"Bir daha söyleyeyim, bir daha, bir daha…: Hepimiz yersiz, uyumsuz hallerimizle bir aradayız. Yavşaklığımız gevşedikçe konuşmamız gereken yerde susuyoruz!" diyen mavi baretli, konuşurken ağzı şapırdıyor, tükürüğü yemeğe sıçrıyor, sarı siyah dişleri arasında üstü beyazlaşmış dili görünüyor. Alnından elmacık kemiğine kıvrılarak inen ter damlasını dudağının üst kısmından diliyle ağzına çekiyor. Giydiği üniformanın yabancısı gibi duran bedeni ile sürekli kavgalıymış gibi dizini, göğsünü arada tokatlar.
İstemsizce masanın ayağını sıkıca kavrıyorum. Boynumdaki damarlar belirginleşiyor. Kaşlarım aşağı sarkıyor. Baretinin altından bana bakıp: “Seni duyar gibiyim Bekir. Öyle karşı cinsin sidiğini koklar gibi burnunu havaya kaldırma. Yüzünü çarşaf misali buruşturma. Kendimizi birbirine zorla uydurulan duvarın taşları olarak görüyorum. Başka hiçbir derdimiz yokmuş gibi inanılmaz bir ilgisizlikle aynı evde, binada, mahallede, kentte yaşıyoruz. Ne yani haksız mıyım? Derimiz ceviz kabuğuna döndü. Bu kadim semtin üstüne, yeni yapılan villalarda otursunlar diye götümüzü yırtıyoruz. Baksana savaş bittiği gibi yapılan villaların hepsi satıldı.” Mavi baretli konuşmaya devam ederken öfkemi dindirmek adına masadan uzaklaşıyorum. Şu yemek masasında birkaç lokmayı rahat yedirmedi diye söyleniyorum.
Her gün aynı terane. Sanki bize işi o bulmamış gibi. Biz de kabahatsiz değildik, iş olsun da ne olursa olsun deyip durduk. İşçi sayım kâğıdını cebimden çıkarıyorum. Yemekhanenin girişinde, sağ taraftan bulunan işçilerden başlıyorum sayıma. Sayım işi bitince onların masalarına doğru yürüyorum. Bizimle ezelden beridir masaları ayrı olanlar "onlar" . Aynı mekânda olmamız bizi aynılaştırmıyor. Bilakis varlıklarıyla bizi ezmeye çalışıyorlar.
"Davut Bey, otuz dört kişi burada." Bana bakmadan, başını iki defa tamam der gibi hafif sallayıp karşısında oturan kırmızı kravatlı, beyaz gömlekli, kareli ceketliye brifing vermeye devam ediyor: Semti Toledo gibi görkemli yapacağız. İyi ki savaş çıktı da her yeri dümdüz ettik. Ne o öyle daracık sokaklar, toprak damlı evler, gâvur ibadethaneleri…
Hemen internetten Toledo’ya bakıyorum. Vay anasını! Ne şehir yapmışlar. İnşaata çalışan işçilerin tamamı duymuştur bu kenti. Ama nasıl bir şehir olduğu hakkında fikirleri yok. Adım gibi eminim. Yanımdaki birkaç işçiye yaptıkları şeyin neye dönüşeceğini telefondan göstermeye çalışıyorum. Sadece göz ucuyla bakınıyorlar. Dudaklarını büküyorlar. Biz mi oturacağız sanki. Boş ver görüntüsünü. Bezgin halleriyle işlerine döndüler.
Mesai bitiminde yalnız çıkıyorum inşaattan. Biraz yürüyüş rahatlatır umuduyla Amida kentinin ortasında ki Gâvur Yıkıntıları dedikleri yöne doğru yürüyorum. Öğleden kalma öfkem içimde yankılanıyor. Başımı hızlıca sağa sola çeviriyorum, ellerimi yumruk yapıp boşa sallıyorum. Zamanın genişliği, hükmedene sefa derler. Bize de onlara köle olma onursuzluğu. Bin yıllardır süren kurgu, sadece onların yalan tarihini yazıyor. Bir şeyler değişeceğinden değil kendimi kahretmekten başka bir şeye yaramayan zavallı sinirim, cümlelerini dilimde sıralarken kulağımın dibinde bir kahkaha: "Yahu Bekir bırak artık diğerlerinden farklıyım havalarını. Herkes duyuyor sesini. Biraz sakinleş. Hepimiz aynı rögarın yolcusuyuz." diyen Betül adımlarıma uygun adım atmaya başlıyor. Ermenilerden kalma çeşmenin duvarına oturuyoruz. Boşlukta sallanan ayaklarımıza eşlik eden gözlerimiz...
"Ustası, kim bilir hangi cennet uğruna hayatını kaybetti." diyerek ince uzun parmaklarıyla iki yüzyıllık kiliseyi gösteriyor. "Sadece kiliselerin ustalarını mı? Elbette hayır! Bu topraklardan kimleri sürmediler ki! Sonra izlerini kapatıp, hiçbir şey olmamış gibi yeni şehirler kuruyorlar, yok ettiklerinin üstüne. Neymiş, Toledo da Toledo... Bununla yetinmeyip koca koca tarihi kentleri baraj diye sular altında bırakıyorlar. O barajda çalışan işçiler ile aramda hiçbir fark yok." Betül cümlelerimi tamamlamadan araya giriyor: "Karanlığın gizemine karışan dünyaya katlanmak zordur. Bir avuç güneşle kalbinde bu kadar sıkıntılı sabahlara uyananların başka çaresi olmaz, böyle değildir, belki de hiç sabah olmadı. Hiç uyanmadık. Hiç yaşamadık varsay. " Aman be Betül, bırak bu fiyakalı cümleleri, varsaymakla olmuyor. İllaki yaşamış olmak gerekmiyor haklısın ama Baksana Sur’un içinde yapılıp satılan villaların çalışanlarına. Hangisinin doğru dürüst bir evi var. Hangisinin çocuğu doğru dürüst bir okula gidiyor? Yok. Hep keder var. Sabah akşam sıkıntılarından konuşuyorlar. İnsan geleceğe dair hiç mi umutlu olmaz! Çok sevdiği yılları yokmuşçasına hafızaları boş bir kuyu. Umutsuzluklarını besleyen, iyi olmayan onca yaşam gelip kapılarına dokunuyor.
Bacaklarımı çimdikliyorum. Alt dudağıma dişlerimle bastırıyorum. Ilıklık ağzımda yayılıyor. Yarın işe gitmeyeceğim. Takmayacağım artık. Açlıktan mı öleceğim? Evden kaç yıldır ayrıldığımı hatırlamıyorum bile. Soğuk ve medeni ülkelere gitme fikri aklımın bir köşesinden hiç çıkmadı. Betül her zaman ki gibi üniversite yıllarını yâd ediyor. Şu sınavı kazanamadık diye başka ülkelere göç etmeyi nenem gibi sayıklıyorsun diyor. Eeeeee sayıklamayayım da ne edeyim. Sabah git inşaata, akşam dün. Bir deri bir kemik kaldım. Götümde pantolon durmuyor. Mavi kasketlinin derdi çabası. O güzelim soğuk ülkelerde işler böyle mi? Doksan yaşındaki kadın, on sekiz yaşındaki torununun erkek arkadaşı yok diye torununu psikiyatriste götürüyor. Biz de öylemi! Biriyle konuşmaya dur, adı hemen oruspuya çıkar. Ne talihmiş arkadaş, bu boklu bataklıkta doğduk. Hadi doğduk, hiç mi düzelme ihtimali olmaz. Nesilden nesile nasıl aktarılıyor anlamıyorum. Gerçi doğru dürüst anladığım bir şey de yok. Hem anlamasam daha iyi. Betül neden diye soruyor. Eee çünkü anlayarak çürüyor insan. Sonra aynı yaraya birden fazla kabuk yaramaz oluyor.
Betül gidelim diyor. Sallanan ayaklarımdan sıkıldım. Duvardan indim. Evsizzz Bekir! Yurtsuz Bekir! Donsuz Bekir…! İyice gerilen Betül bana dönüp höykürmeye hazırlandı. Tam o esnada çarpık bacaklı Karkuşu lakaplı Ahmet’in sesini duydum. Oğlum Bekir, sen daha buralarda mısın? Kuzeyin en büyük soğuk ülkesi, bilmem kaç bin göçmen daha kabul etti. Sen buralarda sürtmeye devam et. Burada sokaklarda yatacağına medeni memleketlerde sokakta yat. Tipine gömdüğüm. Tırrrrr, fıssss, anca gidersin!
Sabah altı buçukta uyandım. Kiraladığım tek gözlü evin merdivenlerinden indim. Sur’a doğru yürüdüm. Kare ceketliye sabah sayımını bildirmem gerekiyor. İnşaatın girişinde duran, bakım grubunun çavuşu mavi baretli beni gördüğü gibi: ulan Beko osuruğunu düğümlemişler gibi yürüyorsun. Anlattıklarım sana çok mu ağır geliyor. Bak senin kareli geliyor. Koş, sayımı ver yoksa soluk boruna tükürür. Tükürsün. Yapmadıkları bir şey mi sanki. Baksana ülkenin altını üstüne getirdiler. Bana yapılana mı aldıracağım.






