Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Temmuz 2023

Edebiyat

Yazma Alışkanlığı

Andre Dubus

Paylaş

26

0


Öykülerin asla benim planladığım gibi olmayacağını bilirim, taslak üstüne taslak geliştikçe bana gerçekte ne olduklarını gösterirler. Genellikle beş ya da altı müsvedde yazarım, genelde ilk müsvedde çok kötü olur ve öbürleri de bana öykünün ne olmadığını nasıl olmadığını gösterir. Aslında bir öykünün düşündüğüm gibi olmaması benim düşündüğüm gibi olmasıdır.

En ince ayrıntısına kadar tasarlarım: Aylarca, sık sık yıllarca sürer bu durum. Aklıma nereden geldiğini bilmediğim bir fikir gelir ve bir deftere not alırım. Bazen orada yazılı olduğunu unuturum. O fikri düşünmem. Düşünmek derken bir plandan söz ediyorum size. Hikâyenin nereye doğru gideceğini asla düşünmemeye çalışırım. Bu, yazmak kadar zordur, hatta belki de daha zordur. Uyanık kaldığım süre boyunca tüm zamanımı bunun için harcarım; bu çok zor bir iştir çünkü hikâyenin ne yapacağını ve nasıl biteceğini ve bu öyküyü yazıp yazamayacağımı bilmek isterim ama bilmemem gerekir, yoksa öyküyü kontrol altına alarak öldürürüm, yalnızca onu kuşatmak için çalışırım. Kitap yazan bir politikacı tanıyorum. Bir gün ona, masaya oturduğumu ve yalnızca aklıma gelen şeyleri yazdığımı söyledim. O da bana, aynı şeyi yaptığını söyledi. Ben de, “Sizin gibilerin taslak çıkardığını düşünürdüm. Oturmadan önce ne yazmak istediğinizi bilmiyor musunuz,” karşılığını verdim. “Hayır,” dedi. “Her şey daktilonun başında gelişiyor. Düşünerek hiçbir şey yapmıyorum.” Bir Zen ustası oku hemen bırakmaz, ilk önce konsantre olur, nefes alır, sonra ok kendini bırakır ve hedef kendini oka vurdurur. En ince ayrıntısına kadar düşünürüm ve kendimi hazır hissettiğim anda bir öykü üzerine çalışırken öbürünü de içimde büyütmeye başlarım. Karakterlerin ruhlarını görmeye başlarım, bazen yüzlerini görürüm. Onlara beden ve ad veririm. Tek gereksinimim budur. Öbür düşüncelerim hep durumlardan ibarettir ve birçoğu sorulardan oluşur: Eğer böyle olursa?.. Bir adamın kızı arabayla çarptığı birisinin kazara ölümüne neden olursa ve olay yerinde durmayıp eve giderse ve bunu babasına anlatırsa, ne olur? İlk iki sahne gözümün önüne gelir, yazmaya başlarım. Bu iki sahnenin bana açıkça kendilerini gösterdiğini belirtir. Bir film izlerken ya da araba kullanırken ya da bir arkadaşımla konuşurken olabilir. Sahneler o an aklıma gelir. Bunun anlamı, zamanı geldi demektir. Öykü, kendisini yazabilmem için hazırdır. Sonra yazmalıyımdır, konsantrasyonumu en yoğun biçimde toparlarım. 1979 yılında katıldığım bir ev partisinde bir avukatla tanıştım. O zamandan beri, on yedi yaşımdan bu yana, çeyrek asırdır yazıyorum. Bana yazmanın en zor yanının ne olduğunu sormuştu avukat. Ben de, “Ne oldu ğunu ben de yeni öğrendim: konsantrasyon. Aklı toplamayı, kalp kırıklığını ve öbür şeyleri umursamıyorum. Tek sözcükle, mutlak konsantrasyondan söz ediyorum. Yazdığın sözcük olmaktan söz ediyorum,” dedim. “Ben bir Zen ustasıyım,” dedi bana. “Son zamanlarda benim de konsantrasyonum kötüydü.” Beysbol topuna vuran oyunculardan ve onların da bazen oyun esnasında konsantrasyonlarını kaybettiklerinden ve geri toparlayamadıklarından konuştuk. Ve o bana dedi ki: “Öykü yazarken, bir davada ya da topa vururken ya da bir oka nişan alırken konsantrasyonunu kaybedenleri affediyorlar. Ama yalnızca bir yerde affetmiyorlar; yatakta. Her zaman, ‘Beni sevmiyorsun,’ diyorlar,” demişti.

rernest hemingway

Her kim betimlemek istiyorsa, öncelikle Joseph Conrad’ın Narcissus’un Zencisi adlı kitabının önsözünü okumalıdır. Düzyazıda hayali karakterlere yaşam veren daha iyi bir şey okuduğumu hatırlamıyorum.

Bunu anlatıyorum çünkü bence komik ve derin bir anlam taşıyor. Eğer konsantrasyonumuzu kaybediyorsak, ki bu başımıza geliyor, yazarken, bir sözcüğün ardından başka bir sözcük bulurken onları boş sayfayı dolduracak biçimde ve boşluk bırakmayana dek yazarken konsantre olmamayı nasıl düşünebiliriz. Bir sayfayı birbirine hiçbir şey ifade etmeyen bir sürü sözcükle doldurmak... Bir öykü yazarken bu sözcükleri insanoğluna çevirmeliyiz; ve eğer çok iyi yaparsak, okuyucu, bu hayali karakterleri sanki gerçekten de dünyada yürümüş gibi, dünyaya gelmiş gibi hatırlayacak, hatta kendi hayatına girmiş gibi hissedecektir. Her kim betimlemek istiyorsa, öncelikle Joseph Conrad’ın Narcissus’un Zencisi adlı kitabının önsözünü okumalıdır. Düzyazıda hayali karakterlere yaşam veren daha iyi bir şey okuduğumu hatırlamıyorum. Avukata konsantrasyondan söz ettim çünkü “Anna” adında bir öykü üzerinde çalışıyordum. Bundan birkaç yıl önce Boston Globe dergisinde bir adamın Boston’daki bir bankayı soyduğunu, sonra da telefon kulübesine girip kız arkadaşını aradığını ve bu olaydan ona söz ettiğini okumuştum; kız arkadaşı ona telefon kulübesinin nerede olduğunu sormuş, sonra da erkek arkadaşına yan tarafa geçmesini ve onu aramasını söylemiş, sonrada aptal soyguncuyu polis gelene kadar orada tutmuş. Bunu not olarak defterime yazmıştım ve şöyle bir başlık buldum: “Bir Aldatmanın Öyküsü”. O zamanlar da öyküleri planlıyordum. Yalnızca, 1968 ve 1969 yılları arasında yazdıklarım tam planladığım gibiydi ve son sayfaya noktayı koymadan önce çok uzun zaman geçmişti. Öykülerin asla benim planladığım gibi olmayacağını bilirim, taslak üstüne taslak geliştikçe bana gerçekte ne olduklarını gösterirler. Genellikle beş ya da altı müsvedde yazarım, genelde ilk müsvedde çok kötü olur ve öbürleri de bana öykünün ne olmadığını nasıl olmadığını gösterir. Aslında bir öykünün düşündüğüm gibi olmaması benim düşündüğüm gibi olmasıdır. Bu şu an aptalca görünebilir ama bu “Anna”yı yazmaya başlamadan yıllar önceydi. Ve böyle büyüdüm geliştim. Elbette bir şeyleri planlamam gerekir. “Anna”da bir soygun planlamam gerekti, eczacımı görmeye gittim, ona ne yaptığımı söyledim ve bir insanın eczaneden ne kadar para çalabileceğini sordum. Kendi dükkânında çok fazla olmadığını, ama yol kenarındaki bir eczanenin iki bin dolar kazanabileceğini anlattı. Ben de birinci yolun üstüne kurulmuş bir eczane yarattım, Boston’un kuzeyindeydi, benim yaşadığım yerde ve aynı zamanda Anna ve Wayne de burada yaşıyordu. Genç, evlenmemiş bir çiftti. Wayne, Wendy’s’de hamburger hazırlıyordu, Anna bir dükkânda tezgâhtardı. Ama o kadar çok plan yaptım ki, o zamanlarda bu soygunların olabileceğine inandım. Yirmili yaşlarımın başında bir kitap yazmıştım, adı Teğmen’di (The Lieutenant, 1967), ama baş karakterim merdivenden düşerek kalbimi kırdı. Karakterlerimin asla böyle başarısız olmasını istemem. “Anna”daki genç adam parası olmadığı için bir avcı bıçağıyla eczaneyi soyuyordu. Bu onun ilk soygunuydu. Sonraları kendine bir silah bulmuştu. Bu silahı alt komşularından bulmuştu. Bir apartman dairesinin en üst katında yaşıyorlardı ve en alt katta bir pencere vardı. En alt katta oturan kadın, fırının gazıyla kendisini öldürmüştü. Wayne, gaz kokusunu almış, daireye girmiş ve pencereleri açmıştı; yatağı nın yanında bir silah bulmuştu, çünkü intihar eden kadın bu silahı kullanmayı seçmemişti. O silahı aldıktan sonra soygunlarına silahlı devam ediyordu ve Anna korkuyla ya da iyi niyetiyle onu polise ihbar etmişti. Öykümde tüm bu gereksiz ayrıntıları anlatmıştım. Yazmak bunların tümünün gerçekleşme olasılığını artırıyor. Bu yüzden anlamsız diyorum. Öykü Anna’nın bakış açısından yazılmıştı. Yavaş başladım, ilk önce yalnızca Anna’yla ilgili yazdım, sonra soygunu anlattım. Ama benim için Anna olmak çok zordu. Arkadaşlarıma, “Bildiğim kadarıyla çevremdeki kimse silahlı soygun yapmadı,” diyordum. Böylece yazmaya devam ettim. Günde beş sayfa yazmaya çalışıyordum, ama her gün Anna’yı uzaktan izliyor gibi hissediyordum ve onun içine giremiyordum. O olamıyordum. Sonra bir gün ya da geceydi, bilemiyorum; farklı bir tarz denemeyi seçtim. Ertesi gün masada otururken Anna’nın ne hissettiğini anlayana kadar bu kalemi bırakmayacağımı ve yazacağımı söyledim kendi kendime. O zamana kadar Anna ve Wayne eczaneyi soymuş ve içki dükkânına doğru yol almışlardı, ama dükkân kapalıydı, böylece komşu mahallenin barına gitmişlerdi.

Bir gün, yazı yazmayı tümcenin tam ortasında durdurdum. Bunu Ernest Hemingway’den öğrendim çünkü kolejde onunla ilgili bir ödev hazırlamıştım. Bu metot ve yazarlara verdiği öğütler arasında; her şey yolunda giderken bir anda tümcenin ortasında durun, sonra egzersiz yapın ve yazdığınız öyküyü unutun ve bırakın bilinçaltınız bu işi yapsın diyordu.

Ertesi gün masamda otururken kalemimi tuttum, omuzlarımı kaldırdım ve başımı öne eğdim, fiziksel açıdan yazı yazdığım kâğıda daha derinden bakmaya çalışıyordum. Bunu, yazmaya başlamadan bir dakika önce yaptım. İşte o an dikey yazı yazmaya başladım (ben bu duruma bu adı veriyorum). Daha önce bu durumu, bu bağlamda hiç düşünmemiştim. İleri gitmeye çalışırken bir anda geri gitmeye başlamıştım. Bir gün, yazı yazmayı tümcenin tam ortasında durdurdum. Bunu Ernest Hemingway’den öğrendim çünkü kolejde onunla ilgili bir ödev hazırlamıştım. Bu metot ve yazarlara verdiği öğütler arasında; her şey yolunda giderken bir anda tümcenin ortasında durun, sonra egzersiz yapın ve yazdığınız öyküyü unutun ve bırakın bilinçaltınız bu işi yapsın diyordu. Dikey yazı yazma yöntemini uygulamamın ilk sabahında Anna ve Wayne’le ilgili ilk tümcemi okudum. Omuzlarımı kullanarak birkaç egzersiz hareketi yaptım, ama bunları çok yavaş yapıyordum. Anna’nın tüm fiziksel duyguları üstünde çalıştım. Büyük olasılıkla öyküde birçok ayrıntı vardı. Ve bir anda, o barda Anna’yla ilgili bir şeyler oldu.du.Bir anda o oldum, onun duygularını hissetmeye başladım. “O elinde bir bardak birayla dururken ne hissettiğini anladım. Kendime şunları dedim: Her şeyi bilmelisin. Barda dururlarken, şunu öğrendim; Anna, Wayne’e gerçekten de âşıktı.” O an çok heyecanlandım. Çok fazla bir şey yazmamıştım ama şimdi bu öykünün birbirini seven iki insanın öyküsü olduğunu biliyordum. Bu öykü bir ihanet öyküsü değildi. Duvarları yıkmıştım, şu an her şey apaçık belirgindi: Bundan sonra her şey olabilirdi, bu aslında korkulacak bir şeydi –ama yine de çözülecek bir sorundu– ama her şey harika gidiyordu. Hem kaybolmuştum, hem de özgürdüm. Hiçbir planım yoktu. Dul kadın öykünün içinde kaldı ama yine de onun intihar etmesini istemedim, silah da olmayacaktı, soygun da. Peki o zaman geriye ne kalmıştı? Hâlâ bardalar. Onları eve kadar izle, dedim kendi kendime. Bir karakterin kendisi olup o karakteri eve kadar izleyerek bir öykünün yazılabileceğini biliyordum. Hangimiz tek başına bir öykü değiliz ki, hepimiz bir öyküyüz aslında. Ben de bu düşüncelerle onlarla birlikte eve döndüm. Sonra ne oldu? Onu eve kadar izledim. Bir öykü üstünde çalışırken kendi kendime hep şunu söylerim: Noktaları izle; o karakter ol ve onu izle; işte o zaman bir öykü çıkacaktır ortaya. O gece işten sonra Anna ve Wayne alışveriş merkezine gitti. Anna’nın hâlâ başı ağrıyordu, birkaç şey aldılar. Aldıklarını eve çı kardılar; bir teyp, bir televizyon seti, bir elektrikli süpürge... Eşyalarını bıraktılar ve bara gittiler. Yemek ya da bira almadılar, buna özellikle dikkat ettim, bunu planlamamıştım. Neredeyse içinde hiçbir şey olmayan buzdolabını unutmuşlardı. Bara giderken büyük vitrinlerin ardındaki yeni arabalara baktılar ve asla alamayacakları arabalara bakarak iç çektiler. Bu onların ekonomik durumlarını belirliyordu ama ben bunu asla açık açık belirtmedim, yalnızca okuyucunun anlamasını bekledim. Hâlâ noktaları izliyordum; bara gittiler çünkü alışveriş merkezinin verdiği ruhsal yorgunluğu üstlerinden atmak istiyorlardı. Güzel şeyler onlara rahatlık veriyordu, ama asla umut vermiyordu. Barda içtiler, sonra eve gittiler ve üzgün üzgün yatağa oturup konuşmaya başladılar. Asla her şeye sahip olmayacaklarını biliyorlardı. İşte o an bunun aynı zamanda Amerika’yla ilgili bir hikâye olduğunu da inandım. Umduğumuz ve almak istediğimiz, öbür Amerikalılarla bizi eşit kılan şeylerle ilgiliydi ve aynı zamanda ruhumuzu mutlu etmek ve doyurmakla ilgili bir öyküydü. Başka gün, Anna giysilerini çamaşırhaneye götürüp yıkadı. Böylece öykü tamamlanmış oldu. Her gün yavaş yavaş yazdım ve tek bir kerede tamamlayabildim.

joseph conrad

Öyküyü bitirdikten sonra onu bir teybe okudum ve kaydettim. Bunu yapmak daha önce gözümden kaçan şeyleri yakalamamı sağlar, çünkü sesli okuma konsantrasyonu artırır.

Öyküyü dikey yazmıştım, eğer yatay yazmış olsaydım ilk ya da ilk çalışmalara yakın bir çalışmada bu öykünün bir ihanet öyküsü olmadığını ya da en azından bir soygun öyküsü olmadığını anlardım. Altıncı ya da beşinci seferde öyküyü, öykünün kendisinin istediği gibi yazabilirdim. Öyküyü bitirdikten sonra onu bir teybe okudum ve kaydettim. Bunu yapmak daha önce gözümden kaçan şeyleri yakalamamı sağlar, çünkü sesli okuma konsantrasyonu artırır. Her günün işine başlamadan önce yazdığım son kopyayı en baştan tekrar okurum, böylece öyküyü bitirene kadar tüm tümceleri yüz kez okumuş olurum. Sesli okurken tümceleri değiştiririm, bazen bölerim. Kaydettikten sonra öyküyü dinler, birkaç küçük değişiklik yaparım, ama asıl değişiklikleri sesli okurken yaparım. Sonra öykünün son nüshasını yazmaya hazırlanırım. Öykülerim genelde bir anda durur, ama bu durum dikey yazma tekniğine başladığımdan beri daha az olmaya başlamıştır. Ben, bir öyküyü zorlamayı sevmem. Eğer bir anda duruyorsa, bana artık hikâyeyi görmediğimi ve duymadığımı söylemeye çalışıyordur. Böylece öykümü bir kenara bırakır, başka bir öyküye başlarım, bir hareketsiz öyküyü beklemeye başlarım ve o öykünün hareket etmeye başlamasını beklerim. “fiişman Kız” adlı öyküm diyete soktuğu oda arkadaşı o kızın kilo vermesiyle durmuştu. Ben de bir anda durdum ve öyküyü bir kenara bıraktım. Bir yıl sonra sokakta yürürken gökyüzünden bazı sözcükler düştü aklıma, nereden düştüğü belirsizdi: Evlendir onu, dedi bana düşüncelerim. O gece o öyküyü yazdım, ertesi sabah bitmişti, öyküyü tamamlamıştım. En ince ayrıntısına kadar tasarlarım. 1985 yılında bir öykü yazmıştım: “Bir Babanın Öyküsü”. Çok uzun sürmüştü. İlkin bir teyp kaydı yapmış, sonra da bir müsvedde yazmıştım. Bu öyküyü yazmak için ne kadar zaman harcadım hatırlamıyorum, ama ilk tümcesini bile yazmak için yıllar öncesinden çalışmaya başlamıştım. Genelde daha sağlıklı hissetmek ve mutlu olmak için günde beş kilometre yürürüm, işte bu yürüyüşlerden birinde aklıma şunlar gelmişti; bir inanç adamıyla ilgili bir şeyler yaz. Onu bir beysbolcu yap, ama asla büyük liglerde oynayamasın. Eve gittiğimde bunu defterime not aldım. Daha sonra, belki de aylar ya da bir sene sonra, yine yürüyüş yaparken aklıma başka bir fikir geldi: Bir vurup kaçma kazasındaki ahlak dersi neyi içerir? Yerel yasaları biliyordum ama bunun iç ahlaki durumu neydi; eğer kazara birini öldürürsen, kaçıp gidebilir misin? Bunları da defterime not ettim.

En az bir yıl sonra başka bir fikir geldi aklıma (ayrıca o yürüyüşleri de özlemiştim, çünkü artık tekerlekli sandalyedeydim), aklıma gelen fikir: bir beysbolcu değil ama vurup kaçan, bir kazaya sebep olan biri nin babası olsa... bunu da defterime not etmiştım. Artık düşünmeliydim. Hükümetin ve yurttaşların tersine, karakterlerime iş bulmalıydım. Aynı zamanda öyküdeki sürücünün bir kadın mı yoksa erkek mi olacağına karar vermem gerekiyordu. İçgüdülerim bana bu karakterin bir kız olması gerektiğini söylüyordu, çünkü bir baba kızına, oğluna davrandığından farklı davranır. Bu bir içgüdüydü ve benim bunlara inancım vardır. Böylece öykümde bir baba ve kızı ve yanlış bir başlangıç vardı. Babaya bir kafe vermiştim, büyük olasılıkla bir karısı ve başka çocukları da vardı, ama şu anda hatırlamıyorum. Oturduğu kasabada polis memurlarının bir bardak kahve içmek için onun kafesine geldiklerini hatırlıyorum. Polisler onun arkadaşlarıydı ve kızının bir cinayet işlediğini, kazara birini öldürdüğünü onlardan saklıyordu. Ama işte tam orada öykü durdu ve ben de bir kenara bıraktım. Bazen böyle şeyleri anlayamıyordum. Örnekse, “Dünyadaki Tüm Zamanlar” adında bir öykü yazmıştım. Öykümdeki kadın karakterin sevebileceği ve evlenebileceği bir adamla tanışmasıyla birlikte öykü durdu. Aslında benim yapmak istediğim tek şey bir kadın ile bir erkeğin birbiriyle nasıl ve neden tanıştığını anlatmak için bir öykü yazmaktı. Ama o adam öyküye girdiği anda, adını Ted Briggs koymuştum, öykü bir anda durdu. Ona ince uzun bir beden vermiştim. Bir gün, bir anda onu farklı bir biçimde gördüm. Aslında çok geniş biriydi ve çok güçlüydü. Baston kullanıyordu çünkü, Vietnam Savaşında dizinden sakatlanmıştı. Ayrıca Ted içkiyi bırakmış bir alkolikti. Bu o karakteri daha zenginleştirdi; hem ruhundan, hem de vücudundan yaralı bir adamdı o. İşte bu bölümden sonra bir öykü daha yazdım, adı “Âşık Olmak”’tı. Bu öyküde Ted hem içiyor, hem de erotik aşktan söz ediyordu. Ted’e verdiğim yeni beden ve ruhla birlikte, “Dünyanın Tüm Zamanları” adlı öyküm noktalarla ilerledi. “Bir Babanın Öyküsü” için yeni bir adam hayal etmiştim: bu adamdan karısını aldım, karısı onu boşamıştı, adam Katolikti. Bu yüzden yazgısı çizilmişti, yeniden evlenemezdi, bekâr kalacaktı bu işi de iyi beceriyordu. Çocukları büyümüştü ve tek başına yaşıyordu. Onun en yakın arkadaşını bir rahip olarak tasarlamıştım aklımda. Ama başlamaya hazır değildim. Adı Luke Ripley’di, her gün işe gidiyordu, atları vardı, onlara bakıyordu. William James’in Dinsel Deneyimler adlı kitabını okudum. Kierkegaard’ın Korku ve Titreme adlı kitabını da yeniden okudum. Hatta o arada bir felsefeci arkadaşımla bu kitap üstüne bir seminer bile düzenledik.

Bu arada pek çok öğrenci katıldı ve o arada bir kız öğrenciyle tanıştım. O anda öyküyü yazmaya hazır olduğumu hissettim. Sonra öyküyü yazmak çok uzun zamanımı almadı, nisan ayında bitirmiştim. Bu öyküdeki her şey beni şaşırtmıştı. Kazanın nasıl olduğunu planlamıştım. Öykü birinci tekil kişi tarafından anlatılıyordu. İşte bu yüzden okuyucunun Luke’un bir inanç adamı olduğunu anlayacağını biliyordum. Tek yapmam gereken onun bir kadınla çıkmadığını ve şört etmediğini yazmak ve onun günlük işlerinden söz etmekti. Ama daha ilk sayfada, Luke kalemimi benden almış ve yalnız yaşamında, Tanrı’dan, rahip arkadaşından, karısından ve çocuklarından söz etmişti. Karıma her zaman şöyle söylerdim: “Susmuyor.” Onu bir türlü susturamıyorum. Bu yüzden Luke için endişelendim, ama aslında merak etmem gereken hiçbir şey yoktu. Her hafta iki dersim vardı, bu dersler bana özgürlük veriyordu. Akşamları roman okuma ve öykü okuma gibi edebiyat ödevlerimi yapıyordum, çünkü bunlar verdiğim dersler için gerekliydi. Karım ve ben haftada bir kez sinemaya giderdik. Sonra zaman bu biçimde geçti. Nisan geldi, artık bekleyemiyordum. Artık yarattığım karakter Luke konuşmayacaktı ve beni yönlendiremeyecekti. Onun yerine ben, o oldum. Hem konuştum, hem de onu dinledim ama ona uzak durmadım. Anna karakterinde yaptığım gibi yaptım. Onu kendimi dinler gibi dinledim. Bu konuyla ilgili, E.M. Forster’dan bir alıntı yapacağım: “Bir konuyla ilgili ne düşündüğümü, o konuyla ilgili bir şey söylemeden nasıl bilebilirim?” Bu sözün çok derin olduğuna inanıyorum. Kalbimizden, içten, hiçbir plan yapmadan konuşurken, yalnızca gerçekleri keşfederiz. İşte masanın başında otururken Luke’un söyledikleri beni bu yüzden şaşırtmıştı. “Bir Babanın Öyküsü” yirmi altı sayfalık bir öykü olmuştu. İlk birkaç sayfası çok ağır ilerlemişti. Sonunda Luke kazayı anlattı ve kızının eve gelip ona kazayı anlatışını anlattı. O zaman karıma, “Sonunda sustu, sanırım bu öykü bitiyor,” dedim. Yazdığım öyküde o gece çok güçlü bir rüzgâr vardı. Çünkü bir gece uyandığımda çok şiddetli bir rüzgârla karşılaşmıştım, bu yüzden öykümde rüzgârı belirtmem gerektiğini düşündüm. Sonra Luke ve kızını yan yana ata binerken düşündüm ve bunu en son sahne olarak tasarladım. Ama sonra bunu son sahne yapmaktan vazgeçtim. Luke kızına yardım ediyordu –yalnızca duygularıyla hareket eden bir adam olmuştu–, kızının cinayetini saklamaya çalışıyordu. Tanrıya olan inancı bir köşede kalmıştı ve yalnızca kızının sevgisi vardı. Öykünün aksiyonu bitmiş, Luke’un kızı Şorida’ya gitmişti. İşte o an Luke yeniden konuşmaya başlamıştı. fiimdi yeniden Tanrıyla konuşuyordu. Masama oturdum, kalemi elime aldım ama hâlâ kalemimi Luke tutuyordu ve onun Tanrı’yla konuşmasına izin verdim. Artık Tanrı da konuşmaya başlamıştı. Luke ona kendi sözlerini verdi. Sonra sustu ve mutlulukla öykümü sonlandırdım.

İngilizceden çeviren: Hatice Utkan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Neşe Aksakal: "Denemeciyi felsefeci il..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mehmet Dinç

22 Şubat 2025

Soğuk Bir Gecenin Panoraması

Turistler şehri terk edeli uzun zaman olmuş. Cumhuriyet Meydanı’nda, müzenin basamaklarında, Katolik Kilisesi’nin anıt kapısında fotoğraf çeken birkaç romantik dışında ortalık sakin görünüyor. Şehmuz’un Büfe’si ve Mavi Köşe’nin aralarında olduğu dört sıra basık dükkân kap..

Devamı..

Metin Aydın'ın Biblo Hayat Üçlemesi

E. B. Alan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024