Benim tutunamayanlar ansiklopedimin ilk maddesi bu iki isimle açılıyor ve üzerlerinde büyük bir kuyruklu yıldız gibi onları anlatan Karnaval Akşamı resmi duruyor.
Henri Rousseau, nam-ı diğer “Gümrükçü”nün en sevdiğim resmi Karnaval Akşamı'dır.1 Resimde, dolunayın altında karnaval elbiseleri içinde bir çift görülür. Arkalarında yapraklarını dökmüş ağaçlarla ince bir ışığın süzüldüğü köy evi vardır. Ağaçların çıplaklığı bize karnavalın bir kış ya da sonbahar karnavalı olduğunu hissettirir ancak karnavala gittiklerini mi yoksa döndüklerini mi söylemez.
Resmin adı da merakımıza dair bir açıklama sunmaktan uzaktır. Karnaval Akşamı ismi hem gidişi hem de dönüşü kapsayacak kadar geniş bir zamanı tarif eder. Yapabileceğimiz en kolay okumayı çiftin kıyafetleri söyleyecek gibi gözükür. Kıyafetlerinin ütülü hali, temizliği, şapkalarının başlarında düzgünce duruşu karnavala gitmekte oluşlarına dair güçlü bir ipucu gibi durur. Kesin olamamakla birlikte eğer dönüyor olsalardı en azından yaka düğmeleri dansın, içkinin teriyle açılmış, elbiselerine bir kaç eğlence lekesi düşmüş, şapkaları da çoktan kaybolmuş olurdu diye düşünürüm.
Onlar benim için köy ya da kasaba meydanındaki karnavala gitmek için evlerinden yeni çıkmış, kalabalığın hoyrat neşesiyle henüz karşılaşmamış bir çifttir. Dolunayın ışığındaki uysal yürüşlerinde bu duygu vardır.
Ancak resmin arka planındaki hikayesinden çok çiftin gecenin içinde süzülüşleri, birbirleriyle olan uyumu beni çok eskilerden bir hikayeyle temas ettirir ve hatta onları isimleriyle çağırır; Bahri ve Serap.
Henri Rousseau, Self Portrait with a Lamp – Kaynak: WikiArt
Üniversitede ilk senemizdi. O zamanlar adet olduğu üzere okuldan arta kalan zamanımızı müdavimi olarak geçirdiğimiz bir kahve vardı.
Laleli’deki basık tavanlı, duvarları meşe lambriyle kaplı, sigara dumanından göz gözü görmeyen, ince uzun bir koridoru andıran bu kahvenin adı Buharalı’ydı. Gerçek bir semt kahvesi olan bu mekana dadanışımızın sebebi oyun oynamaktan çok birbirimizi görmekti. Gençliğin iştahıyla durmadan konuşur, ülkeyi kurtarır, meşrebimizce safları sıkılaştırırdık.
Buharalı’nın en eskilerinden biri Bahri’ydi. Bu yüzden herkes önce onu tanırdı. Bahri de herkesi tanırdı ama yakından tanıdığına dair kuvvetli bir emare göstermezdi. Kimseye ismiyle hitap etmez eski, yeni herkese “yoldaş” derdi. Belki de isimlerimizi aklında tutma zahmetine girmezdi.
Benim zamanımda İTÜ Makina Mühendisliği’nde ve dördüncü üniversitesindeydi. Daha önceleri Çapa Tıp’ta, ODTÜ Fizik’te ve şimdi unuttuğum başka iyi bir üniversitede okumuştu. Okumuştu derken bunları kazanmış ama kimini üçüncü, kimini birinci, kimini de ikinci sınıftan bırakmıştı.
Bunları kendi anlatmaz, biz yeniler çeşitli okullardan Buharalı’ya gelen arkadaşları Bahri’nin beceriksizliği ve sebatsızlığıyla alenen dalga geçerken öğrenirdik. Derslere girmez, vizelere yetişemez, sınav tarihlerini karıştırır, notlarını kaybeder öylece okulu bırakırdı.
Anlatma biçimlerinde, gülüşlerinde hep sinsi bir alayla dozunu ortamdaki havaya göre belirledikleri bir küçümseme olurdu. Ama bence asıl tuhaf olan kendiyle ilgili bu “şapşallık” ve “beceriksizlik” hikayeleri ballandırılarak anlatılırken Bahri’nin bunları zerrece umursamamasıydı. Gözlerinden ufacık bir gölge dahi geçmezdi.
Bahri’nin peş peşe bu kadar iyi okulları kazanmasına gıpta edeceklerine mezun olmayı başaramamasıyla dalga geçebilmelerine hayret ederdim. Bahri zeki olmasına zekiydi ama iri pençelerden, sivri dişlerden yoksundu. Diğerleri bunu bir bakışta görüyor hatta havadaki kokusunu alıyorlardı. Onlardaki yırtıcılık Bahri’de yoktu.
Bahri’nin en büyük hayalinin kazandığı okullardan mezun olup, makina, gemi, fizik mühendisi ya da doktor olmak olmadığını kısa bir süre sonra öğrenmiştim. Bahri’nin hayali uzun yol tır şoförü olmaktı. Zevzek arkadaşları onunla ilgili anıları anlatıp kahkahalarla gülerken onun önünde hep karayolları haritası olurdu. Haritanın kimi yerlerini kendince sebeplerle işaretler, daha yakından bakmak için koca haritayı beceriksizce katlayıp bazı yolları kurşun kalemle daire içine alırdı.
Gümrük kapılarında tır şoförlerinin yaşadıkları zorluklar, uykusuzluğu yenmek için başvurdukları çözümler, dorselerin istihap hadleri, kışa dayanıklı lastik çeşitleri gibi konularla ilgili takıntılı merakları vardı. Ancak iki kez girdiği ağır vasıta ehliyet sınavını verememişti. İkisinde de yazılıdan tam not almasına rağmen pratikte eli ayağına dolaşmış istediği ehliyete bir türlü kavuşamamıştı.
Bahri’nin Buharalı’ya geldiği günlerin akşamında nişanlısı Serap da iş çıkışı uğrar oraletini içtikten sonra Bahri’yi alıp giderdi. Serap, Laleli’deki büyük bir gelinlikçinin nakış bölümünde çalışan sessiz, sakin bir kızdı. Kapıdan içeriye girdiği anda ortamla arasında o kadar derin bir uyumsuzluk olurdu ki bana Buharalı’nın ortasında sadece Serap için bir tünel açılmalıymış gibi gelirdi.
Her zaman sağ tarafta sondan ikinci masaya otururlardı. Bu oturdukları masa az sayıdaki yuvarlak masadan biriydi. Diğerleri dört bacağından birbirine çakılmış otururken bacak bacak üstüne atmanın imkansız olduğu pek rahat olmayan kare masalardı. Bahri ile Serap’ın seçerek oturduğu masa ise iki uzun florasanın tam altına düşen masaydı.
İkisi bu masada etraflarında kopan öğrenci gürültüsünün tamamen dışında yarım saat kadar karayolları haritasının başında konuşurlardı. Bu rutinden kahvehaneye öyle bir dinginlik hissi yayılırdı ki bozulacağından korkar sandalyemde çivilenmiş gibi otururdum. Onlardan sıcak ekmek buharına benzeyen bir şey yayılırdı. İnsanda “işte şimdi her şey yerli yerinde” hissi uyandırırlardı.
Karayolları haritası katlanmaya başladığında, Serap uzun Samsun sigarasını çantasının iç gözüne yerleştirdiğinde ve Bahri kalkmadan evvel hep yaptığı gibi ayakkabılarının burnunu iki, üç kez yere vurduğunda dünyayı kısa süreliğine saran o kusursuzluk hali solmaya başlardı.
Tıpkı karnavala giden çift resminde olduğu gibi kol kola kapıdan çıktıklarında arkalarında büyük, derin bir boşluk bırakarak Laleli’nin kalabalığında kaybolurlardı.
Dünyanın geri kalanıyla, konuşulan konularla ve yapılan espirilerle olan uyumsuzlukları öylesine derindi ki yarım saatliğine baş başa oturdukları o yuvarlak masanın yeryüzündeki biricik cennetleri olduğunu düşünürdüm.
O zamanlar henüz Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını2 okumamış ve “disconnectus erectus” ansiklopedisiyle tanışmamıştım. Bu yüzden “Tutunamayanlar”ın kimler olduklarına dair algı keskinliğinden uzaktım. Eğer okumuş olsaydım Bahri’yi ilk gördüğüm anda onun dişisini bulabilmiş nadir görülen bir “Tutunamayan” olduğunu anlardım.
Oğuz Atay bize “Tutunamayanlar”ın akıldan kolay çıkmayacak bir tarifini yapar:
“Beceriksiz ve korkak bir hayvandır… İlk bakışta, dış görünüşüyle insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide yokuş yukarı hiç tutunamaz, yokuş aşağıya kayarak iner ( bu arada sık sık düşer)…. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi göremez. Erkekleri yalnız bırakıldığında acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de aynı sesle çağırırlar…”
Bu tarif, hem Bahri’yle Serap’ı, hem de“ Karnaval Akşamı” nın ressamı Henri Rousseau’yu harfi harfine anlatır.
The Sleeping Gypsy, MoMA, New York City, 1897 – Kaynak: WikiArt
Oğuz Atay, gerçek hayattan“Tutunamayan Ansiklopedisi” ne girebilecek tek kişinin gümrükçü Rousseau olduğunu söyler ve şöyle der: “Onun hayatı bir masal gibi geliyor bana. Sanki biri, Rousseau’nun resimlerini gördükten sonra uydurmuş hayat hikayesini. Böyle yaşasaydı uygun olurdu demiş. Ben uydurmak isterdim. Bütün bildiğim bir resim albümünde onun için yazılmış kısa bir önsöz.. Onun yerine koyacak kimse bulamıyorum.. Ressamların İsa’sı. Yapmacığın eseri yok onda. Ne hayatında ne de sanatında…”
Hayatında hiç akademik eğitim almamış, geçimini Paris gümrüğünde katiplik yaparak sağlamış Rousseau da tutunamayanların çoğu gibi küçümseme içeren bir lakapla anılırdı; Gümrükçü!
Rousseau da diğer tutunamayanlar gibi yeteneklerine rağmen hak ettiği ilerlemeyi bir türlü sağlayamamış ikinci katiplik kademesinden bir gıdım ileri gidememişti. Atay’ın tarifindeki gibi pençeleri ve tırnakları zayıftı. Bu yüzden zor tırmanır ama kayarak kolayca inerdi.
Paris gümrüğünden çok küçük bir maaşla emekli olduğunda keman ve solfej dersleri vererek, tanıdıklarının resmini yaparak geçinmeye çalıştı. Uyuyan Çingene3 adlı resmiyle Paris Belediyesi’nin açtığı yarışmaya girdi ancak tahmin edileceği gibi kazanamadı. Dahası yaptığı resimler çoğunlukla alay konusu oldu. Bir süre yazdığı melodramlarla para kazanmayı denedi ama onların da hiçbiri yayımlanmaya değer bulunmadı.
Rousseau, “disconnectus erectus”ların yaşayan en nadide örneklerinden biriydi. Bu yüzden Atay’ın ansiklopedisindeki yaşayan tek
“Tutunamayan” olmayı hak ediyordu.
Bahri’yle Serap’ı çok uzun zamandır görmüyorum. Zihnimde kurduğum hikâye hiç bozulmasın diye onlardan haber verebilecek kimseye de geçmişin o kısmına dair soru sormuyorum. Bahri’yle Serap benim için hala tırnaksız, pençesiz ve tüysüz halleriyle sondan ikinci masada, karayolları haritasının başında oturuyorlar. Ve hâlâ onları bütün patavatsızlıklardan, yersiz şakalardan koruyan bir kozayla çevrililer.
Benim tutunamayanlar ansiklopedimin ilk maddesi bu iki isimle açılıyor ve üzerlerinde büyük bir kuyruklu yıldız gibi onları anlatan Karnaval Akşamı resmi duruyor. Henüz karnavala gitmemişler, o hoyrat neşeyle tanışıp kirlenmemişler.. Belki de yarı yoldan dönecek, masalarına oturacak ve önlerine eski bir karayolları haritası açıp hayâllere dalacaklar.
1 Henri Rousseau, Carnival Evening, 1886, 117.3X 89.5 cm., Philadelphia Museum Art.
2 Oğuz Atay, “ Tutunamayanlar”, İletişim Yayınları
3 Henri Rousseau, Sleeping Gypsy, 1897, Museum of Modern Art NY






