Gerçeği yazınsal bir kurmacaya dönüştürmek, Joyce Carol Oates gibi usta ve nitelikli yazarların gayet iyi başardığı estetik bir eylemdir. Yaşanan gerçekliğin ya da güncel olayların kurmacaya dönüştürülmesi ve metin içi gerçeklik olarak yeniden üretilmesi, yoğun bir estetik çaba gerektirir.
1938 doğumlu Joyce Carol Oates, son dönem Amerikan edebiyatının en dikkate değer isimlerinden biri. Pek çok edebiyat ödülünün sahibi olan, roman ve öykülerinde insan ruhunun karanlık, vahşi, kirli yönlerini işleyen, yapıtlarında yer yer gotik, korkulu, gerilimli bir atmosfer yaratan Oates’in, gotik bir yazar olmaktan daha çok, insanların yaşadığı ruhsal travmaları gösteren ve kötülüğün kaynaklarını işleyen psikolojik roman yazarı olduğunu söylemek daha doğru olur. Özellikle kadın-erkek ilişkilerindeki gerilimli noktaları, aşk ve şiddet ikilemini irdeleyen Oates’in, ülkesinde 1992’de yayımlanan Black Water (Kara Su) adlı romanı da insan ilişkilerini özellikle kadın-erkek, aşk-şiddet sarmalında işleyen ve bizi insan ruhunun karanlık labirentlerinde dolaştıran yoğun ve derin bir eser.
Gerçeğin kurmacaya dönüştürümü
"Kara Su" adlı romanın konusu, Amerika’nın yakın geçmişinden alınan gerçek bir olaya dayanır. Senatör Edward Kennedy, başkanlık seçimleri öncesinde, bir kutlamadan dönerken kendi kullandığı arabasıyla yoldan çıkıp göle yuvarlanmış; arabasına aldığı genç kızın bu kazadan sağ çıkamaması sonucunda başkan adaylığından çekilmişti. Bu kaza aradan yıllar geçse de tam olarak aydınlanamamış, üzerindeki esrar perdesi bütünüyle kalkmamıştı.
Edward Kennedy’nin yaşadığı o üzücü olay şöyle gerçekleşmiştir: “Kardeşlerinin suikast sonucu ölmesinden sonra başkanlığa aday olmasına neredeyse kesin gözüyle bakılmaktayken, 1969 yılında başından geçen bir olay, başkanlık şansını yitirmesine yol açmıştır. Bu olaya Chappaquiddick skandalı denir. Kennedy, Mary Jo Kopechne adlı genç bir kadınla gece geç saatte muhtemelen sarhoş bir şekilde Chappaquiddick adasındaki bir partiden ayrılır ve kısa bir süre sonra arabası bir köprüden uçarak küçük bir gölün içine düşer. Kazadan sonra Kennedy'nin hemen polisi aramaması, Mary Jo Kopechne'nin Kennedy'nin sarhoş araba kullanması sonucu ölmüş olduğu söylentileri, Kennedy'nin siyasi hayatını çok olumsuz etkilemiştir. Buna rağmen 1980 yılında Jimmy Carter'a karşı Demokrat partiden başkanlık için aday adayı olmuş fakat seçilememiştir.”(*)
Olayın geçtiği Chappaquiddick Adası, Massachusetts eyaletinde yer alan Edgartown kasabasının bir parçasıdır; Martha’s Vineyard’ın doğu ucunda küçük bir adadır. Olay, Amerikan toplumunda öylesine derin izler bırakmıştır ki 2017’de John Curran yönetmenliğinde Chappaquiddick adlı filme de konu olmuştur. Filmin senaryosu Andrew Logan tarafından yazılmış; Jason Clarke, Ted (Edward) Kennedy; Kate Mara da ölen genç kız Mary Jo Kopechne rollerini üstlenmiştir.
"Oates’in amacı zaten yakın tarihteki bir skandalı aydınlatmak ya da onu ayrıntılarıyla anlatmak değil; onun asıl amacı güç-iktidar ilişkileri odağındaki Amerikan toplumuna, bu toplumdaki kirlenmeye dikkat çekerek, toplumdan soyutlanamayan kadın-erkek ilişkilerindeki iktidar meselesini irdelemek."
Gerçeği yazınsal bir kurmacaya dönüştürmek, Joyce Carol Oates gibi usta ve nitelikli yazarların gayet iyi başardığı estetik bir eylemdir. Yaşanan gerçekliğin ya da güncel olayların kurmacaya dönüştürülmesi ve metin içi gerçeklik olarak yeniden üretilmesi, yoğun bir estetik çaba gerektirir. Bunun için yazınsal dil içinde yeni bir dünya ve yeni bir gerçeklik kurgulamak şarttır.
Bu tarz metinlerde göndermeler yoluyla yaşanmış gerçeklere işaret edilir ve o gerçeklerle küçük temaslar kurulurken bir taraftan da yepyeni bir gerçeklik üretilmesine özen gösterilir. Yaşantıların ya da tanıklıkların, olduğu gibi dile getirilmesi, “belgesel gerçekliği” içinde kaldığı için yazılanları sınırlandırır. Hayatın edebiyat estetiğiyle yeniden düzenlenmesi; gerçekliğin, yazınsal kurgu, dil ve üslup aracılığıyla metin içi gerçekliğe dönüştürülmesi anlamına gelir; bu noktada artık o metnin “belgesel olma” değil, “edebi olma” hali söz konusudur. Bu noktada aklıma Jean Paul Sartre’ın o ünlü sözü geldi: “İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır.”
Joyce Carol Oates, Kara Su romanında böyle bir edebiyat tarzını deneyimliyor ve yaşanmış gerçeklerden yola çıkarak yazınsal metnin içinde yeni bir dünya kuruyor. Bu dünyada isimler, yer, tarih farklılıklar gösterse de, bazı ayrıntılardan ve gerçek olaya yönelik kimi göndermelerden, romanda Chappaquiddick skandalının dile getirildiği güçlü bir biçimde sezdiriliyor. Oates’in amacı zaten yakın tarihteki bir skandalı aydınlatmak ya da onu ayrıntılarıyla anlatmak değil; onun asıl amacı güç-iktidar ilişkileri odağındaki Amerikan toplumuna, bu toplumdaki kirlenmeye dikkat çekerek, toplumdan soyutlanamayan kadın-erkek ilişkilerindeki iktidar meselesini irdelemek. Oates, iktidar meselesini özellikle kadın-erkek ilişkileri üzerinden anlatarak, erkek egemen toplumun kılcal damarlarında dolaşan şiddete; aşk- şiddet sarmalındaki görünür ya da görünmez ayrıntılarına dikkatimizi çekiyor ve bu konuda bir farkındalık oluşturmaya gayret ediyor.

Bir “girdap metin” olarak Kara Su
Kara Su ile bir “girdap metin” oluşturmuş Joyce Carol Oates. Irmağın karanlık, kara sularının, yoldan çıkıp devrilen bir otomobili yutma anı ve içindeki genç kadın yolcu Kelly’nin o andaki ölüm- kalım mücadelesi, geçmişe ve yaşanan ölüm anına gidiş gelişlerle dile getirilmiş. Yirmi sekiz yaşındaki Kelly’nin kişisel tarihinin farklı zaman katmanlarından süzülen anlarla anlatımı; çocukluk, ilk gençlik, öğrencilik, üniversite yılları, ailesi, sevgilisi, ondan ayrılışı, yakın arkadaşları… Hepsi flash back’lerde yer alıyor.
Kelly’yi yutan, boğularak ölmesine neden olan kara su, metinde defalarca betimleniyor. Birkaç örnek: “Dört bir yanlarında keskin, yosunlu bir batak kokusu, rutubet ve çürümüşlük, kara toprak, kara su kokusu.” (s.13) “İnsan böyle bir yerde suyun sığ olmasını beklerdi, nihayet bir hendek. Kenardaki korkuluğun daha sağlam olmasını beklerdi insan. Böylesine apansız, böylesine hoyratça ve çaresiz, suya gömülmeyi beklemezdi, yapışkan çamur gibi kapkara, kekre lağım kokulu bir su.” (s.14) Bu cümleleri Kelly’nin iç konuşması takip eder: “Bu şekilde ölemem ben. Hayır.” (s.14) “Bu hızlı akıntılı çayın adı Indian Creek’ti. Kızılderili Çayı. Bir adı olabileceği aklınıza bile gelmezdi. O ıssız bataklıklarda: Sivrisineklerle yoğun, üreme çılgınlığı içindeki gece böcekleriyle cırlak, keşfedilmemiş bir belde gibi uzanan o bataklarda.” (s.47) Hemen birkaç satır ileride Kelly’nin iç konuşması çıkar yine karşımıza: “Ölecek miyim? Bu şekilde?” (s.46) “…çünkü yuttuğu bu su, tanıdığı türden bir su değildi, bildiği o duru, mavi, tatlı sulardan değil, habis ve yıvışık bataklık suyuydu, koyu, iğrenç, tortulu, yapışkan, lağım, benzin, gaz yağı tadında.” (s.88) Hemen ardından Kelly’nin iç konuşması duyulur yine: “Geldin mi? Kurtar beni…” (s.88)
Sürekli kendi içine dönerek, tekrar tekrar dönerek derinleşen, okurda varoluş sorgulaması ve “boğuntu” duygusu yaratan bir girdap metindir bu. Okur, bu girdabın içinde adeta kendini yitirirken, Kelly giderek yükselen kara, kirli, pis, lağım kokulu bir suya hayatını yavaş yavaş teslim eder.
Romanda adı verilmeyen Senatör’ün yol boyunca içki içmesi, adadan ana karaya gidecek olan vapura Kelly’yi yetiştirmeyi amaçlarken, büyük bir hızla ve kontrolsüzce kullandığı arabayla trafiğe kapalı olan Eski İskele yoluna sapması, bir süre sonra yoldan çıkıp nehre yuvarlanması, her ikisinin o ölüm- kalım anındaki yaşam mücadelesi ve bunun defalarca anlatılması… her tekrarda başka bir ayrıntının gösterilmesiyle ilerleyen metin, olayın sonunun baştan belli olmasına rağmen kendini ilgiyle okutmayı başarıyor: “Hızını alamayan araba kısa ama dik bir bayırdan aşağı kayarken dışarıda kuru dallar kırılıyormuş gibi peş peşe öfkeli takırtılar oldu ve hâlâ çığlık atacak soluk bulamazken araba bir çukura gömüldü, yosunlu bir su birikintisi ki, şu batak yerde sığ bir şey olacağını sanırdınız, oysa yaşayan, amacı olan bir kara su dört bir yanlarında fokurdayarak onları aşağı çekiyor, araba yan yatarak batıyordu ve Kelly’nin gözleri görmez olmuş, Senatör onun üstüne yıkılmış, kafaları birbirine çarpmıştı. (s. 61)
Birkaç paragraf ileride Senatör’ün kurtulma mücadelesi ve Kelly’nin o anlarda yaşadıkları ayrıntılarıyla yer alır. Senatör, büyük çabalarının, çırpınmalarının sonucunda arabanın kapısından çıkmayı başarır; o esnada can havliyle paçasını tutan Kelly’ye bir tekme atar farkında olmadan. Pahalı spor ayakkabısı Kelly’nin elinde kalır; Senatör karaya doğru yüzerek kendini kurtarmayı başarır. Romanda o uğursuz anlar şöyle anlatılır: “Kaç saniye ya da kaç dakika sonra Senatör, ‘Tanrım! Tanrım!’ diye inilderken el yordamıyla emniyet kemerlerini yoklayarak, kırılmış direksiyonun ardından kendini salt bedensel gücüyle kurtarmış, can korkusunun verdiği güçle, zorla, kendini kapıdan dışarı itmişti, kapıyı kara suyun ve yer çekiminin direncine karşın açmayı başararak? Ne tuhaftır ki, olması gereken yerde değildi bu kapı, tepedeydi, tam tepelerinde, sanki yer yuvarlağının kendisi bile ekseni üstünde kaykılmış ve şimdi göze görünmeyen gök, dipteki kara çamurun içine düşüp kaybolmuştu. Kaç zaman? O dehşet kasırgası içinde Kelly bunu kestirecek halde değildi. Suyun elinden kaçmak için çabalıyor, bir erkeğin kaslı koluna tutunmaya çalışıyordu, ama kol onu itti, o da erkeğin pantolonlu bacağına yapıştı, ayağına, ama o kauçuk altlı keten pabuç olanca ağırlığıyla basıp ezdi onu, şakağına öyle tekme attı ki, Kelly nihayet can acısı ve kırgınlıkla bağırmayı başararak can havliyle erkeğin bacağına sarıldı, bileğini kavradı parçalanan tırnaklarıyla, sonra ayağını, sonra ayakkabısını, ama kauçuk altlı keten ayakkabı adamın ayağından çıkmış şimdi onun elindeydi ve arabanın içinde tek başına kalmıştı, ‘Bırakma beni! Kurtar! Bekle beni!’ diye bağırarak, yalvararak. Kara su hızla üstüne abanıp ciğerlerine dolarken, onu çağıracak bir ad bulamayarak.” (s.62) Romanın en acı, en dehşet dolu sahnelerinden biridir bu. Senatör o panik anında önce kendini kurtarmayı düşünür, Kelly’yi tek başına bırakır, zaten daha tanışma anında sezilir Kelly’yi bir şekilde ezeceği. “O gün öğleden sonra tanıştıklarında, Senatör onun o ince kemikli elini kendi iri, insan canlısı elinin içine almış sıkarken, Kelly, tez konusunu sakın açma, diye kendi kendini uyarmıştı.” (s.17) “Senatör, mutlu bir gülümseyişle Kelly’nin elini kavradığında belli belirsiz fazla sıkarak acıtmıştı bilmeyerek, hani erkekler bazen yaparlar ya, bazı erkekler bazen yaparlar ya hani, sizin gözünüzdeki o iğne batmışçasına şaşkın acıyı, gözbebeğinizin daralıvermesini görmek, hissetmek ihtiyacıyla.” (s.44-45) Hoyrat erkeklikler, karşısındakini düşünmeden ona zarar veren ve acı çektiren erkeklikler üzerinden, daha çok erk tutkusuna ve eril ideolojiye ait bir alan olarak görülen politikanın, politik sistemin acıtıcı yönlerini hissederiz.
Politik erk ve kadınlar
Romanda birçok yerde güç/iktidar üstünlüğü ve erilliğin baskınlığının gösterildiği ya da bir şekilde sezdirildiği dikkatimizi çekiyor. Kelly ile aralarında kendiliğinden, birdenbire gelişen yakınlığın ve cinsel çekimle karışık hayranlığın sanki Senatör’ün doğal bir üstünlüğünden kaynaklanıyormuşçasına dile getirilmesi, okuru bilinçli bir sorgulamaya yönlendiriyor. Joyce Carol Oates, burada, meslek hayatının başındaki genç bir kızın, büyük güç ve nüfuz sahibi olan ünlü bir erkeğe dair duygularını irdeliyor. İçinde korku, çekinme, hayranlık, cinsel çekim, itaat etme, boyun eğme gibi pek çok duygunun yer aldığı çok karmaşık bir duygu ağının içindedir Kelly.
Roman boyunca Senatör, hep üstün, hep yukarıda, hep güçlü ve hep iktidardır. Senatör, yüzyıllarca süren eril ideolojinin en üst noktasında somutlaşan toplumsal iktidarın güçlü temsilcilerinden biridir; bir başkan adayıdır aynı zamanda. Senatör, kendini kusursuz, alçak gönüllü ve sevimli göstermekte, kendisine biçilen rolü başarıyla oynamaktadır. Hataları ve zaafları da sevimlilik örtüsü altında gizlenmektedir. Senatör’ün bencil tutumu, hem yol boyunca içki içerek sorumsuzca davranmasıyla hem de kazadan sonra hemen yardım çağırmamasıyla net olarak ortaya çıkıyor. Üstelik kurtulduktan bir süre sonra arkadaşı Ray Annick’e telefon etmesi ve panik psikolojisi ile ona gerçeği çarpıtarak anlatması Senatör’ün bencil ve duyarsız iç dünyasını ortaya çıkarıyor: “Kız sarhoştu, heyecanlanıp direksiyona yapıştı, araba da yoldan çıktı, şimdi ölüme sebebiyet filan diyecekler, beni bu yüzden mahkûm…” (s.134-135) Olaydaki sorumluluğunu kabul etmemesi, yolda bir damla bile içki içmemiş olan Kelly’yi suçlaması, kendi hatasını genç kıza yüklemesi, tam anlamıyla bir çarpıtma, yalan ve iftira örneği oluşturuyor. Bu noktada politikanın o çirkin yüzü bir kez daha karşımıza çıkıyor.
Kelly hep çekingen, hep naif, Senatör hep üstün, parlak ve üsttenci. Karizmasını yakışıklılığından, olgunluğundan, sahip olduğu iktidardan alıyor ve gücüyle daha en başta Kelly’yi eziyor. Kelly öylesine kör bir hayranlık girdabına kapılmıştır ki, bunun bilincinde değildir. Tanıştıktan kısa süre sonra politika ve kadınlar hakkında bir sohbete başlarlar. Kelly’nin, kadınların politika içinde yükselebileceği, kadınların da ‘politik bir hayvan’ olduğu tezine karşılık Senatör şu cevabı verir: “Kimi kadınlar. Kimi zaman. Bunu biliyoruz. Ama çoğu zaman kadınlar politikayı can sıkıcı bulurlar. Erkek egolarının güç yarışması. Savaş gibi. Yalan mı? Bütün bu dağdağanın altındaki tekdüzeliğiyle can sıkıcı. Öyle değil mi?” (s.98)
Kara suyun dibine çökmüş olan arabada kurtarılmayı beklerken, o ölüm kalım dakikalarında, Senatör’ün yardım getireceğini, en kısa zamanda onu kurtaracağını düşünür; bundan emindir Kelly. İyimser ve umutludur. Aklından sık sık şu cümleler geçer: “Ben buradayım. Burada”. “Buradayım” sözü aynı zamanda “ben varım” anlamını da taşımaktadır. Kelly son anına kadar bilincini kaybetmemiş ve kurtulma umudunu yitirmemiştir. Hep iyimser olmak gerektiğini anımsar o anda bile. Yazı yazdığı Yurttaş Sorguluyor adlı derginin patronu Carl Spider’in bir deyişi vardır; Kelly o sözleri kendisine rehber edinmiştir. Şöyle der Spider: “Politikada mısın, demek ki iyimsersin. Artık iyimser değil misin, demek ki artık politikada değilsin. Artık iyimser değil misin, demek ki ölmüşsün.” (s.32) Bu noktada, politikadaki boş iyimserliği de sorguluyoruz, Kelly’nin yaşadıklarına tanık olunca.
Anlatıcının konumu ve dönüşümleri
Romanda 3. tekil kişi anlatımıyla konuşan tek anlatıcı var, zaman zaman bu anlatıcının Kelly’ye yönelen ironik, sarkastik, eleştirel cümleler kurduğu, yer yer alaysamalı ve kara mizaha dönüşen bir tutum içinde olduğu da görülüyor. Akrep burcunda olan Kelly ile adeta eğleniyor bazen: “Zavallı Akrepçik, öylesine çabuk incinen. Öylesine çabuk caydırılan” (…) “Zavallı Akrepçik, yirmi yedinci yaşından sekiz ay almış, ama hâlâ yeniyetmeliğin cilt sorunlarını çekiyor! Nasıl da utandırıcı, kahredici bir şey, aşırı ince, çok açık renkli olan o sarışın ten. O esrarengiz döküntüler, kızarıklıklar. Gözlerini kan çanağına döndüren alerjiler.”(…) “Öyleyse, Kelly de bunu anlamaya çalışmayacaktır. Yeni bir yaşama başlayacaktı, yeni bir macera, çılgıncasına romantik bir macera, ah, pervasız Akrep.” (s.18-19)
Sık sık Kelly’ye sesleniyor anlatıcı: “Amerikalı bir kızsın sen; arada KENDİ isteklerini dışarı vurup KENDİ istediğini yapmak senin hakkındır.” (s.22) Romanın 37. ve 38. sayfalarında, bir buçuk sayfa süren, aralıksız, soluk aldırmayan, hiç nokta konulmadan ilerleyen, virgüllerle ayrılan, olağanüstü uzunlukta yekpare bir cümle yer almaktadır. Bu cümlede, kaza anı çok uzun bir ana dönüştürülmüş, soluksuz bir anlatımla, o kırılma anının tek ve uzun bir cümlede dağılıp toparlanışı ve yoğunlaşması ifade edilmiştir.
Anlatıcı bazen okura hitap eder tarzda konuşmakta, sanki onunla sohbet etmektedir: “Aralarında hemencecik sıcak bir kaynaşma doğuvermişti; bilirsiniz bazen nasıl olur. Hiç beklenmedik biçimde.” (s.44)
Anlatıcı, metnin sürekli dönüp tekrarlanan yapısı içinde arada bir Kelly ile özdeşleşiyor; Anlatıcı ile Kelly, aynı kişi oluveriyorlar aniden. Anlatıcı’nın ara sıra dönüşüm geçirmesi, metne farklı bir bakış açısı kazandırıyor. “Ne yalan söylemeli, aklı gerçekten de ipini kopartmış uçuyordu, kum tepelerinin üzerinde havaya tırmanan kaçak bir uçurtma gibi; ne de olsa diyordu düşünceleri, karısından ayrı yaşadığı bir gerçek, ne de olsa… kendisi öyle diyor ya; seçmenlerin de artık eskisi kadar mutaassıp, cezalandırıcı olmadığını söylüyor. Uygunsuz duruma düşmemek için. Evlilik dışı bir skandal görünümünden kaçınmak için. Anne, dünya senin zamanındaki dünya değil artık. Bunu bir kabul edebilsen. Yakamdan bir düşebilsen.” (s.122)
Bazen de yazarın kahramanıyla özdeşleştiğini hissediyoruz: “Nasıl da önemlidir bizim için, geleceğin provasını yapmak, sözcüklerle. Ömrümüzün, bu sözcükleri dile getireceğinden asla kuşku duymamak. Anlattığımızın kendi öykümüz olduğundan asla kuşkuya kapılmamak. (…) Bu kaza da böyle işte, kendisi bir gün bu kazayı da bir öyküye dönüştürecekti, batmış bir otomobilin içinde tutsak kalma kâbusunun, boğulayazmanın, kurtarılmanın öyküsü. Korkunçtu. Feci. Sıkışıp kalmıştım, sular içeri sızıyordu, O yardım istemeye gitmişti, neyse ki arabanın içinde hava vardı, pencereleri sımsıkı kapayıp havalandırmayı açmıştık da, evet biliyorum, mucize bu, mucizelere inanırsanız, yani.” Yazarın, anlatıcısı üzerinden konuşarak ve kahramanıyla özdeşleşerek bu kaza hikâyesinin sonunun mucizevi bir şekilde mutlu bitmesi hayali ya da dileğini ifade ettiğini fark ediyoruz.
Romanda italikle yer alan iç konuşmalar (Kelly’nin iç konuşmaları) da daha önce örneklediğimiz gibi, metne serpiştirilmiş durumda. Bunların çoğu Kelly’nin iç dünyasını, ruhsal durumunu aydınlatıyor. Romandaki bakış açısı sık sık Kelly’nin gözünden de gerçekleşiyor ya da oluşuyor. Senatör’ü ise, hem Kelly’nin düşünce ve duygularından süzüldüğü şekliyle hem de Anlatıcı’nın bakış açısıyla tanıyoruz.
Politikanın karanlık ve kirli yüzü
Genç bir insanın, umutla kurtarılmayı beklerken, kara, yapışkan, pis kokulu su yüzünden hayatını kaybetmesi müthiş. Onun, bataklığın derinliğinde boğulmasının; simgesel olarak politik sisteme, o sistemin güvenilmezliğine, aldatıcılığına, kirliliğine ve acımasızlığına da bir gönderme olduğunu düşündürüyor bana.
Böylece, mevcut politik sistemin, gücü az olan bireyleri, sıradan insanları boğup yok etmesi dile getiriliyor. Bu açıdan bakılırsa, Kara Su ile derin bir alegori oluşturmuştur Joyce Carol Oates. Metnin içindeki girdaplı yapı ve boğucu kara su, okuyanı bu yönde düşünmeye sevk ediyor kendiliğinden.
Oates, sürekli olarak o kaza anına dönüşlerde bulunuyor metnin içinde. Anlatı ne kadar açılıp genişlese de tekrar toparlanıp o uğursuz ölümcül anda yoğunlaşıyor. Yazar öyle bir an gerçekliği oluşturmuş ki, o anda inanılmaz bir yaşamsal (zamansal) yoğunluk oluşturuyor. Zaman sarkacı, uzun ve genişleyen bir kaza anı içinden geçmişe ve şimdiye gidiş gelişlerle salınıyor. Adım adım kendini açan bir metinle karşı karşıyayız. Her tekrarda olay, kişiler ve yerle ilgili başka bir ayrıntı ortaya çıkıyor.
Tekrarlar, işlevsel olarak birer laytmotif gibi yer alıyor metinde. Özellikle Senatör’le tanışma sonrası yaşanan olayların ayrıntıları sürekli tekrarlanarak ve yanına yeni ayrıntılar da eklenerek güçlü bir anlam ağı oluşturuluyor. Bu ağın içinde çırpınıp duruyoruz Kelly’nin batan arabanın içinde çırpınması gibi.
Joyce Carol Oates, o dehşet anlarını geriye dönüşlerle, aşk ve sevgi anlatımlarıyla yumuşatmaya özen gösteriyor. O kaza anında devrilen otomobilin içinde yükselen kara su, genç bir kızın hayatını karartırken her şeyin, tüm gerçeğin üzerini de kaplayıp örtüyor sanki. Ölüm, upuzun bir ana dönüşüyor.
Roman kişileri
Zamansal geriye dönüşlerden anladığımıza göre Kelly çocukluğundan itibaren hareketli bir sosyal yaşamın ve politikanın içinde büyümüştür. “Kara su” hep çevresindedir. İkiyüzlü, samimiyetsiz, çıkara dayalı kirli ilişkiler, insanların hayatlarını harcayan ayak oyunları, çevrilen dolaplar, propagandalar, iftiralar; hilenin, algı oyunlarının ve yalanın bin bir türlüsü.
Kelly’nin babası Arthur Kelleher avukattır ve politikayla içli dışlıdır. Kongre üyesi güvenilmez bir Cumhuriyetçi senatör olan Hamlin Hunt’ın da yakın arkadaşıdır ve onun seçim çalışmalarını yürütmektedir. Kelly politikanın çıkar ilişkilerine dayalı samimiyetsiz yüzünü çok erken fark etmiş, bu durumu sorgulamış ve babasıyla da tartışmıştır sürekli. Hant’ın savunduğu görüşlerdeki tutarsızlıkları ve zayıflıkları gören Kelly, onun Nazizm’i savunmasından nefret eder. Babasının yüzüne karşı “Böyle bir adama nasıl oy verirsin, faşist bu adam, Nazi, soykırıma inanıyor, Tanrı aşkına!” diye haykırır. (s.42)
Aradan birkaç yıl geçmiş, Kelly, yine bu alanda bir öğrenim görmüş ve Senatör’le ilgili bir “onur tezi” hazırlayarak mezun olmuştur üniversiteden. Politik dergilerde makaleler yazan, sisteme dair kafa yoran, sorgulayıcı bir kızdır artık Kelly.
Yakın arkadaşı Buffy’nin erkek arkadaşı olan avukat Ray Annick ile Senatör, eski okul arkadaşları olarak yakın dostturlar ve birbirlerini politik açıdan desteklemektedirler. Bir gün, (4 Temmuz günü) Grayling Adasındaki evlerinde genişçe katılımlı bir kutlama partisi düzenleyen Buffy ve sevgilisi Ray Annick, Kelly’nin yanı sıra Senatör’ü de davet etmişlerdir. Senatör’ün çok yoğun olması nedeniyle davete zaman ayıramayabileceğini düşünürlerken Senatör sürpriz yaparak davete gelmiş, karizmatik konuşması, duruşu ve davranışlarıyla herkesi etkisi altına almayı başarmıştır.
Belirttiğim gibi, Kelly’nin elini bir güç gösterisinde bulunurcasına sıkması, metinde birkaç kez tekrarlanarak iktidar konusuna dikkat çekilmiş; kadın- erkek arasındaki farklılıklara, toplumsal eşitsizliklere işaret edilmiştir. Bu tanışma anından sonra aralarında ani bir çekim ve yakınlaşma oluşur ve birbirleriyle konuşmaya başlarlar. Kelly’nin politik dergilerde yazdığını öğrenen Senatör; “sanırım yazınızı okudum” şeklinde oldukça belirsiz ve politik bir cevap vererek Kelly’nin gönlünü kazanır. Zaten ilk andan itibaren Kelly, Senatör’e müthiş bir hayranlık ve erişilmezlik duyguları içindedir. Erkeğin güç gösterisiyle dolu o malum el sıkışma anından Kelly’nin boğularak ölümüne kadar, toplamda altı saat süren bir yakınlıktır bu. Kelly’yi akşam 08.00 vapuruna yetiştirmeye çalışan, yol boyunca sürekli alkol alan Senatör, aşırı hız ve kontrolsüz bir sürüş sonrasında bu elim kazayı yapar. Arabayı kullanan Senatör’ün, hızını alamayıp ana yol yerine az kullanılan bir ara yola sapması, ara yolda hiçbir trafik ışığı ve işaretinin olmaması, her yerin alacakaranlık altında belirsiz görünümü, kazanın oluşunu hazırlayan etmenler arasındadır.
Senatör’ün, arabayı kullanırken sürekli alkol alması, siyasi kimliklerin de yasa dışına çıkabildiğini, kuralları ihlal edebildiğini ve insanları felakete sürükleyebildiğini de gösteren bir gerçekliktir. Romanda olayın 4 Temmuz’da yani ABD’nin kuruluş gününde gerçekleşmesi de simgeseldir. Toplumsal hayatı boğan, örten kara suyun (politik sistemin) üstünlüğünü ve acımasızlığını gösterir. Kara su yani ırmağın adının Kızılderili Çayı olması da ülkenin en eski sahiplerine ve onlara yapılan kötülüklere bir göndermedir bence.
Roman kişilerinin gerçek hayattan esinlenilmiş olmasına rağmen, yazar onların hem dış görünümlerine hem de davranış ve iç dünyalarına farklı özellikler eklemiş; kişileri bire bir aynı tutmayarak, onları metin içi dünyanın içinde var olan yazınsal kişilere dönüştürmüştür. Böylece, kişilerini oluştururken yaratıcı bir çabanın içinde yer almıştır Oates.
Kelly, akıllı, sorgulayıcı, nitelikli bir kızdır. Öğrenim hayatında hep iyi bir öğrenci olmuştur. İç dünyası kırılgan ve hassastır. İlk gerçek aşkı olan G. adlı adamdan ayrıldıktan sonra Kelly uzun süre toparlanamamış, iç dünyası karmakarışık olmuştur. Buffy ve diğer birkaç arkadaşı onun kendini toparlaması ve aşk acısını yenmesi için ona yardımcı olmaya çalışmışlardır. Kelly’nin asıl adı Elisabeth Anne Kelleher’dir. Çocukken, doğuştan bir göz sorunu nedeniyle ameliyat olmuş ve iyileşmiştir. Kelly politikacıları hem yaşadığı aile çevresinden hem de üniversiteden öğrenmiştir: “Kelly politikacıların ne olduğunu bilirdi, saf değildi. Hem de bildiklerini yalnızca Brown Üniversitesinde okuduğu Amerikan Tarihi ve siyasal bilgiler derslerine dayanmıyordu.” (s.41) Babası Arthur Kelleher’in politik ilişkilerine yakından tanık olarak ve o ilişkileri sorgulayarak büyümüştür.
Buffy ise yirmi altı yaşlarındadır, o da Boston’da yayımlanan bir dergide çalışır. Buffy’nin çalıştığı dergi Boston Saat Beşten Sonra, Kelly’nin çalıştığı Yurttaş Sorguluyor dergisinden önemli ölçüde farklıdır, bu nedenle Buffy dünyayı arkadaşından daha iyi tanımakta, “daha görmüş geçirmiş biri” gibi davranmaktadır. Macerasever bir yapısı vardır. “Buffy, hem el hem ayak tırnaklarını çarpıcı yeşil, mavi, mor renklerde boyar ve sayısız çantalarında taşıdığı prezarvatifleri sık sık yenilerdi.” (s.31) şeklinde anlatılarak Buffy’nin oldukça serbest yaşayan bir kız olduğu dile getirilir.
Senatör, romanın odağında yer alan kişidir. Televizyondaki görüntülerinden daha yaşam dolu, daha canlı, daha çarpıcı ve etkileyici bir adamdır. İri yapılıdır; 1.94 boyunda 98 kg. ağırlığındadır. “Ellili yaşların ortalarında, eski bir atletin etlenmiş kaslarına sahip olmasına karşın formunda duruyor, atletler gibi tetik basıyordu. (…) Ve o geniş, yakışıklı- çökmüş çehresi, o denli şeffafçasına mavi renkli gözleri, belli belirsiz kırmızı damarlarına karşın hâlâ biçimli duran o çekme burun, tıpkı çenesi, avurtları, o ünlü profili gibi taştan yontulma.” (s.40) şeklinde anlatılır Senatör. Atletik yapısıyla iyi bir tenis oyuncusudur aynı zamanda. Kelly’nin gözünden şöyle anlatılır: “İktidar ve söz sahibi yetişkinlerden biri, erkek adam, ABD senatörü, ünlü bir çehre ve dolaşık bir geçmiş, tarihe yalnızca katlanmakla yetinmeyip kendi amaçları için yön verme, yoğurma, söz geçirme yetkisini elinde tutanlardan biri…” (s.59)
Romanda politika şöyle tanımlanır: “Politika, güç ve yetkenin pazarlığı. Eros, güç ve yetkenin pazarlığı.” (s.52) Başka bir sayfada Senatör ve politika şöyle anlatılır: “…çünkü onun yaşamı politikaydı, politikanın da özde ne olduğunu bilirsiniz: uzlaşma sanatı. Uzlaşma, sanat olabilir mi? Evet, ama küçük çapta sanatlardan biri.” (s.59)
Olayın bir adada geçmesi de ayrı bir klastrofobik durumu simgeler. Adanın ana kara ile bağlantısı sadece deniz yoluyla(vapur) sağlanır. Ada, yalıtılmışlığı, tecrit olma hallerini de simgeler gibidir. Senatör’ün kullandığı ve felakete yol açıp kara suda batan arabanın Amerikan malı bir araba değil de Japon menşeli Toyota olması düşündürücüdür.
Asıl olayla roman olayı arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da oldukça belirgindir. Asıl olaydaki Chappaquiddick Adası, bu romanda Grayling Adası şeklinde geçer. Genç kızın adı gerçekte Mary Jo Kopechne iken, romanda Kelly (Elisabeth Anne Kelleher) olur. Gerçek olayın 1969 yılında geçmesine rağmen, Oates’in romanında 1990’larda geçer. Asıl olayda “kara su” bir göldür, roman olayında ise denize yaklaştıkça yer yer bataklığa dönüşen bir ırmaktır.
Sonuç
Oates, bu romanında eril iktidarı, ikiyüzlü politik sistemi temsil eden kara su imgesini başarıyla kullanmış; insan hayatlarını onun çevresine odaklamıştır. Daha en başta romanın sonunu biliyor olmamıza; Kelly’nin boğularak öleceğini baştan öğrenmemize rağmen, ilginç kurgusal yapı, anlatıcının üslubu, yer yer Kelly’ye dönüşüyor görünmesi gibi etmenler ve kuşkusuz Nihal Yeğinobalı’nın akıcı, duru, pürüzsüz çevirisi romanı ilgiyle okumamızı sağlıyor.
Böyle tekrarlarla dolu bir girdap metnin uzun sayfalar boyunca sürmesi yapısal nedenlerle oldukça zor göründüğü için Kara Su kısa bir romandır; “novella” olarak nitelendirilebilecek bir eserdir.
Kara Su’yu okurken 2020’de kaybettiğimiz çevirmen Nihal Yeğinobalı’yı sevgi ile andım; onun sayesinde Joyce Carol Oates’in karanlık, psikolojik derinlikli eserlerinden birini daha tanımış oldum. Okurlara yepyeni dünyalar armağan eden çevirmenlerimizi içtenlikle selamlıyor; Nihal Yeğinobalı’nın ışıklarda uyumasını diliyorum.
(*) https://tr.wikipedia.org/wiki/Edward_Kennedy)






