Geldi; adı Aykut; pek bilen yok; bilenin de iplediği yok; bahçenin ortasına sahne niyetine kurulmuş derme çatma yükseltinin üzerine çıktı. Taban tahtası çatırdadı yükseltinin, yüreği ağzına geldi. “Ulan, kırılacak bir gün ağırlığımızla, yok yere sakata geleceğiz,” diye homurdandı dişlerinin arasından.
Göbeğini içeri çekti: fit görünmeli. İşe yaramadı. Büyüdükçe büyüyordu namussuz. Eh, elliyi devirmişti tabii, içki desen... Dilini damağında gezdirdi, şaklattı hafifçe. İçmeyip de ne yapacaksın, hayat mı bu.
Gitarı sol elinde, bir zaman oyalandı yükseltinin ucunda, dinleyicileri süzdü, sonra bezgin adımlarla mikrofonun önündeki tabureye yöneldi, gelip iliştirdi kıçını. Çivisi çıkmış taburenin, battı. Canı yandı. Hay ben senin tabure gibi. Ulan orospu çocukları, insan adam gibi bir tabure kor altımıza. Aykutsak...
Sol ayağını sağlamca yere bastı, adı Aykut, sağ ayağını taburenin bacaklarını birbirine bağlayan dört demir çubuktan öndekinin üzerine yerleştirdi. Topuğunu demire takıp sivri burnunu yere doğru indirdiği çizmelerini gözucuyla inceledi. Eskiydiler ama olsun, idare eder. Geçen hafta boyatmıştı paraya kıyıp; hâlâ parlaktılar.
Kılıfından çıkardığı gitarını kucağına yerleştirirken birden canı sigara çekti. Keşke çıkmadan bir tane daha içseydim, diye geçirdi içinden, pişmanlıkla.
Gitarına yöneltti dikkatini, akorda başladı, tellerini bir iki tıngırdattı... ı-ıh! Eskidi namussuz, tutmuyor akort. Omuzlarını silkti. “Koyver gitsin,” diye mırıldandı. “Ne anlar bu dallamalar akorttan.”
Sintisayzırı ayarladı, hafif hafif öksürerek ses tellerine de akort verdi.
Verdi de... Kim olarak başlamalı bu akşam? Kimden hazeder bu zevat?
Baktı: Yaz güneşinde gün boyu malak gibi yatıp iyice gevşemiş, pancara dönmüş, üstüne bir de fena acıkmışlardı; belli; açıkbüfenin önünde birbirlerine hafiften omuz atarak ön almışlardı. Tabaklarını tepeleme dolduranlarsa, doymamış gözlerinden biri hâlâ açıkbüfede, yemeklerine yumulup kalmışlar...
Küçümseyen, yampirik bir gülümsemeyle uzun uzun süzdü herkesi; kimden hazzederler, bir karara varamadı.
Bir süre daha boş boş tıngırdattı gitarını; çevreyi, bir kez daha, gözucuyla kolaçan etti; bahçenin uzak köşesindeki orta yaşı geçmiş kadınla adama takıldı bakışları, orada durdu.
[caption id="attachment_24552" align="alignright" width="306"]

Desen: Muhammet Şengöz[/caption]
Rakı içiyorlar. Tabakları, bırak tepeleme dolu olmayı, neredeyse boş. Duruşlarına bakılırsa yanlışlıkla düşmüş gibiler buraya. Midilli’nin uzak ışıklarına ya da kim bilir, imbatla oynaşan dalgalarına denizin, dalıp gitmişler. Ya da içinde her biri kendi yüreğinin, kendi başlarına, uzak bir yolculuğa çıkmışlar. Kadın öfkeli gibi, yüzüne bir gölge gelip oturmuş. Ters gitmiş bir şeyler, belli, umduğunu bulamamış, bulduğundan bunalmış, sıkkın. Adamda sezilense, niçin buradayım sorusu (ben de soruyorum bunu üstat, yanıt yok, uğraşma boşuna). Soru, duruşuna sinmiş tepeden tırnağa; bir yorgunluk anıtı gibi oturuyor sandalyesinde.
Bir yorgunluk anıtı gibi oturuyor tanımlaması aklından geçince, kararını da verdi hemen. Tabii ya, Cem Karaca olarak başlamak en iyisi. Hiç değilse bunlara uyar, yaşları tutuyor. “Yorgunum Kaptan”la değil ama, o sona kalsın. Damardan olur, alkış alır bakarsın. İlkin...
Batan güneşin kızıllığında...
Cem Karaca’ya ayarladığı sesi bahçeyi doldurdu, adı Aykut, taşarak öteki motellerin, pansiyonların bahçelerinde, odalarının balkonlarında, odalarında, sahil boyunda gezinen kalabalığın kulaklarında hatta, yankılandı.
Gelgelelim kimin umuru.
Hayır, ne kadın ne de adam umursadı; ötekilerden yana umutsuzdu zaten; herkes tıkınma telaşında, büfedeki tatlıların peşinde, aman kaçırmayalım, tükenir mükenir tatlısız kalırız maazallah...
Bok yiyin.
Bitirdiğinde şarkıyı, usulen bile alkış gelmedi kimseden, bozuldu iyice. “Siktiğimin öküzleri,” diye homurdandı; neyse ki mikrofon uzaktı ağzından, duyulmadı.
İlk parça tutmayınca, biliyor, sonunu getirmek zor olur gecenin. Çark mı etse hemen?
Yok, hemen olmazdı. Yenilgidir, iyice bozar adamı. Neyi söylemeli peki? Cem Karaca olarak yine, onun edasıyla tıpkı, sesiyle, biraz daha açıp volümü? Hangi şarkısını üstadın?
... eskiden karpuz idik şimdi döndük biz hıyara...
Bir yandan da garsona göz etti: mazot lazım. Alışkındı oğlan, anladı, içeri seğirtti hemen. Biraz sonra da kola katılmış votkayı getirip sintisayzırın durduğu masanın üzerine, aklı sıra çaktırmadan kimselere, bıraktı.
Çaksalar n’olacak. Zıkkımlandığım votkanın hesabını mı vereceğim bu zibidilere, onlar zıkkımlanmıyor mu masalarında.
Ama patron gıcık kapabilirdi tabii.
Kaparsa kapsın. Zaten farkındadır dallama, görmezden geliyordur. İşine de geliyordur tabii; maksat koz olsun elinde, kovar movarsa yarın bir gün... Ucuz purosunun dumanını savura savura yüzüme: İyi de birader, sahnede bile zilzurnasın yani.
Vur dibine havalansın.
Vurdu, uzanıp aldı bardağı, kocaman bir yudum içti votkalı koladan. Oh be.
Dur hele. Hele bir karışsın kanımıza, istersek Tom Jones dahi oluruz ki, dinlese, ulan ben bensem, bu kim diye şaşar kalır garibim...
Abandı şarkıya... Ama yok, yine tutmadı. İlaç için tek masadan bile alkış gelmedi, lanet olsun.
Sadece, ilkin kadın, ardından adam –
Hayır, alkışlamadılar ama, bakıp gülümsediler sanki, dostça. Bu da bir şeydir, insan var olduğunu hissediyor. Bir eşya gibi, ne bileyim, şu kıçımı koyduğum tabure gibi filan olmadığını. Bir adımız var ne de olsa, Aykut, ah kardeşler siz beni,
Aykut olarak,
bir zamanlar...
... Çok yorgunum, beni bekleme kaptan...
Evet Kaptan, yorgunum. Yıllardır, bir Cem Karaca, bir Barış Manço... Bir Berkant, bir Erkin Baba... bir o, bir öteki olmaktan. Seyirciye göre, patrona göre, duruma göre... Aykutcum, bu seyirciye nostalji gider. Gider patron. Diyorum ki o yüzden, sen bu gece Berkant gibi biraz, biraz da... yav, sen bilirsin işte... Erkin Baba gibi filan söylesen? Söylerim patron. Sesin de uyuyor ha. Uyuyor patron, peki patron, eyvallah patron, biraz da Mazhar patron emrin olur Ajda da ister misin patron yorgunum kaptan bir türlü Aykut olamamaktan üstat kimin umurunda hanımefendi Allah topunuzun...
... beni o limana çıkaramazsın.
Tık yok. Tutmadı. Barış Manço olsam tutar mıydı? Cem Karaca’dan ekmek yok bu akşam, belli. Çoluk çocuk da gırla zaten, severler.
... domates biber patlıcan...
Zıkkımın kökünü yiyin. Tıkınıyorlar habire. Kadın, yüzünü mü ekşitti? Adamın da ondan aşağı kalır hali yok, içkisine yumuldu, sigarasını tellendirdi, başını Midilli’ye çevirdi, ışıklarına adanın, ah o ışıklar, çağıran, her gece ben de bakıp bakıp...
İnsanda nasıl da çekip gitme isteği uyandırıyor, değil mi? Alıp başını... Yaptığım ne zaten... ne bileyim, yine de... Şarkı söylemek... Kim olarak fakat? Çocuklar desen ciyak ciyak masa aralarında, susun lan piç kuruları sesimi mi iyi ayarlayamadım tıpkı Barış bu kadar olur daha nasıl benzetilir bir ses bir sese şu sıcağı da havanın ayrı bir bela ter bastı allahıma bir gün bırakıp şu işi ulan yıllardır –
... artık çok geç ama yine de...
Hay ben sizin...
Bardağa uzandı, hassiktir, ne zaman bitmiş lan bu? Garsona bakındı, yok allahsız, sigara da yok, kim vardı sahnede sigara içen? Var mıydı öyle biri? Bilse, o olur şimdi, yakar, dumanını üfler onun gibi...
Hayal meyal bir şeyler anımsadı, birisini. Bir klibinde galiba. Sanki... Öyle miydi? Olmasa ne yazar.
Elini kıç cebine attı pantolonunun, yamulmuş sigara paketini çıkardı, iki tane kalmış, giderken çadıra almayı unutmamalı gece uzun...
Gece yıllardır uzun. Aslına bakarsan...
Bakma. Düşünme. Boşver.
Durdu, derin bir soluk aldı, sigaranın birini çekti paketin içinden, dudaklarının arasına yerleştirdi, sintisayzıra ayar verdi, sesine de, duruşuna da sahnedeki, sigarayı yaktı o duruşla, aynı duruşla efkârlı efkârlı üfledi dumanını...
Öyle sarhoş olsam ki...
Garson önünden geçiyordu, göz göze geldiler, bakışlarıyla boş bardağı işaret etti.
“Geliyor abi,” dedi oğlan miyavlar gibi, içeri seğirtti.
... her şey bir rüya olsa...
Kadınla adamdan yana baktı, adam orada ama kadın gitmiş. Sıkıldı mı acaba? Kim bilir, kenefe gitmiştir belki, içine sıçarım böyle şarkıların da, şarkıcının da deyip.
Beğenmedinse dinlemezsin abla, n’apalım.
Adamla göz göze geldiler, gülümsedi sanki adam, bakışlarında dostça bir ışık. O da gülümsedi adama, başını eğerek selamladı.
Dostça mıydı o ışık, acır gibi mi yoksa? Belki ikisi birden? Hani, Kardeş be, ne demeye bir o, bir öteki oluyorsun, kendin olsana, der gibi? Bilemedi, canı iyice sıkıldı, damağının kuruduğunu hissetti. Nerde kaldı bu çipil oğlan, getireceği alt tarafı bir kadeh bir şey, sanki kuyudan su çekiyor itoğluit.
Sana gelince kardeş, ben bilmiyor muyum kendim olmayı, Aykut? Aykutum ben, ama nasıl Aykut olacaksın sahnede, kim takar? Buralar böyle yerler, işin raconu bu. Aslını bulamayan, suretiyle idare ediyor, karikatürüyle. Bize gelince... Bir zamanlar biz de Aykut’tuk, kendimiz. Gençliğimizde yani, fişek gibi delikanlı İstanbul barlarında. Bestelerim bile var, ah be, bir albüm yapabilseydik, ama olmadı. Biz yükselmek için çabaladıkça, kör talih...
... bir başka dünya bulsam...
Bir yerde mi okumuştum? Bir filmde miydi yoksa, düşmek daha kolaydır tırmanmaktan, diyordu herifin biri. O hesap. Allah yürü ya kulum demedi bize, üçüncü sınıf yerlerinde bile içine tükürdüğümün şehrinin, tutturamadık. Düştükçe düştük, daha kolay. Başka iş de tutamadık, kanımıza işlemiş şarkı söylemek, tırmanamadık lakin, zor. Para zaten yok, hatun da boşadı; iyi mi; alıp kızla oğlanı cehennemin dibine –
Göğsünün ortasına bir sızı, gelip oturdu birden.
Kaç yıl oldu görmeyeli çocukları? En son... Boşver, n’apalım, ver elini buralar. Yok, karnını insan nerede olsa doyurur, mesele o değil. Mesele...
... unutsam bu günleri...
İşvereni de böyle işte bu yerlerin, filanca ol, feşmekânca ol, Aykut olma, kim takar Aykut’u, bak şeker kardeşim, müşteri böyle istiyor...
... muş. Koduğumun...
... yarınları unutsam...
Kolay mı sanıyorsun üstat? Bir başına çadırlarda, bazen böcekli arka odalarında üçüncü sınıf pansiyonların... Verdikleri para kaç kuruş adi herifler yok Tanju Okan da tutmadı tüydü herkes kessen şimdi söylemeyi hesap sorar puşt niye erken bıraktın?
Erken bırakmışım. Verdiğin kaç para pezevenk?
Nerde kaldı lan bu votka, en ucuzundan o da, zehir –
Şarkıyı bitirdi. Çıt yok. Yenisine geçmeden garsonu arandı, o da yok, allah kahretsin. Kadın, üşümüş demek, sırtında bir şalla döndü masaya, adam kadına döndü, el ele tutuştular. En son ne zaman el ele tutuştum bir kadınla, böyle romantik, bir şeyler kıpırdanarak içimde? Sonra birlikte denize döndüler yüzlerini, yüzlerinde bir ışık... Şunlara bak, nasıl da yerinde keyifleri. Midilli’nin ışıkları, ah o ışıklar, karşı kıyıların, adaların, başka yerlerin. Çekip gitmeli. Gidecek neresi var? Çekip gitmeli diye diye sahil boyunu ezber ettim memleketin, ettim de ne oldu, kimse anlamadı, iplemedi, olamadık Aykut, düşmek daha kolay kimse olamadık bir karikatür bir tane de Erkin Baba’dan patlatalım müsvette müsvetteyim ben ne söylesem
çöz beni arapsaçı bir hayalet – ölülerin dirilerin hayaleti –
... yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında.
Sonunu zor getirdi şarkının, bu gecelik bu kadar, alkış malkış yok, selamlamadı kimseyi, kimse yok, toparlandı, adı Aykut, votkaya uzandı bardak boş, hay ben senin şimdi git çadıra, sintisayzrı kapadı gitarını kılıfına yerleştirdi, bir başına kaçıncı yaz sivrisinekler de ayrı bir bela votka vardı biraz çadırdaki zulada sidik gibi ısınmıştır kola almalı giderken soğuk sigarayı unutma acıkmışım şurdaki sucuk ekmekçiden boşver eşşek etine anasının nikâhını
bir ömür harap oldu ne şarkıdır ama yarın söylesem kim olarak fakat –
Gitarı omuzunda, adamla kadının oturduğu masaya yöneldi. Bir selam vermeli, ne de olsa gözümün içine baktılar, gülümsediler. Merhaba derim, adım Aykut. Belki buyur ederler, oturur bir çift laf ederiz insan gibi. Yalnızca onlar başka kimse kalmamış, yok, oturmam, bir tanışıp belki, adım Aykut –
Yanlarından geçerken, birdenbire, sanki kendisi değil de konuşan başka birisiymiş gibi, “Aykut olmak zor,” dedi adama; adam da bir şeyler diyecekti belki, belki buyur edecekti masaya... ağzını açmasına fırsat vermedi. Yürüyüp geçti hızla.
Ne dediğini anladı mı adam, anladıysa bile, ne anladı dediğinden, bilmiyor.
Aykut gibi uzaklaştı ama, gecenin içinde, yalpalayarak.