Tsing, diğer insanlardan, birtakım altyapılardan uzak, en önemlisi ironik bir şekilde gözlerden de uzak dağlık bölgelerde sıra sıra kurulan çadırlarda yaşayan insanlara dair etnografik çalışmalarda birbirinden çok farklı insan kümeleriyle karşılaşıyor.
Dünyanın Sonundaki Mantar, Kapitalizmin Enkazlarında Yaşam İmkânı Üzerine, Amerikalı antropolog yazar Anna Lowenhaupt Tsing’in kitabı.1 Doğa üzerinde insan etkisinin artan hâkimiyetini işaret eden Antroposen olgusuna yönelik disiplinlerarası çalışmalar yapan Tsing, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Hiroşima’ya atılan bombanın ardından boy gösteren ilk canlı türünün matsutake mantarı olduğunu Çinli matsutake tüccarlarından öğrenince mantarı araştırmaya başlıyor. Tüccarların anlattıklarının bir şehir efsanesi olmadığını, hikâyenin 1990’larda Japon gazetelerinde yer aldığını, mantarın VIII. yüzyıla kadar Japon kültüründe önemli bir yer tuttuğunu ve dünyanın pek çok yerinde varlık gösterdiğini öğreniyor.
“Proust’un madlen kurabiyesi gibi kayıp bir zamanı bizlere hatırlatan matsutake mantarı”nın endüstriyel/konvansiyonel tarım yöntemleri ile üretilmediğini, yeraltındaki fungus ağları sayesinde varlığını sürdüren mantarın farklı türler, böcek ve bitkilerle kümelenerek filizlendiğini öğrenen Tsing; “İçinde bulunduğumuz kırılgan küresel durumda bu yıkımın içinde hayat aramaktan başka seçeneğimiz yok” düşüncesiyle, yıkımla birlikte ortaya çıkmış ekolojilerde farklı türlerin birlikte (illa uyum ya da işgalle şekillenmemiş) yaşam ihtimali üzerinde araştırmalarını derinleştiriyor. Mantarın tek bir kromozom takımına sahip ve ikili kromozom dizileri oluşturabilen, çok özel bir kokuya sahip, eşeyli üreyebilen ve DNA’sını bile değiştirebilen ve halihazırda kromozom çiftlerine sahip olan gövde hücreleriyle de birleşebildiğini öğrenince şöyle diyor Tsing: “Bu, benim kendi kolumu klonlamak yerine onunla çiftleşmeye karar vermem gibi bir şey, yani son derece tuhaf bir durum.”2

2004-2011 yılları arasında matsutake mantarının çok yoğun olarak görüldüğü mevsimde Amerika, Japonya, Kanada, Çin ve Finlandiya’da saha çalışmaları yapan Tsing, Danimarka, İsveç ve Türkiye’de de konuyla ilgili biliminsanları, ormancılar, mantar toplayıcıları ve tüccarlarla da görüşüyor. Kapitalizm, devlet, savaş hikâyeleri, orman yaşamı, bilim, servet, tesadüfler ve bitirmeyiş konularını da kapsayan içerikleri doğrudan görselleştirme kaygısı gütmeyen fotoğraflar ve hikâyelerle birleştirerek “karşılaşmaların değişken tarihi” üzerinden “uygarlığın temel ilkelerinin ötesine geçen gerçek hikâyeler”i disiplinlerarasılığın imkânlarıyla sunuyor okura.
Çalışmalarını aydınlanmacı, ilerlemeci doğrusallığın mantığı ile değil kozmolojileri pratik yaşam deneyimleriyle birleştirerek, akademik metinlerden de farklı bir yapı kurup duyuları hikâyelere, hikâyeleri duyulara dolaşıklaştıran bir yapı içinden aktarıyor. Dört ana bölüm, tıpkı “yağmurdan sonra görülen bir mantar cümbüşü” gibi kısa yirmi altbaşlık ve ara fasıllardan oluşan kitabında Tsing, neden bazen birbirine dolanan bazen de birbirini kesintiye uğratan parçalı bir anlatı yapısını seçtiğini de “Dolanıklıkları Etkinleştirmek” bölümünde şöyle açıklıyor:
Çoğu akademik kitaptan farklı olarak, takip eden sayfalarda kısa kısa bölümler bulacaksınız. Bu bölümlerin, yağmurdan sonra görülen bir mantar cümbüşüne benzemesini istedim: Taşkın bir bereket, keşfetmeye çağrı, bitip tükenmez bir bolluk. Bölümler mantık kurallarına göre işleyen bir makine değil, açık uçlu kümelenme meydana getiriyor, keşfedilmeyi bekleyen çok daha fazla şey olduğuna işaret ediyorlar.3
Ayrılık Değil İlişkisel Temelli Bir Ontoloji İle Mantarın Serüveni
“Yarattığımız bu felakette hâlâ bir şeylerin canlı kalmış olmasını başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki?” sorusunun cevabı niteliğinde süren kitap, dünyanın olmak deneyiminden habersiz varolanlar sayesinde yeniden mümkün olabileceğinin ve insanın ona sunulanlar dışında da deneyim şansı olduğunun altını çiziyor. Sözünü ettiği varolanlar; toprak altındaki funguslar, mikroorganizma, virüs, bakteri ve hatta zararlı böcekler yani insana özgü, onun için gerekli/değerli olan ya da olmayan tüm varolanlar yani müşterekler’dir. Bu varlıklarla doğrudan ilişkinin elbette mümkün olamayacağını, dolaşıklı ilişki sayesinde farklı ekolojiler oluştuğu, hatta bahsedilen varlıkların ve gizli müştereklerin bile yeterli olamayacağını, farklı organizmaların birbiriyle kesişen kümelenmelerle oluşturacağı bütünlüğün çok değerli olduğunu belirtiyor.
Çağın araçsallaştırıp işlevsel kıldığı kaynak ve sistemlerin yerine tükenmeyen kaynakların konulabileceğine, bu kaynakların korunması ile birlikte imkânlı bir yaşam pratiğinin oluşabileceğine dikkat çekiyor. Ayrışma değil ilişkisel temelli bir ontolojiden bahsediyor Tsing. Mümkün olan ya da olamayan şeylerden müteşekkil birbiriyle hasım olmayan, saygılı bir dünyadan.
Kurucu karşılaşmaların öneminden de bahsederken Tsing, Deleuze’ün agencement kavramına da değiniyor. Kümelenme konusunu etkileşimli bir yapı üzerinden düşünürken, burada önemli olanın varolanların karşılaşma biçimleri olduğunu belirtiyor. Bu durumu müzik ve çok seslilik üzerinden yani farklı bir disiplin alanından aktarıyor okura.
“Hem birbirinden ayrı ve eş zamanlı melodileri ayırt etmek için hem de bu melodilerin birlikte yarattıkları armoni ve disonans anlarına dikkat etmek zorundayım” diyerek ifade eder kümelenmeyi ve şöyle devam eder: “Bu tarz bir fark ediş, bir kümelenmedeki çoklu zamansal ritimler ve devinimleri kavrayabilmek için tam da gerekli olan şeydir.”4
Ayrıca Amerikalı Besteci John Cage’in Belirsizlik başlığı taşıyan bir dizi kısa performans eserinden de bahsediyor Tsing. Bu performansların çoğunun mantarlarla karşılaşmaya övgü niteliği taşıdığını belirtiyor: “Barındırdığı tüm tesadüfler ve sürprizlerle birlikte, karşılaşmanın şimdi ve burada’lığına dikkat. Cage’in müziği, klasik kompozisyonun sürekli tekrarlanan ‘aynılığın’ aksine, şimdi ve buradalığın ‘daima farklı’ niteliğine adanmıştı.”5

Kapitalizmle İmtihan
Kapitalizmin olmazsa olmazı tüketim ve tedarik zincirlerinin bazı ve belli aşamalarında karşılaşılan yabancılaşma, vahşi kapitalizmin sermaye ve birikim odaklı yapısı, mantarı Oregon’dan alıp Japonya’ya ulaştıran çoklu yapılar ile sürüyor kitap. Mantarın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalma nedeninin; kapitalizmle birlikte Japonya’da 1900’lerden sonra büyüyen inşaat sektörü nedeniyle artan kereste ihtiyacını karşılamak için ağaçların kesilmesi, yerine kereste için kullanılacak plantasyonlara yönelinmesi ve farklı peyzaj çalışmaları yapılması olduğunu söylüyor. Bu durumun sadece Japonya’ya özel olmadığının, bozulan ekolojik denge nedeniyle karşılanamayan kereste ihtiyacı için dünyanın pek çok ülkesinin de zincire dahil olduğunun altını çiziyor (Filipinler, Endonezya ya da Afrika gibi pek çok ülke).
Araştırmaları neticesinde bu dahil’liğin sadece tedarik zinciri açısından oluşmadığını, plantasyon ve peyzaj çalışmalarının her yerde ve ülkede aynı verimde olamamasının, kâr getirmeyen plantasyonların tek tipleşmeye neden olmasının ve ekolojik dengesi bozulan toprağın kullanılamaz hale geldiği için artık plantasyon yapılmaya uygun olmaması nedeniyle insanların yerleşim yerlerini terk etmesinin de bu duruma etkisinin büyük olduğunu belirtiyor. Aynı zamanda ekolojik zinciri kırmanın canlı yaşamına, gelişimine engel olması nedeniyle bozulan dengede farklı böcek türlerinin üremesinin ve gözetilmeyen ekolojik dengeler nedeniyle yetiştirilen plantasyonlarda beklenmedik şekilde kendiliğinden yangınlar çıkmasının da çok önemli faktörler olduğunu söylüyor Tsing.
Modernleşme ile birlikte dönüşüm geçiren köy yaşantısı ve kente göç de insanların yaşadıkları toprakları terk etme nedeni, Tsing’e göre. Isınmak için ağaçların köylüler tarafından budanmamasının bile nem dengesini değiştirmesinin etkisinden de bahseder. Bu durumun eko kırıma yol açtığını belirtir. Eko kırımın 19, 20 ve 21. yüzyıllardaki boyutlarına plantasyonlar, toplayıcılar, satıcı, pazar şartları ve bağlantı noktaları açısından da bakar Tsing. Kırımın tek bir yere, ürüne veya şeye özgü olmadığını, şeker kamışı başta olmak üzere pek çok ürün ve plantasyonun bozulan dengeden etkilendiğini belirtir.
Pazar Koşulları ve Kapitalizmin Kendi Karanlığı
21. yüzyılın ilk on yılında matsutake ticaretinin nasıl bir hiçliğin ortasında başladığını anlatan Tsing, diğer insanlardan, birtakım altyapılardan uzak, en önemlisi ironik bir şekilde gözlerden de uzak dağlık bölgelerde sıra sıra kurulan çadırlarda yaşayan insanlara dair etnografik çalışmalarda birbirinden çok farklı insan kümeleriyle karşılaşıyor. Güney Asya’dan gelen işçilerin, Amerika’nın kuzeybatısında endüstriyel kerestecilikten mustarip halkın, Laos ve Kamboçyalı mültecilerin toplayıcı, Güneydoğu Asya’dan gelenlerin alıcı olduğu, Çinli savaş gazilerinin, ikinci kuşak Japon Amerikalıların, Vietnam Savaşı’na katılmış beyazların ve daha pek çok halkın ticaret ağına dahil olduğunu ve bu halkların önemli bir kısmının azınlık olarak nitelenebilecek dezavantajlı gruplardan geldiğini öğreniyor.
Tedarik zinciri aşamalarının da ayrıntılarıyla anlatıldığı kitabında Tsing, bu zincirlerin bazı ve belli aşamalarında karşılaşılan yabancılaşmayı, vahşi kapitalizmin sermaye ve birikim odaklı yapısını, mantarı Oregon’dan alıp Japonya’ya ulaştıran zincirdeki çoklu yapıları da aktarıyor. Mantarın envanter sistemine dahil edilmesi nedeniyle toplayıcıların eskisi gibi işi bilen kişilerden oluşmadığını, çok farklı kriterlerle bu konudan hiç anlamayan insanlar tarafından toplanan mantarın yeniden sınıflandırılıp yüksek fiyattan satıldığını belirtiyor. Bu nedenle de toplayıcılarla mantarlar arasındaki bağın koptuğunu, kopan bağ nedeniyle dolaşıklığın da bittiğini, modern kölelik sistemi, yabancılaşma ve sömürünün de arttığını söylüyor. Toplayıcılarla mantarlar arasındaki bağın yeniden kurulması gerektiğini çoksesli müzik ile barok müzik ve ilerleme, aydınlanma düşüncesi üzerinden detaylandırıyor.

Fabrika mantığının ortadan kaldırılması gerektiğini, üretilecek şey ile üreten, toplayan, dağıtan, tüketen arasındaki bağın kopartılmaması gerektiğini, ilerleme ve aydınlanma sonrası başlayan ilerlemeci düalist düşünceye karşı çıkarak doğrusal çizgide ilerlemenin mümkün olamayacağı veya olmadığı koşulları göstermek için de çaba sarf ediyor Tsing. Aydınlanma fikrinin yaşam pratiğini sadece savaştan, yıkımdan, katliamlardan kaçan insanlardaki özgürlük arzusu olarak değil ikinci sınıf Amerikan vatandaşlarının da özgürlük arzusu üzerinden anlatıyor. Tüm aidiyetsizliğe, kimliksizliğe rağmen illegal yollarla hayata tutunmaya çalışan çok sayıda insanın kapitalin getirdiği çekicilik fikrini özgürlük potasında nasıl erittiklerini de görüyoruz kitapta.
Yaşamın kıyısına itilmiş yukarıda bahsettiğim pek çok insanın mantarı topladıkları yerlerdeki zor şartlara ve güvencesiz yaşama rağmen (Japonya’da artan fiyatlar, zorlaşan ithalat, göçmenlerin fiyat kırdırması ve göçmenler arasındaki rekabet ve kavga) bu işi yapmaya devam etme nedeni olarak mantar toplama işinin hem kendileri hem de aileleri için özgür bir yaşam alanı sunması (özgürlük düşüncesi) olduğunu söyleyen Tsing, aynı zamanda ormanın iyileştirici bütünselliğinin de önemini vurguluyor. Sadece olumsuz yönden bakmadığı için de hikâyeler sayesinde kitapla bağımızı güçlendiriyor. Örneğin, pazar yerindeki Yi kökenli bir adamın fotoğrafı üzerinden yeleğe işlenmiş matsutake figürünün aslında zenginlik ve esenlik vaadinin bir simgesi olduğunu öğreniriz. Budist kilisesinde sukiyaki yemeğine eşlik eden mantarın hem kültürel miras hem de kuşaklar arası topluluk bağlarını güçlendirdiğini de.
Hikâye ve fotoğraflarla kurduğumuz bağ ile mantar ticaretinin detayları, dengenin yok oluşu ve eko kırıma da şahitlik ederken fotoğrafların ilk bakışta görünenin dışında başka nelerin temsili olduğuna veya olabileceğine dair yorumlarla zenginleşen anlatının içinde ticaret esnasında farklı nedenlerle oluşan çok sayıda ölümün, fiyat politikasının değişken yapısı nedeniyle alıcılarla toplayıcılar arasındaki rekabet koşullarının ve saha denetçilerinin de dahil olduğu sürecin birbirine dolanıklığının da içinden geçiyoruz.

Post-Kolonyal Kuram ve İçgörü
Josef Conrad’ın Karanlığın Yüreği ve özellikle Herman Melville’in Moby Dick’inden bahseden Tsing, her iki kitapta da özellikle seçilen göçmen mürettebattan bahsederek sömürge sonrası toplumların yerel bilgiyi kullanmadan işin içinden çıkamadıklarını ve çıkmayacaklarının altını çizen Tsing, post-kolonyal kuramdan da yoğun olarak faydalanıyor:
Avrupa sağduyusu, evrensel olduğu varsayılan Batı düşüncesine dayalı bir modernlik anlayışına sahiptir. (...) Modernliğin bir proje olarak ortaya çıkışını en iyi şekilde anlamak için öncelikle Batı dışında kalan yerlere, örneğin Siyam Krallığı’na veya kolonyal Hindistan’a bakmak gerekir. Bu gibi yerlerde, örgütsel ve düşünsel yapıları meydana getiren güç, olay ve fikir etkileşimlerini görmek mümkündür.6
Yerli halkın iç görüsüne ihtiyaç duyan sömürü sisteminin zaten yerlilerde bulunan hazır bilgiyi bir değere oturttuğunu ve devşirme yoluyla birikimi imkânlı kıldığını söylüyor:
Dolayısıyla matsutake, yaşamına bir hediye olarak başlayıp ömrünü yine hediye olarak tamamlayan kapitalist bir metadır. (...) Envanter olarak matsutake ihracatçı ve ithalatçıların kâr etmesini sağlayan hesaplamaları mümkün kılar ve böylelikle, meta zincirini organize etmenin onlar açısından zahmete değer bir iş olmasını sağlar. Devşirme yoluyla birikimdir bu: kapitalist değerin kapitalist-olmayan değer sistemlerinin yaratılmasıdır.7
Anlam ve Bulaşma Çeşitliliğinin Kafa Tuttuğu Akılcılık
Günümüzde akademinin hazır bulunuşluğu, bunun kısırlaştırdığı görme ve öğretim biçimleri, çağın siyasal politikaları, ilerlemeci Batı açmazları ve temellendiği kavramları da sorguluyor Tsing. “Araştırma sorularını değiştirmeye gerek duymaksızın, araştırma çerçevesini daha büyük ölçeklere uygulanabilir kılma becerisi, modern bilginin belirleyici bir özelliği haline geldi”[8] der ve ölçeklendirmeden bahseder ve bunun ölçek büyütme beklentisinin ve isteğinin sadece bilimle değil, ilerlemede, çoğu kez, projelerin temel varsayımlarını değiştirmeksizin onları genişletme becerisiyle tanımlandığını belirtir.
Anlamlı çeşitliliği görmezden gelen tek boyutlu aklın akademiler ve Batı’nın ilerlemeci anlayışı nedeniyle varlığını sürdürdüğünü, ancak gelinen noktada bilimsel pratiklerle fark edilmeyen ve görmezden gelinen açılım ve alanlar sayesinde yeniden mümkün’ün alanının açılabileceğini belirten Tsing, bilişsel zekâ, duygusal zekâ, sosyal zekâ gibi; eğitimde teknik akıl ve sosyal akıl gibi ölçeklendirilmiş, tanım ve sınırlarla belirlenmiş akla da çentik atar.
Kapitalizm nedeniyle yerle bir edilen varolanlar sisteminin mevcut koşulları içinde aslında önce insanın kendini ötekileştirdiğini belirtiyor ve bu yapının etkilerini davranışsal iktisat alanı içinden değerlendiriyor. Zihindeki ekonomik karar alma mekanizmalarının sosyal, zihni ve duygusal önyargılardan nasıl etkilendiğini, değişen pazar fiyatlarının ve kaynak kullanımı sonuçlarının neler olduğunu, matematik formülleriyle açıklanamayan insan psikolojisi ve tüketici davranışlarının bulaşma çeşitliliği üzerinden hikâyelerle de anlatabileceğini söylüyor: “(…) dünyayı anlama çabamızda neden bu hikâyelerden yararlanmıyoruz? Bunun nedenlerinden biri bulaşma çeşitliliğinin karmaşık, çoğu zaman da çok çirkin ve incitici olmasıdır. Bulaşma çeşitliliği; açgözlülük, şiddet ve çevresel yıkım tarihlerinden sağ kurtulanlarla doludur.”9
Bulaşma çeşitliliğinin modern bilginin belirleyici bir özelliği haline gelen özetlemeye kafa tuttuğunu ve tikel ve tarihsel olmakla birlikte sürekli değiştiğini, aynı zamanda ilişkisel de olduğunu belirtiyor. Kavramak ve çözüm üretebilmek için disiplinlerarasılığın bilimsel temellerini, birlikte araştırma, bilgi üretme pratiklerinin de dikkate alınmasını, diyalog, ilişki, dolaşıklık çerçevesinde bilinen formların, öğrenilmişlik ve son kertede kabul edilmişliklerin değil yeniden bakışın, algılama ve anlamanın bütünselliğini savunuyor.
Farklı kapitalizm biçimlerinin neden olduğu yabancılaşmayı ve günümüz koşullarını belirleyen ilerleme anlayışını “uygarlığın temel ilkelerinin ötesine geçen gerçek hikâyeler anlatarak ve yeni yollar” bularak anlatan Tsing, akademi ve entelektüel yaşam arasındaki karşıtlıklardan da bahsediyor. Fayda-maliyet odaklı bir araştırma modeline karşı bilgi üretme biçimlerinin matsutake mantarları gibi olmasının yollarını arıyor. Ölçekleme değil farklı işbirliği ve farklı hayatta kalma biçimleriyle bilginin açık ve erişilebilir olması gerektiğini söylerken bilginin özelleştirilmesine de karşı çıkıyor. Kozmopolit bir bilimin de izinin sürülebileceğini, entelektüel yaşamın köy ormanı olarak ve hatta yararlı bir kaynak olarak düşünülmesini ve özelleştirilmemesi gerektiğini düşünüyor.
Yeniden Mümkün
Özelleştirmenin, pazar koşullarının ve sistemin yok ettiği değerlere inat ilişkilenmeyi; “Özelleştirme, gizli müşterekleri yok edemez, çünkü bizzat onlara muhtaçtır”10 diyerek anlatıyor Tsing.
Yerel bilginin ait olduğu bölgeye yeniden gelmesinin gerekliliğine ve süreçlerine de değinirken, doğanın insanla beraber bir çevrimiçinde olduğuna ve olması gerektiğine dair de değerlendirmeler yapıyor. Özellikle Japonya’da okullarda başlatılan bir girişimle köy ormanlarına davet edilen insanların ve kendini odasına kapatan, insanlarla yüz yüze temastan kaçınan genellikle de ergenlik dönemindeki erkek çocukların (Hikikomori), kentsel anomi denen kâbusun tutsağı gençlerin ve ilkokul öğrencilerinin toprakla kurduğu ilişki üzerinden yaşadıkları değişimi hem ormanın hem de gelenlerin rehabilitasyonu açısından anlatıyor. Ayrıca işbirliğini arttıracak ve çevrimsel bir içgörü oluşturacak buluşmaların önemine de çoğul aklın imkânları yönünden bakıyor. Hayvanlar âleminin dışındaki beyinsiz organizmalarda görülen birçok karmaşık, problem çözme davranışına dair aktarımlarda da bulunan Tsing, sümüksü küflere, mantarlara ait aklın sadece ilerlemeci akıl ve bilim yoluyla değerlendirilmemesi gerektiğini söylüyor.
Son olarak da aklın sınırlarının neye göre çizildiğini düşündüren Tsing, aslında matsutake mantarı ve diğer varolanlar sayesinde kapitalizmin ilerlemeci tekil aklına karşı yeniden umudu söyleyen çoğul aklın, dolaşıklığın, ayrışmayan birliğin ve etkileşimin yüzyılın imkânı olduğuyla sonlandırıyor kitabını. Diğer varolanları ötekileştirirken aslında kendini ötekileştirdiğini fark etmeyen insana; varlıkların perspektifleri ve kendi ontolojileri olduğunu, her varolanın/organizmanın kendine bir dünya yaptığını, insanların özel bir konumu olmadığını anlatıyor.
Zamanın tüm hengâmesine, bozuk paranın, renkli elbiselerin curcunasına, marka savaşlarına, korna gürültüsüne, egzoza, sadece para konuşan ağızların salyalı iştahına rağmen; iyiliğin gürültüsüz, kendiliğinden ve belki de ince bir nefes, duyulmayan hareket ve belki fısıltıdan ibaret olan hikâyelerine kulak kabartarak okuma deneyimimizi kıymetli bir birikime dönüştürüyor.
Bizi sorularla, yeni ve başka düşünme pratikleriyle karşılaştıran Tsing’in Dünyanın Sonundaki Mantar, Kapitalizmin Enkazlarında Yaşam İmkânı Üzerine kitabı, birlikte çoğaltacağımız umut için daha çok konuşulmayı, düşünülmeyi hak ediyor.
1 Anna Lowenhaupt Tsing, Dünyanın Sonundaki Mantar, Kapitalizmin Enkazlarında Yaşam İmkânı Üzerine, çev.: Erdem Gökyaran, YKY, 2023, 376 sf.
2 A.g.e. : sf. 307.
3 A.g.e. : sf. 8.
4 A.g.e. : sf. 43.
5 A.g.e. : sf 69.
6 A.g.e.: sf.279.
7 A.g.e. : sf. 168.
8 A.g.e. : sf. 57
9 A.g.e. : sf. 55.
10 A.g.e. : sf. 340


.jpg)



