Nöroçeşitlilik hareketi, beynin fizyolojik ve sinirsel işleyişi nasıl olursa olsun herkesi benimseyebilen dirençli bir toplum fikrine dayanıyordu.
Nöroçeşitlilik kavramının son yıllarda kültür üstünde bıraktığı etki gerçekten muazzam. Nöroçeşitlilik bir etiket olarak bilgisayar mühendisleri ve teknisyenler tarafından gururla taşınırken işletmeler nöroçeşitliliği gözeten bir iş gücü oluşturuyor, yazarlar ve senaristlerse nöroçeşitlilik gösteren karakterler vasıtasıyla doğumlarından itibaren farklı kabul edilen bu insanların sinema ve edebiyatta temsilini sağlıyor.
Terim ilk kez 1990’lı yılların sonunda sosyolog Judy Singer tarafından kullanıldı. Kendisi de otistik bir birey olan Singer, nöroçeşitlilik gösteren bireyleri, ırk ve cinsiyet temelli diğer özgürleşme hareketlerinden ilhamla oluşturduğu bu kavramın çevresinde bir araya getirdi. Hareket çevrimiçi forumlar ve sosyal ağlar vasıtasıyla hızla yayıldı ve dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu (DEHB), disleksi, bipolar bozukluk, depresyon gibi bir çok kategoriyi içerecek şekilde genişleyerek sosyal bariyerleri yıkma, kişiliğe vurulan önyargılı damgalara meydan okuma ve farkındalığı artırma konusunda ciddi başarılar elde etti.
Nöroçeşitlilik hareketi, beynin fizyolojik ve sinirsel işleyişi nasıl olursa olsun herkesi benimseyebilen dirençli bir toplum fikrine dayanıyordu – gerçekten de takdire şayan ama bir o kadar da eleştirilere konu olan bir hedef. Zira bu kavramı eleştirenler, söz konusu kabullenme mantığının farklı rahatsızlıklardan mustarip insanları çare aramaktan alıkoyacağını ve dikkatle üstünde durulması gereken fiziksel, duygusal ya da sosyal ihtiyaçların görmezden gelinmesi sonucunu yaratacağını iddia ettiler.
Günümüze gelindiğindeyse bu tartışma hem hiç kimseye bir faydası dokunmayan suçlamalara dönüşme eğiliminde hem de nöroçeşitliliği, yüzleşmesi gereken çok daha derin felsefi sorunlardan uzaklaştırma. Zira bireylerin dünyayla ve öteki bireylerle kurduğu ilişkinin farklı oluşunu beynin fizyolojik işleyişindeki farklılıklarla açıklamak aslında insanları beyin temelli bazı ayrımlara göre kategorize etmek anlamına geliyor ve böylesi bir bakış açısı, zihni izah edebilmek için gerek duyduğumuz kimi hassas ve potansiyel olarak verimli başkaca bakış açılarına engel olma olasılığını taşıyor. Bu açıdan baktığımızda nöroçeşitliliğin bizlere sunmuş olduğu kabullenme ahlakını alkışlayabiliriz belki ama sahte “nöro” kesinlikler üzerinden meşruluk kazanma kararlılığını mutlaka sorgulamamız gerekiyor.

Nöroçeşitliliğin ötesinde, politik tarafgirliğimizi ve bilimsel muhakememizi beyne değil ama zihne dayandırdığımız farklı bir yöntem daha var. Ben bu yönteme “psiko-çeşitlilik” adını veriyorum. Psiko-çeşitlilik, bütün zihinsel durumların beynin işleyişiyle temellendirilebileceği fikrine karşı çıkar. Bunun yerine zihinsel süreçlerle birlikte bu süreçleri anlama ve anlamlandırma kabiliyetimizin tarihsel akış içerisinde değişip evrimleştiğini belirterek nöroçeşitliliğe farklı bir boyut kazandırır. Psiko-çeşitliliğe göre ne zihin ne de insan doğası tekil birimlerdir. Bunlar, içinde var oldukları toplum ve bağlam tarafından şekillendirilir, hatta oluşturulurlar. Bu görüş “farklılık” gerçeğini inkâr etmez, aksine bu gerçeği sürekli gelişim halinde olan sosyal ve tarihsel sürecin bir parçası olarak konumlandırır.
Tarihsel sürece baktığımızda, insan beynini inceleyen bilim dallarının kendini ortaya koymaya başlamasının ancak 1990’lı yıllara isabet ettiğini görürüz. Doksanlı yıllardan itibaren giderek daha yaygın hale gelen görüntüleme ve gen teknolojileri sayesinde beynin işleyişindeki farklılıklar daha yakından incelenebildi ve bunların, insanlardaki duygu ve davranış farklılıklarının kaynağı olabileceğine dair pek çok kanıt ortaya kondu. Ve bu da, eğitim ya da hukuk gibi değişik alanlara eklenebilecek bir “nöro” ön ekinin doğmasına yol açtı: nöro-eğitim, nöro-etik, nöro-antropoloji, nöro-estetik, nöro-hukuk gibi. Eski ABD başkanı George Bush’un 90’lı yılları “beynin on yılı” olarak adlandırması boşuna değildi. Nitekim bu konuyla ilgili aynı dönemlerde düşüncelerini dile getiren Fernando Vidal ve Francisco Ortega gibi düşünürlere göre de nörobilimler insanı, benliğin beyin olduğuna ikna etme yolunda ilerliyordu.
1990’lı yılların nörobilimsel düşü, beynin işleyişindeki farklılıkları mental bozukluklarla ve yalnızca bazı kişilerde gözlemlenebilen davranış şekilleriyle ilişkilendirerek bunları tedavi edebilmekti. Ne var ki, psikiyatrik teşhis ve durumların çoğu stabil ya da dengeli değildir ve beyinde belli bir izleri olmadığı gibi tedavileri de oldukça zordur. Dahası, ilaç teknolojisindeki gelişmeler nörobilimsel fantezinin tam aksi yönde hareket ederek teşhislerin artmasına yol açar. Örneğin amfetamin tedavilerinin geliştirilmesiyle DEHB tanıları, Prozac türevi antidepresanların yaygınlık göstermesiyle depresyon tanıları arttı. Endişe verici gerçek şu ki, herhangi bir tedavi bulunduğunda ya da tıbbi bir cihaz geliştirildiğinde sosyal, mali ve siyasi güçler tanıları artırma eğilimi gösterir. Her ne kadar ilaç şirketleri kendi teknolojilerinin her türlü ruhsa acıya deva olabileceğini savunsalar da, psikiyatrik tanı ve nörobilimsel laboratuvar çalışmalar için temel arz eden Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı (DSM), psikiyatrist Allen Frances ve diğerlerinin iddia ettiği gibi hiçbir şekilde kusursuz bir teşhis aracı değildir. Mesela DSM bakımından verebileceğimiz en bariz örnek otizm tanıları. 80’li ve 90’lı yıllar boyunca başka hiçbir tanı otizm kadar hızlı yayılmadı ve her şeyden önemlisi bu durum, DEHB ya da depresyonda olduğu gibi ilaç üretimiyle de ilgili değildi. DSM tarafından kategorik anlamda bir anomali olarak görülen otizm son otuz yılda öylesine yaygın bir hale geldi ki, diğer DSM tanılarını da kapsayacak biçimde genişleyen nöroçeşitlilik hareketinin fitilini ateşledi.
Otizm tanısının enteresan bir hikâyesi var çünkü ilk kez savaş sonrası dönemde işitilen bu tanı, Bruno Bettelheim gibi isimlerin içinde olduğu bir dizi erkek psikolog tarafından annenin bir hatası olarak görülüyor, anneler kendi çocuklarını otistik hale getirmekle suçlanıyordu. Mevcut algı ancak 70’li yıllarda, yeni nesil psikologların girişimleriyle kırıldı. Bu kavramsal sapmayı düzeltmek için epey uğraş veren psikolog Lorna Wing, nihayetinde standart hale gelen bir otizm tanımı oluşturdu ve DSM kapsamına dahil edilen bu tanım sayesinde genetik açıklamalara da kapı aralandı.
Psiko bilimlerin bugün bildiğimiz şekliyle ortaya çıkışıysa Sigmund Freud’un bilinçdışı kavramını öne sürmesiyle birlikte oldu. Freud’un açıklamaları, rasyonel Batı zihninin kimi kavramlarını ortadan kaldırırken insanın içgüdüsel dürtüleri tarafından yönetildiğini iddia eden bilinç dışı teorisi, eğitimcilerden bürokratlara ve hatta hükümetlere kadar hem insanlar hem de kurumlar üzerinde dünya çapında derin bir etki yarattı. Dolayısıyla beyin ve sinir sisteminin işleyişi, 20. yüzyılda büyük ölçüde psikolojik bilimlerin hakimiyetindeydi. İlk IQ testi 1905 yılında Fransa’da hazırlanırken aynı yıllarda üniversiteler kendi bünyelerinde psikoloji laboratuvarları ve enstitüler kurarak bu alana özgü bölümler açmaya başladı. Zorunlu eğitim ve film, radyo ya da TV gibi yeni iletişim teknolojilerinin ortaya çıkması bu yayılmayı destekledi. Psiko bilimler benlik ve kimlikle ilgili kuramların oluşturulmasına büyük katkılarda bulundu ve sosyal, tıbbi, hukuki hizmetler aracılığıyla günlük yaşamın yönetilmesinde söz sahibi oldu. Örneğin ilk çocuk mahkemesi 1908 yılında Birleşik Krallık’ta kuruldu. Psikologların ve hukuk uzmanlarının bir araya gelmesiyle birlikte çocuk suçlu kavramı yeniden çerçevelendi ve salt ahlaki bir başarısızlık olmaktan ziyade psikolojik motivasyonlar bakımından değerlendirildi. Kısa süre içerisinde bu model okullarda, sağlık merkezlerinde ve sosyal hizmet departmanlarına yayılarak diğer pek çok sanayileşmiş ülke tarafından takip edilen olumlu bir model haline geldi.
Anti-psikiyatri hareketi, her ne kadar geçmişte kötüye kullanılmış olsa bile, psiko bilimlerin insan bakımından ne denli faydalı olduğunun bilincindeydi.
Fakat 1990’lı yıllarda internet ve sosyal medya teknolojileriyle birlikte yeni nörobilimsel modellerin geliştirilmesi, önceki tarihlerde oluşturulan psiko ağları istikrarsızlaştırarak kimlik için yeni modeller üreten yeni kimlik politikalarının önünü açtı. Bunlar elbette zaruri gelişmeler ancak bunların neredeyse yüz yıldır insan anlayışını şekillendiren bazı temel prensiplerin yerini alabileceğini düşünmek saflık olur. Tamamen beyin odaklı bir “nöro” toplumun katı yönlerine boyun eğmeksizin nöroçeşitlilik hareketinin başardıklarını kabul etmek oldukça önemli.
Asıl dikkat çekense psiko bilimlere yönelik önceki eleştirilerin psikolojik bilgiyi alışılmadık biçimde bertaraf etmeye çalışması. Mesela 50’li ve 60’lı yıllarda ortaya çıkan anti-psikiyatri hareketlerini ele alalım. Bu hareketler psikiyatrik sistemin kendilerini nasıl patolojik hale getirerek zarar verdiğini eleştirmiş ancak zihinsel durumlara yönelik beyin merkezli nöro açıklamalara karşı çıkmaya da devam etmişlerdir – bu muhalefet kısmen de olsa Nazilerle bağlantılı olarak akıl hastalığı ya da engelliliğe ilişkin öjenik ya da kalıtsal anlayışlara karşı savaş sonrası dönemde oluşan tepkiden kaynaklanıyordu. Fakat anti-psikiyatri hareketi, her ne kadar geçmişte kötüye kullanılmış olsa bile, psiko bilimlerin insan bakımından ne denli faydalı olduğunun bilincindeydi. Hareket bir yandan tarihsel bilgiyi kullanarak kitleleri güçlendirirken öte yandan psikologların uygulamalarına yönelttiği eleştirilerle bireyleri harekete geçirdi ve bu sayede psikoanalitik prensiplerin bir bütün haline gelmesini sağladı. Bu, psikanalitik ve tarihsel olarak bilinçli bir aktivizm türüydü. Michel Foucault ve diğerleri psikolojik bilimleri itibarsızlaştırmak yerine psikologları kendi oyunlarımda mağlup ettiler: madem ki, siz bendeki kimlik sorununun nereden geldiğini analiz edeceksiniz o zaman ben de sizin kimliğinizin, meşruiyetinizin ve gücünüzün nereden geldiğini analiz edeceğim. Bu oldukça kurnazcaydı çünkü hem psikologları kendi bireyselliklerine vurdukları prangalardan özgürleştiriyor hem de psikolojinin uzmanlar, kurumlar ve siyasi politikalar aracılığıyla nasıl şekillendirildiğini ortaya koyuyordu.
Günümüzde psiko çeşitlilik, psikolojiye çağdaş nörobilimlerin dogmatik yanlarıyla uzlaşabilmesi için bir alan yaratır. Nöroçeşitliliğin sunduğu perspektiflerin önemini takdir eder ama yeni zihin modelleri üretebilen bir dünyada yaşadığımızı, dolayısıyla artık kimlik politikalarının ötesine geçmemiz gerektiğini belirtir. Psiko çeşitlilik benliği tamamen beyinde konumlandırmak yerine zihinlerimizin yalnızca bilim tarafından değil, aynı zamanda hukuk, toplum ve tarih tarafından yapılandırıldığını düşünür. Her şeyden önemlisi psikolojik ve zihinsel ıstırabın gerçekliğini, bu tür gerçekliklerin bireyler tarafından çok farklı biçimlerde yaşanabildiğini, çoğunlukla da insan varlığını hedef alan damgalama ve tehditlerden kaynaklandığını kabul eder. Nöroçeşitlilik hareketinin de gösterdiği üzere kimliğe yönelik tehditler, genellikle birleştirici siyasi tepkilerle sonuçlanır. Fakat tarih bize bu tehditlerin zaman içinde değiştiğini ve dolayısıyla hem nöro hem de psiko tepkilerin de değişmek zorunda olduğunu gösterir. Bu da demektir ki, beyin temelli bir otizm anlayışının bile mutlak kesinliğinden söz edemeyiz. Ve böylesi oynak bir zemin üzerinde psiko çeşitlilik bizi, bireysel ya da nöro kimliklerinden bağımsız olarak insanları nasıl destekleyeceğimiz konusunda düşünmeye teşvik eder.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






