Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Ağustos 2024

Öykü

Kalbin Buz Tuttuğunda

Ömer Kaya

Paylaş

12

0


Babası dönmemek üzere gittiğinde ilk yaz tatilinin ilk akşamıydı. Holdeki kapının buzlu camıyla yatak odasındaki makyaj masasının aynası kısa aralıklarla tuzla buz oldu. Genelde babası sağı solu yumruklar, yapamıyorsa elindekini rastgele fırlatır. Bu kez başka, annesi olanca gücüyle karşılık vermeye çalışıyor. Hangisi kırdı bilmiyor. Annesi kaçıyor, babası kovalıyor. Annesinin çığlıklarıyla babasının küfürleri sıraya girmiş. Bir süre biri daha çok duyuluyor, bir süre öteki. Önünde çok azı içilmiş mercimek çorbası. Önce tabağın ağzının etrafındaki yumuşak yosunumsu çemberi masadaki meyve bıçağıyla sıyırdı, ardından muşamba masa örtüsünün büyük çiçeklerinin ortasındaki yeşil başçıkları oymaya başladı. İlk şangırtı sesi cam kırıklarıyla birlikte kulaklarından içeri dolarken küçük sivri parçaların burnuna, genzine kaçıp içinde bir yerlerini kestiğini sandı.

Damağına balık kılçığı saplandığında çok ağlamıştı. Babası uzun, kalın parmaklarını ağzının içine sokup döndürmüş kılçık daha derine batmıştı. “Bir şey yok, git annen baksın,” demişti omzundan itip. Ağzını bir mağara girişi gibi açık tutmaktan çenesi ağrımıştı. Mağaranın tepesindeki sarkıt görünmüyordu. Annesi ne kadar denediyse çıkaramamış son çare cımbızının ucunu alkolle temizledikten sonra çekip almıştı. Dili uzun süre damağındaki boşluğu yokladı. Bu kez cımbız, cam kırıklarını çıkarmak için ta boğazına girecek, belki de göbek deliğinden midesine. Bıçağın ucu muşambayı geçip turuncu mika masadan bir parça kaldırdı.

“Tuğrul Bey merhaba. Ankara Akman Bakım Evinden arıyorum, Aysel hemşire.”

  Bir anlığına annesinin yaşadığını düşündü. Hiç bakım evinde falan kalmamıştı. Kendi evinde bakıcısıyla. Paralel evrenlere farkında olmadan geçmiş olabilirdi. Orada her olasılık mümkündü.

“Alo, duyabiliyor musunuz.”

Annesinin küçülmüş bedenini sarmalayan beyaz örtü üzerine kendi elleriyle toprak atmıştı. İki ay oluyor. Savurduğu kürekten dağılan toprak, kalan son beyazlığı yok ettiğinde annesini sonsuza kadar kaybettiğini anlamıştı. Telefondaki soruyla kısa süren sessizlik dağıldı.

“Evet, buyurun.”

“Ekrem bey için arıyorum. Kendisi bakımevimizde. Kardeşiniz mayısın onunda alzheimer son evrede yatırdı ancak günlerdir ulaşamıyoruz. Sizi bulmak için çok uğraştık, sonunda nüfus kayıtlarından ve…”

Telefonu kapatıp arayan numarayı engellenenler listesine ekledi. Yanlış numara diyebilirdi, tanımadığı numarayı hiç açmayabilirdi. Kendine kızdı. Bilgisayarına yöneldi.  “Hastalığın son evresidir. Bu hastalar yaşamsal fonksiyonlarında sürekli yardıma ihtiyaç duymaktadır. Yatağa bağımlı hale gelinmesi çok muhtemeldir. Hasta artık yaşamsal fonksiyonlarından bir bir kopmaktadır,” yazıyor yaptığı “alzheimer son evre” aramasında. Arkasına yaslanıp defalarca okudu. Ekran koruyucu devreye girdi. Üç boyutlu Kamoğlu Mimarlık yazısı ekranın köşelerine çarparak takla atarak, ardında kaybolan izler bırakarak salınıyor. Alta indirilmiş iki dosya sayfası var. “Restorasyon-son” ve “şiirlerim.” Restorasyon-son’u açtı. İkinci derece arkeolojik sit alanında ortaya çıkarılan, araları beş yüz metre Roma dönemine ait hamam ve kilise işi. En sevdiği işler tarihi yapı restorasyonları. Devlet destekli olması iyi, bütçesi bol, çalışması çok rahat. Çöken sütunlarda, kayıp mozaik parçalarında, aşınmış mermer zeminlerde kullanılacak malzemeyi seçecek. Aslına en uygununu arayıp bulacak, öyle çizecek. Savaşlara, ayrılıklara, aşklara tanık yüzlerce yıl öncesinin unutulmuş değerine son halini verecek, onları dünya tarihine kazandıracak. Tarihi yaşatanlar arasında adı yer alacak. Şarap açıp ofiste değerlendirmeye sunması gereken bazı ayrıntılar üzerinde çalışmaya karar verdi. Bunlar için bir ayı var, koca bir ay.

Ağlayan anneye ne yapılır. Polis olsa babasını hapse atar. Doktor olsa babasına en büyük iğneyi saplar. He-Man olsa onu tek yumrukta yere serer, Atılgan’a parçalatır. Ama daha çocuk. Babası çok güçlü, He-Man’deki Hayvan Adam. Belki ondan bile güçlü. Bıçakla yatak odasına koştuğunda annesinin başı, kocaman ellerin içinde sıkışmış, sarsılıyordu. Çığlıklar sarsıntıyla kesik uğultulara dönüşüyor. Annesi acı çeken bir Daffy Duck’a benziyor. Bıçak babasının arkasından belindeki deri kemere saplanıp yamuldu, o da göğsüne yediği tekmeyle gardırobun kapağına çarpıp boylu boyunca yere uzandı. Gerisi yok. Uyandığında annesi artık Daffy Duck’a benzemiyordu. Her zamanki annesi gibi ağlıyordu. Günlerce ağladı. Birkaç günlüğüne annesinin arkadaşına gittiler. Annesi bankadan izinliymiş, orada da ağladı. Döndüklerinde evin bazı eşyaları azalmıştı. İç dikişleri açılmış kravatlar, kendini salmış solgun gömlekler yatağın üzerinde gelişigüzel duruyordu. Babasından kalanlar. Sarıları hâlâ ışıl ışıl, sevdiği altın para çikolatalardaki gibi parlayan karışık desenli kravatı ne yapacağını bilmeden almak istedi. O kravat üçünün birlikte olduğu az sayıdaki fotoğraflarda en canlı şeydi.

Bir yaz akşamı, göl kenarındalar. Omuzları, saçları kabarık, uzun elbiseli kadın elinde mikrofon şarkı söylüyor. Kadın alnına elbisesiyle aynı renk bant bağlamış. Büyük dikdörtgen masada insanlar dizili. O en başta annesinin kucağında. Kısa şortunun açıkta bıraktığı incecik bacaklarında beyaz çopraları dizinin altına kadar çekilmiş. Ayakları sabırsızca yere basmak istiyor. Annesi onu belinden sıkıca tutmasına rağmen o yay gibi gerilmiş. Bir eli ağzında, ötekinde orkestranın arkasındaki çelenklerden düşen karanfili tutuyor. Az sonra şarkı söyleyen kadına yaklaşıp karanfili uzatacak. Oradaki çocuklar sırayla bunu yapıyor. Babası tam karşılarında masanın öbür başında. Lacivert takım elbise giymiş. Boynunda o kravat. Rakı kadehiyle sigarasını tuttuğu elini havaya kaldırmış. Gözleri hafif baygın, boştaki kolunu açıp sandalyenin sırtına yaslanmış, fotoğraf makinesine doğru dönmüş. Kara, kalın, gür bıyıkları yüzüne iyice yayılmış, gülümsemiş. Dev bir adam. Annesi babasından kalan ne varsa haşırdayan siyah torbaya doldurup kapının önüne koydu, dolabın tepesindeki albümleri de. Ağlarken insanın gözleri ıslanır, yanakları. Annesi ona sırılsıklam görünüyor. Saçları, yüzü, elleri, üstündekiler sanki hep ıslak. Gece sarılarak uyurken annesindeki ıslaklığın yaz gününde kendini üşütmesinden korktu. Yine de ona daha çok sarıldı.

Günlerden pazar, geç uyandı. Gözleri tam açılmadan yatağın içinde kaybolan telefonunu aradı. İki cevapsız çağrı. Nereden geldiğini biliyor. Parası ödenmediği için altında sonda, kolunda açık damar yoluyla kapı dışarı edilebilir. Artık İskeletor’u anımsatan çökük avurtlarıyla, incelip buruşmuş yaralı derisi yüzünden inlerken, dışkısına bulanmış halde çöp konteynerinin dibinde yardım dilenebilir. İyi ihtimalle üzerine deterjan dökülerek araba fırçasıyla yıkanan yaşlıların gösterildiği, işkence türünden haberlerin mağdurlarından olabilir.

Unutmaya onu başından atan çocuğundan başlamıştır. Son evredeyken ilk çocuğu hâlâ aklında mıdır. Meyve bıçağı mesela. Evinde meyve soyduğu bir akşam onu bıçaklamaya çalışan çocuğunu düşünmüş müdür. O çocuğun da annesinin başını kocaman elleriyle sıkıp sarsmış mıdır. Çocuğunu tekmelemiş midir. Cevabını bilemeyeceği soruları zihninden kovdu. Annesinden çok yaşaması başta haksızlık gibi geldi ama uzun süren ağrılı, acılı, düşkün sonları ona daha çok yakıştırdı.

Annesinin numarasını cep telefonundan silmedi. Annem, büyük harflerle rehberinde öylece duruyor. Ölen birinin telefonu çalar mı. Annesininki çalıyor. Şimdi yalnızca kendi aramasına açık. Hâlâ faturasını ödüyor. Onu gömüp evine gittiğinde salona kurulmuş hasta yatağının hemen yanında telefonunu bulmuştu. Yastığındaki çukurun içindeki minik çiçeklerin hepsi silinmiş. Nevresimlerin her hafta değiştiğinden emin olsa da annesinin evindeki her çiçek solgundu. Atmaya kıyamadığı yıllanıp eskimiş eşyaları ona göre hep yepyeniydi. Yatağa oturup ağladı. Hastalık, ilaç, yaşlılık, ölüme yaklaşan bedenin kronik kokuları içinde annesini aradı. Yastığı yüzüne bastırıp bütün kötü kokulardan arınmış, henüz çiçeklerinin solmadığı annesine rastlamaya çalıştı.

Cenazeden sonra yapılacak ilk iş değildi ama annesinin hattının arama, aranma ayarlarını değiştirmişti. Şimdi çalışma masasının çekmecesinden çıkarıp her açtığında bakıcının silmekten vazgeçtiği otomatik mesajlara yenileri ekleniyor. “MHRS’de onaylı randevu dönemi başladı. Detaylı bilgi için tıklayın.” “Dünyagöz Sağlık Planı ile lazer ameliyatlarına yönelik tüm işlemler aynı pakette.” “Değerli Müşterimiz, Allianz ailesi olarak yaşadığınız deneyimi iyileştirerek size daha iyi hizmet sağlamak istiyoruz. Sağlık provizyon deneyiminizle ilgili memnuniyetinizi ölçmek için 1-2 dakikalık anketimize katılarak görüşlerinizi bizlerle paylaşırsanız çok memnun oluruz.”

Son bir yıldır o telefonu annesi değil bakıcı açıyordu. Acil aramaların başında kendisi kayıtlı. Oğlum. Öteki kayıtların yanında zamana yenik düşmekten korkan zihnin hatırlatıcıları var. Kamuran-Banka, Simten-Banka, Nejla-Müdür Banka, Yavuz-Sucu, Erol-Yönetici, Defne-Huriyenin Gelini. Aralarında ölenler olsa da silinmeyen numaralar.

Ona sabırla mesaj yazmayı öğretmişti. Dokunmatik telefon kullanamadığı için büyük tuşlu, yalnızca kısa mesaj yazıp arama yapılabilen basit menülü telefonlardan almıştı. Annesi yanlış tuşlara basmış ama o anlıyor. “Neresin ogluma, imissin, meraklı ettim.” O mesajın geldiği günü hatırlıyor. Titremeleri yeni başlamıştı. İlaçlarla hemen azalır gibi olsa da sonra hızla arttı. Mısır’dan dönüyordu. Uçak gecikti ve geç indi. Annesi ondan haber bekliyor. İner inmez aradı. “Geldim anne, merak etme. Yarın geleceğim seni görmeye. Ne istersin. Bir acıbademi paylaşırız, doktora söylemeyeceğim, söz.” Annesi eczacı olmasını istedi, o mimar oldu. Bazen sitem ediyordu. “Eczacı olsan dükkânın, yerin belli olur sabah gider akşam gelirdin oğlum. Evini de ta karşıya taşımazdın. Böyle leylek gibi bir orada bir buradasın. Hem çok özlüyorum seni.” Ellerini avuçlarını öpüp koklamıştı. “Sevdiğim işi yapıyorum anne, hep yanındayım merak etme.”  

İlk ikisinde annesi yaşıyordu. Bugün öğleden sonra üçüncü kez gidecek. Annesi şiirlerini anlamasa da dinliyor, oğlunu alkışlıyor. Oğlunun iyi şeyler yaptığını biliyor, gurur duyuyor. “Hepsi çok güzel olmuş. Küçükken de hep okur okur yazardın hatırlıyor musun. Kitap yetiştiremezdim sana. Naile Öğretmen seni şiir yarışmasına sokmuştu. Bu çocuk başka derdi ya hep, belliymiş işte.” Annesinin beğenisi hoşuna gidiyor.

Şiir dinletisi ve edebiyat sohbeti. Bu etkinlik için hep aynı sahaf seçiliyor. Orada çevresi hep kalabalık biri var. “Usta,” diyor herkes. Şiirlerini okumuş, birçoğunu ezberlemiş, onun hayranı. Ona yakın olmayı seviyor. Bugün de gelecek, bu yüzden yine heyecanlı. Annesinin ölümünden sonra içine sinen şiirler yazamadı. Birkaç karalama o kadar. Ona eski şiirlerinden götürecek. “Çok başarılısın evlat, yazdıklarını okumaktan büyük keyif alıyorum,” diyor Usta. Bazı düzeltmeler öneriyor, okuma listeleri veriyor.

Sahaf aynı zamanda bir antikacı. Orada eskimiş objelerin, rutubetlenmiş kitapların kokusunu alıyor. Rahatsız olmuyor, hatta bu kokuyu solumayı seviyor. Sandalyelerin hepsi dolmuş. O öğleden sonra İkinci Yeni konuştular. Usta ilk şiirini hiç tanımadığı annesine yazdığını söyledi, ezberinden okudu, Turgut Uyarla ilgili hoş bir anısını anlattı. “Son olarak sizi güzel bir insanla, şair adayıyla tanıştırmak istiyorum,” dedi, “Tuğrul. Çok başka şeyler yazıyor. Bize bir şiirini okusun isterim.” Elindeki dosyadan ilk şiiri seçti. “Kalbin Buz Tuttuğunda.” Okurken sesi titriyor sonra alkışlarla rahatlıyor.

Sahilde yürüyecekler, Usta teklif etti. “Çok uzun yürüyemem Tuğrul ama şöyle bir tur gidip gelebiliriz,” dedi, “özledim burada gezmeyi. İrili ufaklı kahverengi lekelerle dolu kemikli el, kolunun içinden geçip onun eliyle buluştu. Usta’nın elini değerli, narin bir toprak altı eseri taşır gibi üstte tutuyor. Dikkatli, kararlı atılan bastonlu adımlarla yürümeye başladılar. “Dilin,” dedi, “ne güzel. Zeki, masum, yaralı çocuk duyarlığı taşıyor dizelerin, incelikli. Beni bu yaşımda şaşırtıyor. Gençlerle olmayı işte bu yüzden seviyorum. İnsana hep unuttuklarını anımsatıyorlar. Sen de bana kendi gençliğimi anımsatıyorsun.”

Boş elinin tarafındaki ceket cebinden telefonunun sesi duyuldu. Usta, “Bak istersen Tuğrul,” dedi, “durabiliriz.” Yavaşladılar, sabahki numara. Meşgule verdikten sonra telefonunu sessize alıp hızlıca cebine soktu. Birkaç adım atmışlardı ki telefon tekrar çaldı. Cebinde ısrarla çalıp duran telefon, Hayvan Adamın kocaman ellerinin arasında sıkışıp sarsılan baş gibi titriyordu. Cebinde annesi vardı, babası vardı. Annesi ölmüştü, onu kendi gömmüştü, emindi. Ötekine aldırmadı. Adamın ağırlığını iyice kendine aldı, elini daha sıkı tuttu. “Evet, siz devam edin lütfen, ne diyordunuz,” diye sordu. Usta bastonuyla denizi işaret etti. “Gençlik insanın avuçlarından akıp giden su gibi diyorum evlat. Kıymetini bilmeli, öyle değil mi,” dedi. Telefon hâlâ titriyordu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Psikanaliz ve MarksizmJ. D. Bernal
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ş. M. Uğurlu

12 Haziran 2025

Yeni Rota: Geçmiş Uzak Bir Ülke

Şiirlerin yer küredeki kaosa zıt şekilde bir dinginlik ve kusursuz dünya tasavvurunu çağırması olasıdır.… git gidebilirsen, nereye?büyük hapishanesi aşkımın                                                                                                   sevdiğim ülke,..

Devamı..

“Zamanı Geriye Doğru Akıtmak”

İbrahim Sarıkaya

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024