Necla karakavakların hizasında arabayı durdurdu. Yan koltuktaki el çantasını alıp dışarı çıktı. Havanın buralarda daha serin olduğunu bildiği halde üstüne bir şey almaya fırsatı olmamıştı. Kenan’ın kıskançlık krizleri yüzünden yine bir tartışma başlamış, evde kalamayıp Ressamın On Üç Mevsimi adlı sergisinin son yağlı boya çalışması için yola koyulmuştu. Tıpkı ilk on iki eserde olduğu gibi Katilin Gölgesi adlı eser için de bu ıssız köyün kendisine ilham vereceğini hissediyordu.
Ay ışığında yıkılmaz bir kale gibi duran iki katlı konağa doğru yürürken Necla’nın aklında belli başlı imgeler belirmeye başladı. Durup bazen silik bulutların gerisindeki dolunaya bakıyor, bazen de rüzgâra ve gece kuşlarına kulak veriyordu. Bir an evvel tuvalin karşısına geçme hissi içine doldukça adımları hızlanıyor, önündeki tepeye çıkan patika yola vardığında adımlarına karışan kuru otların sesiyle durup tekrar etrafa bakma gereği duyuyordu. Gözleri bu kez karakavakların gerisindeki toprak yola, onun ardındaki dağlara, oradan köyün bazıları çoktan çökmüş evlerine kayıyordu. Her seferinde burada yalnız olmanın özgürleştirici yanını duyumsuyordu. Oysa yedek subay olan Kenan’ın başkentten doğunun bir kasabayı andıran şehrine tayini çıktığında, buraların sessizliğine nasıl alışacağını uzun zaman düşünmüştü.
Necla patika yolu aşıp tepeye çıktı. Konağın çift kanatlı kapısının önünde durdu. Kahverengi kapının sarımsı oyuklarının hemen hemen hepsini görebiliyor ve yıllar önce kesilmiş çınarın kokusunu şimdi bile alabiliyordu. Kanatlardaki iki halkaya geçmiş kilidi açmadan önce ellerini kapının yumuşamış yüzeyinde yavaşça gezdirdi, gözlerini yumdu. Bu kapıya ne zaman dokunsa resim yaparken ki o tarifsiz hisse kapılırdı.
Geçen yaz tek başına gittiği tatilden arabayla dönerken, yanlış yola girmesiyle keşfettiği bu konak köyün en uç noktasındaydı. Ne yapsa da asma kilidin paslı başını yuvasından çıkaramamış, panjurları kapalı pencerelerden birinin açık olacağını ümit ederek konağın etrafında dolaşmışsa da umduğu gibi olmamıştı. Öbür evlere göz atıp bazı açık kapılardan, kırık alçak pencerelerden içeriye girebilse de sonunda buraya geri gelmişti. Ta o zaman bu konakla arasında bir ilişkinin kurulduğunu anlamıştı. Buraya gelip gittikçe bu ilişkinin geçmişten gelen bir bağ olduğunu düşünmeye başlamıştı.
Necla kilidi açıp avluya girdi, terliklerini çıkarıp kapının kenarına bıraktı. Çıplak ayaklarıyla taşlığa basarken kapıyı itelediyse de tam kapatamadı. Sağ köşedeki kuyuya baktı. Karanlık delikten kaynayan su, duvarın dibinden akıp konağın arka tarafından tepe boyunca aşağı iniyordu. Arkı takip ettiği bir gün suyun ileride çatallandığını, bir kolun söğütlere diğer kolun karakavaklara ulaştığını görmüştü.
Konağın kapısına vardığında avlu kilidinin aynısından bir tane daha açtı. Buradan geniş odalara kapılar açılıyor, soldaki ahşap basamaklardan üstteki geniş salona çıkılıyordu.
Çantasından çıkardığı kibritle duvardaki gaz lambasını yaktı, eline aldı. Temkinli adımlarla üst kata çıktı. Yüksek tavanlı salonun ortasında boş bir tuval, kenarlarında baştan sona sıra sıra dizilmiş on iki resim ve önünü açık bıraktığı iki koca pencere vardı. Pencereler uzanan bir ovaya, yüksek dağlara bakıyordu. Söğütler ovayı bir bıçak gibi ikiye bölüyor ve Necla Kenan’ın bu gece de söğütlerin arasından kendisini gözetlediğini bilmiyordu.
Gaz lambasını duvara astı. Köşedeki metal merdiveni açıp ortasından sabitledi. Merdiveni çıktı. Mahzen olarak kullandığı çatı katına başını uzattı, etrafa baktı. Gözüne ilk ilişen şarap şişesini kavradı.
Geçen yaz şehirden getirdiği şarapların hepsini özenle buraya dizmişti. Kenan’ı köydeki bu evi kullanmak için kimden izin almaları gerektiğini üstlerine sormaya ikna etmişse de askeriyenin denetiminde olan bu boş yer için izine gerek olmadığı öğrenmişti. Konağın kapıları ve panjurları açılmış, çok ihtiyaç olmasa da birkaç yeri onarım görmüştü. Her yeri özenle temizlenmiş, kış için bir soba getirildiği gibi gereken başka ne varsa kısa sürede temin edilmişti. Her şey bir anda olup bitmişti.
Elinde şarap kadehi, boş tuvalin önünde durdu. Yanındaki masadan boya fırçasını aldı, tuvalin neresinden hangi renkle başlayacağını düşündü. Bunun için aklına gelen imgelere yoğunlaştı. İlk andan beri aklında beliren, kurban ve katile dair imgelerdi. Kurbanın baş, kol ve bacakları gövdeden ayrıkken bıçaklı katilin gölgesi uzuvların üstüne düşüyordu. Bu imgelerden uzaklaşmadan bir eliyle şarap kadehini tutmaya devam etti, öbür eliyle tuvali boyamaya başladı. Boyadıkça yeni bir sona yaklaşmanın rahatlatıcı hazzını duyumsadı.
Gün doğuyordu. Sabah rüzgârının tiz sesi soba bacasından duyuluyor, güneş karşıdaki dağların gerisinde görünüyordu. Necla resmin sonuna gelmişti. Kadehini yeniledi, resmin karşısında durdu. Bir an pencereden dışarıya bakarken Kenan’ı fark etti. Ürküp elindeki kadehi yere düşürdü.
Kenan saklandığı söğüt dallarının gölgesinde dürbünle konağa bakıyordu. Sadece askeri personelin geçebileceği yollardan Necla’dan önce buraya geliyor ve bir kez daha ona sahip olmanın imkânsızlığıyla yüzleşiyordu. Necla’nın kendisini gördüğünü anlayınca aniden konağa doğru koştu, avlunun açık kapısından taşlığı geçti, içeri girdi, üst kata çıkarken palaskasındaki bıçağı kavradı. Necla’yı aradı, yerde parçalanmış şarap kadehini gördü. Gözleri tuvale kilitlendi. Ona yaklaştı. Başı, kolu ve bacakları gövdesinden koparılmış Necla’ya baktı.
Gün ışığı Kenan’ın gölgesini uzuvların üstüne düşürüyordu.






