelgeçerden arınmış bir zihinle yazmaya çabalıyorum.   

SG: Buzkandilleri yayımlanalı iki ay bile olmadı ama büyük bir ilgi görüyor. Düpedüz yaygın bir okur ilgisi bu, öykü kitaplarında her zaman rastlanmaz ve Buzkandilleri’nin başkalarından etkilenmeden kendisi okuyup olumlu tepkilerini göstermek isteyen okurları oldu. Bunu bekliyor muydun? Okurların ilgisi seni nasıl etkiliyor? Bir yazarın okurlarla ilişkisi nasıl olmalı?

KB: Ben Bursa’da yaşıyorum, edebiyat çevrelerinden uzağım. Üç beş dostla, ailemle sakin bir hayat sürüyorum. Sosyal medya deseniz varım ama yok gibiyim. Dolayısıyla sessiz sedasız karşılanmaya alışmıştım, bu ilgiyi beklemiyordum. Yazmak ne ki, bir şeyler yazıp boşluğa fırlatıyorsunuz nihayetinde. Ama bu kez oradan ses geldi, “seni gördüm, anladım, duydum”. Buna paha biçilemez. Var olsunlar. Övgüye karşılık verme konusunda kendimi geliştirmem lazım gerçi, nasıl teşekkür edeceğimi şaşırıyorum, bazen utanıyorum, neyse ki emojiler var  Yoksa minnetimi anlatmak inanın öykü yazmaktan bile zor.

Konu sıradansa ama yine de anlatmaya değer buluyorsam, başka türlü anlatma yolları bulup nesnelere bir takım büyülü görevler veriyorum,

SG: Buzkandilleri’ndeki öyküler arasında “Ava Ne Olduğunu Bir Türlü Anlayamıyor”, “Blob” ve “Utanç” öykülerinin adların çok sık anılıyor. Okur bu öykülerde ne buluyordur?

KB: Düzen bozulur hikâye başlar, koltuğunuzda rahatça okumayı hayal ettiğiniz kitaptaki satırlar dönüp sizi ısırır, dünyanın güvenilmez bir yer olduğunu hatırlarsınız, birkaç sayfa sözcük sizi evinizden alıp tekinsiz yerlere götürür. "Blob" ve "Utanç" konularıyla tedirgin ediyor ve öykü bittikten sonra da sizi rahat bırakmıyor sanırım. Beni yazmaya sevk eden tutku okurda karşılığını buluyor belki. Bütün bunların anlamı ne? Hayat neden böyle absürt? Yargılamadan, taraf tutmadan bazı sahneler gösteriyorum. Bu sahnelere bakıp okurla birlikte düşünüyoruz. Ne oldu şimdi? Bundan sonra nasıl yaşanacak?

"Ava" öyküsü biraz daha farklı ama bu anlamlandırma çabası orada da var. Neredeyse Türk filmi tadında bir öykü. Baba ortadan kayboluyor, Ava çocuklarla yapayalnız kalıyor. Komşu Nazmi Bey hikâyeye dâhil oluyor. Bunun nesi etkileyici? Konu sıradansa ama yine de anlatmaya değer buluyorsam, başka türlü anlatma yolları bulup nesnelere bir takım büyülü görevler veriyorum, mesela küçük kız Nazmi Amcanın yumuşacık, içi kürklü montunu okşar, annenin küpeleri ışıldar. Ava’nın elbiseleri umutla ilişkilenir. Nazmi amcanın getirdiği portakallar, sobaya atılan odunlar bile bir şeyler anlatır. Çok iyi bildiğimiz eski, fakat zamansız ve içimizi burkan güzel bir şarkıyı duyar gibi oluruz. Bütün bunlar sayesinde daha çok sevilmiş olabilir bu öyküler.

SG: Aynı zamanda etkileyici hikâyeler anlatıyorsun. Doğrusu ben de okur olarak artık okuduğum öykülerin etkileyici olmasını arıyorum. Yazar bunu nasıl sağlayabilir?

KB: Okuduğumuz pek çok iyi öyküyü unutulmaz yapan etkileyici bir şeyler var. Hemingway’in "Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler"i, Carver’ın "Sülün"ü, "Katedral"i, Cheever’ın "Yüzücü"sü, Marquez’in Senora Forbes’in Mutlu Yazı’nı bir kez okumanız yeter. Unutamazsınız. Bugüne dek yüzlerce öykü okumuşumdur, çoğunu unuttum, bazılarına tekrar rastgelirsem ilkmiş gibi okuyorum. Bir öyküyü etkileyici yapan nedir? Kahramanların tavrı, konuşmaları, nesnelere yüklenen anlam, tuhaflık, tekinsizlik, aykırılık, imâlar, görünenin ötesine dair sezdirilenler, gerilim. Bunların hepsi ve bazen de yalnız biri. Bir formül olsa keşke. İşimiz ne kadar kolaylaşırdı. Öyküyü yazarken mesela iki üç paragraf yazmışsam, metin henüz bana da yabancıyken yüksek sesle okuyorum.  Kendi sesimi dinliyorum, ritmi, müziği. Eğer bunlar yoksa silip yeniden başlıyorum. Bir ses olmak zorunda. Kendi sesini bulan öykü organiktir. Kanlı canlı bir şeydir. Nabzı atar. Bu atışı duyar ve bir daha da unutmazsınız.

kadire bozkurt buzkandilleri

SG: Buzkandilleri’nin çok beğenilmesinin bir nedeni etkileyici hikâyeleriyse öbürü de bana kalırsa kusursuzluğa varan anlatımı, dili, tekniği. Sen öyküde nelere önem veriyorsun?

KB: Bu sorulunca verilecek tek cevabım var, yazmayı okuduklarımdan öğrendim. Yedi yaşımdan beri çok düzenli okuyorum. Şanslıydım. Her türden kitap elimin altındaydı. Anna Karenina, Suç Ve Ceza, Don Kişot gibi bazı kitapları da defalarca okudum. Zamanları, fiilleri, genel olarak dili iyi kullandığım söyleniyor, buna çok seviniyorum ama bilerek ya da düşünerek yapmıyorum. Belki yerleşmiş bir dil bilincinden söz edilebilir. Öteden beri okuduklarımı bu şekilde okuyorum, sözcük dizilimine, noktasına, virgülüne, anlam bütünlüğüne/berraklığına bakarak, parçalayıp analiz ederek.

SG: Anlatıcının kullanılma biçimi, ayrıntılara yüklenen işlev, tastamam yerinde konuşma cümleleri, açıklamalara yer vermemesi, okura bırakılan susku noktalarının çok iyi seçilmesi gibi bir dizi özelliğe bakınca senin senin öykülerinin son dönem edebiyatımız içinde önemli bir örnek olarak alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu noktaya gelmek için yaptığın çalışmalardan söz eder misin…

KB: Çok teşekkür ederim. Yazdığından çoğunu silmek, dinlemek, okumak, yine yazmak, sesli okumak, bir tiyatrocu gibi kahramanlarını canlandırmak, tarif ettiğin eylemi ayağa kalkıp taklit etmek, yazdığın diyalogları tonlamasıyla duygusuyla falan seslendirmek (kulağa iyi ve doğal geliyor mu?), yazdıklarını herkesten daha çok eleştirmek, yerden yere vurmak, öfke, inanç, meydan okuma, inat… Daha onlarca şey sayabilirim. Gönül vermek, adanmak gibi iddialı sözler etmekten kaçınırım ama zamanımın çoğunu yaptığım işe hizmet eden düşünceler doldurur. İzlerken, yürürken, dinlerken kafamda yazmaya ayrılmış bölüm neredeyse düşünceden bağımsız, kendi kendine işler durur.

kadire bozkurt buzkandilleri

SG: Senin öykülerin çok hesaplı kitaplı, adeta kusursuz olması için yazılmış, dolayısıyla çok teknik gibi eleştiriler de alıyor. Bu tür eleştirileri nasıl değerlendiriyorsun, sence öykülerinin böyle bir niteliği var mı ve varsa bu olumsuz mu?

KB: Bu tür eleştiriler duydum evet. Bunu açıkça tartışmayı tercih ederdim ama bizde öyle olmuyor pek. Bu gerçekten önemsediğim bir eleştiri, bu konuda öteden beri düşünürüm. Elbette öykülerim mükemmel olsun diye çabalarım, yazabileceğim en iyi öyküyü yazmayı hedeflerim ama sanatta kusursuzluk mümkün mü? Bulaşık makinesi kusursuz olabilir örneğin, buzdolabı, fırın kusursuz olabilir, olmalıdır da. Fabrikasyon bir üretim kusursuz olabilir, sanatsa ancak kusurlarla birlikte sanat olur. Hele ki çağdaş sanat, insan gibi kusurludur, simetrisi bozuktur, çamurda belli belirsiz bir parmak izi seçilir, olmayacak yerde fırça darbesi ya da aykırı bir renk görülür, bana göre olmuş, bitmiş bir öykü pek çok eksik barındırır. Üstelik de Orhan Pamuk’un Saf Ve Düşünceli Romancı’sında değindiği kıstasları göz önünde bulundurarak kendimi safa daha yakın bulurum, teknik konusunda düşünme yöntemlerini pek bilmem, daha çok hislerimle ilerlerim. Dolayısıyla öykülerimi kusursuz ve çok teknik bulanlara katılmıyorum. Büyük şeyleri küçükmüş gibi anlatıyorum, küçükleri de büyükmüş gibi, serin, soğuk ve hatta bazen de mekanik bir anlatım biçimi yeğliyorum. Romantizmden, ajitasyondan, ne hissetmeniz gerektiğini söylemekten kaçınıyorum. Bu tutuma alışık olmayanlarda böyle bir his yaratıyor belki öykülerim.

Bir metni beğendiğimizde neyini beğendiğimizi bulmaya çalışmak iyi olabilir.

SG: Seni en çok besleyen yazarlar ya da kitapar kimler ve nelerdi?

KB: William Faulkner, Ernest Hemingway, Raymond Carver, John Cheever, Stephen King, Yusuf Atılgan, Vüs’at O. Bener, Flannery O’Connor, Virginia Woolf, Marquez, Llosa, David Constantine, George Saunders, Ralph Rothmann. Ne yazdılarsa okudum, ömrüm yettikçe de dönüp dönüp yine okurum. Carver’ın bütün öykülerini, Saunders’ın her satırını. Döşeğimde Ölürken’in özellikle âşığıyım. Unuttuklarım da vardır elbette ama ilk aklıma düşenler hep bunlar olur.

SG: Öykü yazmaya yeni başlayan yazarlara neler önerirsin?

KB: Öneride buluncak kadar yetkin hissetmiyorum ama birlikte düşünelim. Kitaplar kitaplardan, yazarlar da yazarlardan çıkar demişti çok sevgili öğretmenim. Edebi akrabalarımızın yazdıklarını daha çok seviyoruz, kendimize yakın buluyoruz ya, onları bulduğumuzda defalarca okumalı, yordamlarını çözmeliyiz belki. Bir metni beğendiğimizde neyini beğendiğimizi bulmaya çalışmak iyi olabilir. Edebiyat dergilerini takip etmek gerekir, ne tür öyküler yayımlanıyor, çağdaşlarımız neler yazıyor. Çokça çiğnenmiş konulardan uzak durmak, yeni fikirlerin peşine düşmek iyidir.

SG: Buzkandilleri’ni en çok kimin okumasını isterdin?

KB: Orhan Pamuk okusun. Ferit Edgü okusun. David Constantine okusun. Bence herkes okusun, bir kere de değişiklik olsun da bir öykü kitabı satış rekorları kırsın :)

SG: Roman yazmayı düşünüyor musun?

KB: Bir gün iyi bir konu bulursam ve onu uzun uzadıya anlatmak istersem neden olmasın.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Lolita’nın Basım Serüveni Kolay OlmadıDerya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jonathan Esty

27 Mayıs 2025

Bugün Ütopyalar Niçin Hâlâ Önemli?

21. yüzyılın ütopyalara ihtiyacı var. Teknolojinin dünyadaki ıstırabı azaltıp insan yaratıcılığına daha fazla alan tanıdığı daha iyimser bir gelecek hayal edebiliriz. Winston Churchill’e göre İkinci Dünya Savaşı’nda kazanılacak olası bir zafer dünyadaki insan yaşamı..

Devamı..

“İyi yazmak, neyi yazmamak gerektiğini..

İpek Doğan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024